Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

31 Aralık 2023

Edebiyat

Belirsizliği Kucaklamak: Sorular Yönelten Bir Eleştiri Arayışı

Helen Molesworth

Paylaş

2

0


Vasatlığın ve ahmaklığın aktif bir biçimde teşvik edildiği bir kültürde kişinin kendine özgü düşüncelerini ifade etmesi ya da herhangi bir şekilde entelektüel diyaloga katkıda bulunması, aslında statükoya karşı bir mücadele biçimi.

“Eleştiri nedir,” diye sormak, “Gökyüzü niçin mavidir,” diye sormakla hemen hemen aynı şey. Yanıtı bildiğimi biliyorum ama asla hatırlayamıyorum. Bu soruyla karşılaştığımda “ama, fakat, ve” gibi bir sürü bağlacın tıpkı tavada cızırdayan yağ gibi kurduğum cümlelere sıçradığını hissediyorum. Dolayısıyla buradaki yorumlarım şu şekilde işleyecek: üzerinde uzun uzun düşündüğüm fikirleri numaralandırarak sıralayacağım ki, aralarındaki bağlantılar hepsini birleştirebilsin.

  1. İnsanların bu rollerle ilişkilendirdiği eylemlerde bulunsam da, kendimi hiçbir zaman bir sanat ya da kültür eleştirmeni olarak tanımladım. Başka herhangi geleneksel bir adlandırmadansa kendimi sadece bir yazar olarak görmeyi tercih ederim. Yazıyorum çünkü okumayı seviyorum. Okumayı seviyorum çünkü diğer insanların zihinlerinin nasıl çalıştığını görmekten hoşlanıyorum. Sanattan hoşlanma nedenim de bu. Elbette “eleştiri” terimiyle karşılanabilen yazılarım oldu ancak bu yazıları yazmamdaki asıl maksat, kendi düşüncelerimi çözümleyebilmekti. O yüzden genelde tam olarak anlayamadığım şeyler üzerine yazma eğilimindeyim. Yazmak onları daha iyi algılamamda bana yardımcı oluyor. Ayrıca sevdiğim şeyler üzerine de yazıyorum – ne yazık ki, sanatsal objelere aşık olmak gibi kötü bir huyum var.

 

  1. Bana en çok hitap eden yazma şekli, zıt görünen bir dizi terimi bir araya getirmek. Ve bunu yaptığım zaman genelde eleştiri kavramıyla ilintili olan bazı sorunları kabullenmiş oluyorum. Kendi içinde gündelik dokuyu barındıran fakat aynı zamanda tarihsel yönü olan yazılar beni cezbediyor – örneğin Edmund Wilson’ın To the Finland Station isimli kitabı. Eldeki malzemeye ilişkin öznel bir gerçeklik algısıyla daha geleneksel tarzdaki nesnellik algısı arasında oluşan uçurumu, her iki tarafa olan yakınlığıyla aşan ama bir şekilde hâlâ iki tarafa da mesafeli duran yazıları seviyorum. (Leo Steinberg’in Other Criteria isimli denemesi ya da Roland Barthes’ın Camera Lucida’sı gibi.) Yeni sorular ve olasılıklar üreten bir eleştiriyi, düzeltici ya da sınırlandırıcı bir eleştiriye tercih ederim.
  2. ELEŞTİRİ

Bir eleştiride olmasını istediğim ancak çoğunlukla bulunması en zor olan şey, eleştirilen objenin ya da yazının bağlantılı olduğu problemleri de ele alan bir yaklaşım benimsemesi. Tam olarak kast ettiğim şu: sadece sanatsal objeyle değil de, onu üretenler, ortaya çıktığı dönemdeki tarihsel koşullar ve farklı düzeylerdeki muhatapları ortaya koyan ve/veya bunları birbiriyle bağlantılı bir şekilde ele almanın zorluklarının farkında olan yazılar. Başka bir deyişle, sanatsal objenin yakınına teori ve tarihi yerleştiren fakat aradaki bağlantıları dikkate alan çalışmalar. Bu, benim için eleştirinin ne olduğunu ortaya koymak anlamına geliyor.

  1. Terry Eagleton, Eleştirinin Görevi isimli kitabında eleştirinin herhangi bir işlevi olmadığı iddiasında bulunur. Eleştirinin mutlakiyetçi devlete karşı bir protesto olarak geliştiğini ve tarihsel olarak izlediği seyrin, sürekli değişim halindeki iktidar sistemleriyle ve devlet aygıtlarıyla iç içe olduğunu savunur. Başka bir deyişle, eleştiri ve kamusal alan arasında sıkı bir ilişki vardır ve bir yandan onu mümkün kılarken öte yandan sonunun gelmesine yardımcı olur. Eagleton’ın nihai görüşü, hâlihazırda herhangi bir işlevi bulunmayan eleştirinin kendisi için bir işlev yaratması gerektiği yönünde. Zira Eagleton’a göre bu görev de, burjuva devletine karşı sürdürülecek mücadele olmalı.

Bu ve bu tarz argümanlarla ilgili temel problem, artık bir burjuva devletinde yaşamadığımız gerçeği. İçinde bulunduğumuz koşullar, çok uluslu küresel holding sermayeleri tarafından yapılandırılıyor. Bu bağlamda eleştirinin içinde yahut karşısında faaliyet gösterebileceği belli bir kamusal alan mevcut değil. Nitekim kültürel çalışmalar adıyla bildiğimiz ve temelinde eğlence endüstrisinin kamusallık karşıtı alanlarını incelemeye yönelen disiplinin ortaya çıkış sebebi de bu. Kültürel çalışmaların arka planında yer alan düşünce yanlış değil, özellikle de tüketicilerin pasif birer katılımcı olmak yerine kendi kültürlerine biçim verebilen aktif katılımcılar olabilecekleri fikri. Ama buradaki asıl sorun, kültürel çalışmaların son derece yaygın olsa da sadece kültürün popüler görünümleriyle, yani aslında oldukça dar bir kesimle ilgileniyor olması. Söz konusu disiplin, popülerliği ya da rakamları artan ilginin göstergesi olarak kabul ediyor. Ve bunu yaparken daha minimal ilgi alanlarını, uzmanlıkları ya da farklı bileşenlere sahip pratikleri, elitist oldukları gerekçesiyle kenara ayırıyor. Ya da tam aksine marjinal olana ayrıcalık tanıma eğilimine girerek farklı alt kültürleri ya da yeni yeni oluşmakta olan gençlik kültürlerini radikalleştiriyor.

Üstelik çoğu sanat eleştirmeni ve hatta sanat tarihçisi kültürel çalışmaların gelişimini kendi alanlarına yönelik bir tehdit olarak algılamakta ısrarcı. Kuşkusuz mevcut sanat dergileri bile sırf kültürel çalışmalar kadar güncel olabilmek adına özellikle modaya, daha doğrusu sanat dışında görünür olan ne varsa ona yönelmiş durumda. Sanatın şu an her zamankinden çok daha ilgi çektiği aşikârken bu biraz kafa karıştırıcı. Kültür savaşlarının bütün şeytaniliği ve saçmalığı bir yana, bu sayede sanata inanılmaz derece enerji aktarıldı. Sanatın ne denli revaçta olduğunu görmek için Vermeer ve Cézanne sergilerinin çektiği ilgiyi ya da kent festivalleri ve turistik etkinliklerde çağdaş sanata nasıl yoğun bir biçimde yer verildiğini düşünmek yeterli. Zira bu tür gelişmeleri, sadece şirketlerin halkı kandırmak üzere incelikli bir biçimde tasarladığı halkla ilişkiler hileleri olarak görmemek gerek.

Elbette öyleler fakat ne olursa olsun halk, sergilenmekte olan “sanatı” görmek için bu etkinliklere akın ediyor. Durum böyleyken sanatın hangi amaçla kullanıldığı üzerinde kafa yormak yerine sanatı ideolojik manipülasyondan ari bir alan olarak tasavvur etmek ya da öyle olması gerektiği konusunda ısrarcı davranıp olan bitene sırtımızı dönmek açıkçası bizi biraz hayal alemine sürükler. Ama ne yazık ki, hem sanat uzmanları hem de kültürel çalışmalar alanındaki uzmanlar, özellikle görsel kültürün farklı görünümleri arasındaki karşılıklı ilişkiyi yok saydılar. Dolayısıyla bizlerin yapması gereken şey, “her ikisini de” hesaba katan ya da katmaya istekli bir eleştiri anlayışı oluşturmak.

  1. Amerika kendi kültür tarihi boyunca entelektüellere şüpheyle yaklaşmıştır. Leo Steinberg’ göre Amerikalı sanatçıların çoğu kendilerini “sanat” kavramından uzak tutmak için ellerinden geleni yapar ve genellikle “işçi” olarak anılmak isterler. Benzer bir tutum eleştirmenlerde de görülür. Kendilerini “kültür işçisi” olarak niteler, yazılarına yüksek bir siyasi değer atfederler. Böyle olunca da nesnelere ya da sorunlara yaklaşım biçimimizin belirsizlik içerip içermediği gibi, eleştirinin kendini sorgulamasına hizmet eden belli sorular, bakış açımızın dışında kalıyor. Sorunu ortaya koyup soru sormaktan ziyade sorunu açıklamaya, muhataplarımızı ikna etmeye çalışıyoruz.

Eleştiriye uygun mahiyette kamusal alanlarımızın bulunmadığını dikkate alırsak eleştirinin görevi, eski sınırlandırıcı ve düzeltmeci anlayışı dayatmak değil de, kültüre yönelik yaklaşımlarımızda daha net ve daha yaratıcı bir anlayış geliştirmek olabilir mi? Zira mevcut koşullarımız tamamıyla değişti. Eğer ki, eleştirinin aslında herhangi bir işlevi yoksa belki de artık onu işlevsellik temelinde savunmaktan vazgeçmeliyiz. Sonuç itibariyle yorumlama eyleminin illa böyle katı gerekçelere ihtiyacı var mı? Ya da eleştirinin statüsü dediğimizde bu statü illa vazgeçilemez bir işlevsellikle mi bağlantılı?

  1. Vasatlığın ve ahmaklığın ödüllendirildiği bir kültürde yaşıyoruz. Yaşadığımız ülke hızla homojenleşip banliyöleşiyor. Hâkim kültüre göre akıllı ya da zeki olmak, elitist olmakla eş değer. Eğitime hiç önem vermeyen bir ülke burası. Yaşım çok fazla değil ama yaşadığım süre, devlet ve eyalet okullarının finansmanından vazgeçildiğini, federal yardımların tümüyle kesildiğini görmeye yetti. Buna, başlıca kaygısı pedagoji değil de, bilimin farklı alanlarından terimler aşırıp araştırmalarıyla konferans çevrelerinin yıldızı haline gelmek olan akademisyenler eşlik etti. Akademik tartışma ve kaygılar hızla halının altına süpürülürken beşeri bilimlerin varlığı çoğu üniversitede tehlike altına girdi. (Bu bağlamda disiplinlerarasılık krizi ya da tehdidi belki de bir saman adam işlevi görüyordur ve asıl maksat belli disiplinleri tamamen ortadan kaldırılmaktır.) Eleştirel düşünmek şöyle dursun, üniversitelerde artık öğrencilere nasıl düşünecekleri bile öğretilmiyor. Yapılan tek şey onları herhangi bir mesleğe hazır hale getirmek. Üniversiteler bilim ya da düşünce üreten kurumlar olmaktan çıkıp büyük ölçüde alelade birer eğitim merkezi haline geldi.

Peki ne yapılması gerek? Hem bir sürü şey hem de hiçbir şey. Bana kalırsa bu tarz büyük sorular sormanın etkili yanıtlar üretmeye hizmet etmediği bir devirde yaşıyoruz. Çağımız, küçük jestlerin çağı. Bunu şöyle örnekleyebilirim; mesela Yahudi inancı insanlardan her gün bir mitzvah* yapmasını bekler. Mitzvah iyi eylem anlamına gelir ve asıl maksat elbette yapılan iyiliklerle cenneti garantilemek değil, yaşadığımız dünyayı daha iyi bir yer haline getirmektir. Dolayısıyla bazı bakımlardan eleştirinin, sanat üretiminin, yazmanın ve öğretmenin de birer mitzvah olduğunu hissediyorum. Vasatlığın ve ahmaklığın aktif bir biçimde teşvik edildiği bir kültürde kişinin kendine özgü düşüncelerini ifade etmesi ya da herhangi bir şekilde entelektüel diyaloga katkıda bulunması, aslında statükoya karşı bir mücadele biçimi. Fakat “entelektüel diyaloga katkıda bulunabileceğimizi” söylemek bile daha az evvel noksanlığından bahsettiğim kamusal alanın varlığını kabul etmek anlamına geliyor. Ciddi bir çelişki. Çünkü artık geleneksel anlamda bir kamusal alanımızın bulunmadığı aşikâr. Bu bağlamda kamusal entelektüelin de bir rolü yok. O yüzden hem yazmaya ve sanat üretmeye devam etmeli hem de bütün bunları – en iyi ihtimalle – mikro bir topluluk için yaptığımızı kabullenmeliyiz. Öte yandan bu mikro toplulukların da kültürün parçası olduğunu, birbirleriyle örtüştüklerini ve arkadaşlarımızın bazen bizim hiç tanımadığımız insanlarla irtibat halinde olduğunu unutmamalıyız.

Sonuç itibariyle vurgulamak istediğim ilk mesele; eleştirinin düşüşü, disiplinlerarasılığın yükselişi, sanat dünyasının izolasyonu gibi farklı şekillerde ortaya çıkan “krizin” kökenini, kültürümüzde eğitime verilen önemin giderek azalmasında ve bununla ilintili konularda aramak gerektiği. İkincisi, hâlihazırda yaptığım şeyin (yani bir şeyler yazmak) herhangi bir işlevinin olmadığını söylemek illa kinayeli bir tavır takınmak anlamına gelmiyor. Bence bu çok büyük bir özgürlük çünkü eğer yaptığınız şeyin bir işlevi yoksa o zaman onu istediğiniz gibi yapabilirsiniz. Tabii burada, özellikle eleştiri söz konusu olduğunda bunun bizim dışımızda bir kişinin daha varlığına ihtiyaç duyduğunu unutmamalıyız. (Hatta en azından tek bir okurunuzun olduğunu bile düşünebilirsiniz) Bütün bunları göz önünde bulundurmak, yazarken saygıyı ve nezaketi gözetme yükümlülüğünü doğurur ki, bence bunlar haddini bildirmeye yönelik bir eleştiriden çok daha ikna edici.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yasaklanan kitaplarda bir ilk 10Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

22 Aralık 2025

Sophie Hannah ile Hayatındaki Kitaplar..

Okumaya dair en erken anım 1977 yılına ait. Altı yaşındaydım ve bağdaş kurmuş, Manchester’daki evimizin salonundaki gri halının üzerinde oturuyordum. Elimde Enid Blyton’ın o muhteşem Gizli Yediler serilerinden biri vardı ve içinde altı yaşındaki bir çocuk..

Devamı..

Ross & Rachel İlişkisi Gerçek Hayatta ..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024