Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Şubat 2020

Öykü

Benazir Butto’yu Ben Öldürdüm

Servet Bilgin

Paylaş

18

0


Yalnızca, acılarımı paylaştığım Taybet İnan anısına

"Üşüyorum, çok susadım"

Duymamışsanız da bilirsiniz, biliyor olmalısınız. Duymuş olsanız, eminim siz de çok incinirsiniz. Topluluklar vardır, bir arada yaşayan insanlar, bir arada yaşayan kavgalar, dostluklar, birbiri ardına sıralanmış, iç içe geçmiş, sokaklar gibi, kızgın, gururlu, yoksul, sevince dair kıskançlıklar, aşka dair özlemler ve yalnızlığa dair serzenişler vardır. Öfke vardır. Anlamak, anlatmak, bölüşmek, paylaşmak ve emek vardır. Bütün bunlarla birlikte üretkenlik vardır. (Belki de en önemlisi bu.) Aşk, umut, tertemiz bir gök, upuzun bir yol, bir avuç su, birkaç yorgun ağaç, sıkılgan bir kuş sürüsü, kurumuş toprak, çatlamış bir ten –esmer bir ten– gövdede can, biraz yara, biraz tuz ve dağlar vardır. (Söylüyorum ki mutlaka bilinmelidir; ben gitsem uzaklara giderim. Dağlara giderim mesela. Dağlar ki kahır dağları. Dağlar, yalnızlık dağları. Keder ve Allah dağları… Ben gitsem sırtımda küffe, alnımda reva, uzaklara giderim...) Şırnak’ta dağlarla birlikte bütün bunlar da vardır elbette. Eruh’ta da vardır, Pervari’de de. Ama bazı şeyler vardır ki, öyle şeyler vardır ki unutulacak türden değildir. Ağrılıdır, kederlidir, zakkumdur, zehirdir. Silopi’de olduğu gibi…

2015 kışıydı, Silopi’de – Silopi denince nedense kütlece ağır, yüzü ve şekli olmayan, aslında nerden geldiği belli fakat bir türlü adlandırılmayan uzun uzak bir ağrı duyarım göğsümde. Ellerim yıllarca tuhafiyecilik yapmış, ipek ve kadifenin her türlüsünden anlayan, yaşlı, merhametli, yaşamın tüm gergefinden geçmiş bir ihtiyarın titiz ve temiz elleri gibi göğsümün kafesine dokunurdu her seferinde. Kalbim, bu ağrının altında mengeneye sıkıştırılmış bir cisim, bir nesne gibi ezilirdi. Her seferinde ağlamak gibi bir şey, belki de ağlamak –evet ta kendisi, ağlamak, tam da şimdi– sıcak buğusuyla duruyordu genzimde. 2015 kışıydı, soğuk bir Silopi akşamı (Silopi’de akşamlar birdenbire olur zaten. Silopi’de kavgalar gibi, yaşamak ve ölmek de birdenbire olur) çocuktum. Haylazdım. On ikisinde Nihat, Elli üçünde Yusuf İnan’dım… Kuşları ve ağaçları çok severdim. Kuşların ve ağaçların sadece kuş ve ağaç olmadıklarını anlamanın yaşlarındaydım. Evet, anımsıyorum, kuşlar ağaç dallarından uçup yükseldiklerinde ya da kanat çırptıklarında, ağaç dallarının ritmik hareketi, ağaçların gövdesini daha da sıkı bağlıyordu toprağa. Gözlerim orada, o ince dalın her hareketine takılıp kalırdı, bunu görür, ağaca dokunur, hissederdim. Toprak ve gökyüzü arasındaki ilişki, kuşlar ve ağaçlar arasındaki ilişki kadar heyecanlandırıyordu beni. Fakat ben, o akşam, yani o soğuk ve ıslak Silopi akşamında, karların bir diz boyundan daha fazla olduğu o koyu karanlık gecede, Annemi özlüyordum. Düşünün ki tuz denizlerinden, sıcak ve susuz yazlardan, sahralardan, öğle güneşlerinden, ısınmış taşlardan geçtim. Düşünün ki ateşli yollardan, dikenli patikalardan, yangın ormanlarından geçtim. İşte annemi, suyu dudağımda tutarmış gibi, suyu dudağıma sürermiş gibi, ciğerlerimi çatlatırmış gibi özlüyordum, anımsıyorum.

Anımsıyorum, ne olduysa doksan üçte oldu ilkin. Doksan üçte on iki yaşlarındaydım. Adım Esmer’di. Kardeşim Botan’la birlikte parçalanarak (üzgünüm, tam olarak öyle oldu, küçük gövdelerimizi bir araya getirmeleri oldukça kederli olmuştu onlar için) öldüğümüzde, annem tam olarak otuz beş yaşlarındaydı. Genç ve diriydi. Evine ve çocuklarına sadık bir kadındı, babamı çok severdi. Babamı çok sevdiğini hepimiz çok iyi bilirdik. Sevmenin karşılığı söz değil, eylemdi annem için. Emekti. Fedakârlıktı. Bu nedenle hiçbir zaman annemizin sesinden, babamızı sevdiğine dair tek bir söz işitmedik. Utangaç bir bakış, sevimli bir gülüş, avuç içlerine sürdüğü kına bunu anlatmaya yetiyordu. Sevmek, bir kır çiçeği gibi, güzel bir bahar gibi duruyordu annemin üzerinde. Eteğinden, saçlarından, kokusundan anlayabilirdiniz bunu. Fakat yazgısı, sevgisi kadar güzel değildi. Denebilirdi ki kapkaraydı. Uçurum boylarından, kör kuyulardan, yıldızsız gecelerden de karaydı. Yaşadığı coğrafyaya benziyordu. Coğrafya kaderdi, öyle deniyordu ve annemin kaderi dağlarımız kadar çıplak, sahici, gerçekti. Bunu ellerinden tuttukça anlardım. Ellerinden tuttukça anlardım neden dağlarımızın çıplak olduğunu. Nitekim bir “hawar” sesiyle uyandı sabah yatağından. Sabahın sessizliğini bozan bir “oy hawar”dı. Zeyn’in sesiydi bu. Tanıdıktı. Ağıt ve zılgıt denince Zeyn gelirdi akla bizim oralarda. Kavga denince Şerwan, aşk denince Mem û Zîn gelirdi kuşkusuz. Fakat biz Zeyn’i sesinden tanırdık. Sesi soluğu güçlü bir kadındı. Gerdanı geniş, alnı açık, kalbi güzel bir kadındı. Zeyn’in sesiyle uyanmıştı annem. Ses çığlığa, çığlık bir kurşun gibi, bir şarapnel gibi geçmişti evimizin duvarlarından, bağımızdan, bahçemizden, pencerelerimizden:

”Taybetê, Taybetê, rabe mal şewitî Taybetê!”*

Zeyn, ağzı köpük köpük bir ağıtla geliyordu sokak aralarından. Bağıra bağıra, yaralı bir hayvan gibi böğüre böğüre, yankılanan, yankılandıkça kireçsiz duvarlara, kaldırım taşlarına, su arklarına, bahçe avlularına çarpan, dağılan, çoğalan bir ağıtla geliyordu. Dişleri köpük köpüktü, genzi kurumuştu. Kırlaşmış saçlarını yolarak, göğsünü yumruklayarak, dizlerini döverek geliyordu. Şuursuzdu. Eteğinin uçları ıslak ve çamurluydu. Yüzü, sesi, soluğu, bakışları kurumuştu. Bir ağıt bir kurşuna dönüşebilir miydi? Zeyn’nin bakışlarında dönüşebiliyordu. Yankılanabilir miydi dağ başlarında? Parçalayabilir miydi göğüs kafesini bir yumruk gibi? Zeyn baştanbaşa, tepeden tırnağa bir ağıttı artık. Ve ağıt; şahlanmış bir kısrak gibi, terlemiş bir kısrak gibi deli dolu, dizginsiz, yaralı ve yorgun bir gövdede son kez can bulmuş gibi sözcüğe dönüşüyordu yeniden:

”Taybetê, Taybetê rabe mala te xirab ne be, birîna me kûr e!”**

Biz öldüğümüzde yedi çocuktuk, birdenbire öldük. Nasıl ki birlikte uçurtma uçurduk, koyun otlatıp taş sektirdiysek durgun sularda, nasıl ki ağaçlara tırmanıp dut yediysek birlikte, birlikte de öldük. Vakitsiz öldük. Botan yanımdaydı öldüğünde. Annem –sesine, soluğuna, kokusuna kurban olduğum– emanet etmişti bana Botan’ı, dört yaşındaydı, konuşmasını, koşmasını yeni öğrenmişti. Her koştuğunda arkasından ben de koşardım. Düştüğünde, üzerini kirlettiğinde ben temizlerdim. Öksürdüğünde, hapşurduğunda burnunu, ağzını, yüzünü ben silerdim. Ona hem ağabey, hem ablaydım. Sosin de ona ablaydı. Zeyn’nin kızıydı Sosin. Saçları biçimsiz sarıydı, kirli sarıydı ama gözleri su yeşili, orman yeşili, çocuk yeşili gibiydi. Taptaze yeşildi. Güzeldi. Ferhat iki yumurta karşılığında bakkal Çerko’dan bir gofret almıştı. Gofreti Sosin’e bizimle birlikte oynaması için verdiğinde Bedran toprağın içine gizlenmiş metal bir şey bulmuştu. Çocuktuk, meraklıydık, hepimiz bir an önce Bedran’ın toprak altına gizlenmiş bu şeyi çıkarması için başında bekliyorduk. O şey görünür hale geldikçe, merakımızla birlikte heyecanımız da artıyordu ama her nasıl olduysa birdenbire patladı. Büyük bir sesle, korkunç bir gümbürtüyle patladı. Patlayınca gözlerimize bir karanlık indi bir daha da hiç gitmedi. Ben, Sosin, Botan, Ferhat, Kejal, Ahmet ve Bedran… Biz hep birlikte, hep beraber, aynı anda ve aynı yerde öldük. Sosin gofreti yemeden öldü. En çok ona üzülmüştüm…

Çok zaman sonra, ağıtların yerini yeni bir yaşam, yaşam beraberinde yeni umutlar getirmişti. Gündelik kaygılar, yaşama telaşının yorgunluğu, yoksulluğun ağır yükü geceyle beraber karanlığa gömülüp kaybolurdu. Uyumak, unutmanın diğer adı olmuştu. Unutmak için uyumak. Ama bir annenin kalbinde yaralar hep tazeydi.

Çiçek gibi, bahar gibi, su gibi tazeydi. Unutmamıştı annem bizi, günlerce ağlamış, günlerce yas tutmuştu. Saçlarındaki kınayı alıp götürmüştü zaman. Ne avuç içlerine, ne parmak uçlarına, ne de saçlarına kına yakıyordu artık. Biz öldükten sonra her şey yerini sessiz bir hüzne bırakmıştı sanki. Sessiz, sakin, kımıltısız ve dokunaklı bir hüzne. Kadınlığını unutmuştu annem. Saçlarını unutmuştu. Aynalara bakmaktan, yüzüne dokunmaktan vazgeçmişti. Uzaktı sıcak yaz güneşlerinden, ılık rüzgârlardan, serin sulardan…

Bilenler bilir –bilseniz siz de çok incinirsiniz– Nuh sokakta, sabah serinliğinde vuruldum. Annemin uzandığı yerden, vurulduğu yerden vuruldum. Nişancılar tarafından vuruldum. Nişancılar keskinmiş, yamanmış, el-aman bilmezmiş. Elli yedi yaşında on bir çocuk anasıydım. Nar gibi, incir gibi buğday başağı gibi bereketliydim. On kurşunla on yerimden, kuşların göç vaktinde vuruldum. Ellerimden, saçlarımdan, dizlerimden vuruldum. Fistanımdan, eşarbımdan, terliğimden vuruldum. Yedi gün yedi gece, yetmiş yedi milyon gece, yetmiş yedi milyon kere gece yerlerde yatıp da durdum. Gözlerim ışıksız, parke parke taşlar üzerinde yatıp da durdum. Eylül değildi, Kasım değildi belki, 19 Aralık’ta iki gül, iki menekşe, iki yasemin çiçeği gibi açılmıştı kollarım, âh ettim, el-aman ettim, el-iman ettim, olmadı…

Köpekleri ağzından hınca hınç, çığlık çığlığa öptüm, kargaları gagasından öptüm, gömleğimi dikenli tellere, yüzümü çakıl taşlarına gömdüm, olmadı…

Durun! dedim durum, Taybet’tir o yerde yatan, durun; toprağımdır, suyumdur, anamdır o, yaklaşmayın!

Saçlarımda ter, fistanımda kan, terliğimde yara, yıkılmıştı kalbimdeki ‘hu’. Kopmuştu Bağdat’tan bileklerime doğru uzatılmış ip, kopmuştu tel, bozulmuştu yüzümün dengesi…

Ben, Taybet’in ışıksız gözlerinde büyüdüm. Taybet’in gözlerinde ağaçlar aynı ağaçtı, kuşlar aynı kuş. Yürüdüğüm yol, tutunduğum dal, ıslandığım yağmur, soyduğum portakal aynı portakaldı.

Ben Taybet’in kollarında vuruldum. Taybet’in kollarında sarhoştum, yalnızdım, kederliydim. Kurşunlar sekiyordu göğsümün tahtasından, düştüm, kalktım, dizlerimi kanattım. Bir dala tutundum sonra. Bir dala ve bir ağaca derken yaşlı bir güvercin kanadına.

Yalnızdım diyorum, yalnızlık kalbin doğusuydu. Kalbin doğusunda sarhoştum, kederliydim. Bir uçurumdan devrilir gibi devriliyordu kalbim ki o gece anamın adını unuttum. Anamın adını bir gece yarısı unuttum. Anamın adını yirmiyedikasımikibinondörtte unuttum. Gemi adlarını ezberlemekten geliyordum. Gemi adlarını… Sonra? Sonra, uzak şehir adları, sokak lambaları, kaldırımlar, kediler, zabıtalar, bankalar, serseriler ve dilenciler, tezgâhtar kadınlar, akordeoncu kızlar, şekerciler, çiçekçiler, ağaçta kirazlar, dalda erikler, temmuzlar, ağustoslar, sevişgenler, kapalı panjurlar, afişler, belediye durakları, tren rayları, havada rüzgâr, gökte yıldız, ağzımda tütün, bir mit’i yıkmaktan geliyordum…

Bir kadını kirpik kirpik, tane tane, avuç avuç, ağzını, dişlerini, soluğunu, kokusunu öpmekten geliyordum…

Benazir Butto’yu, sabaha karşı, beş sularında öldürmekten geliyordum…

*Taybet, Taybet kalk evin yanmasın.

**Taybet, Taybet evin yıkılmasın, kalk, yaralarımız derindir.

– "Benazir Butto’yu Ben öldürdüm" 2019 Şerzan Kurt Öykü Ödülü'ne değer görüldü.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Tıbbın Askeri Deyimlerle İstilasıFaik Çelik
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Adrien Rivierre

26 Ocak 2025

Makine Çevirisinin Bilişsel Kapasitemi..

Yeni bir dil öğrenmenin beynimizi doğrudan etkilediği uzun süredir bilinen bir gerçek ama bu etkinin boyutu hâlâ tartışma konusu. Makine çevirisi, yapay zekâ teknolojisindeki hızlı gelişmeler sayesinde kısa süre içinde hayatlarımıza ..

Devamı..

Antalya’nın En Büyüleyici Antik Kentleri

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024