Bilginin Romana Girişi

Bilginin Romana Girişi


Twitter'da Paylaş
0

 Yaşayamadıklarını masa başında düşleyen yazar için bilginin romana girişi, belki de ondan daha derin bir ikinci dünya kurması ve zenginleştirmesi (ve bunun hafif kibri) anlamında telafi edici, sihirsel bir imkân sunacaktır.

Bir oturuşta “sular seller” gibi yazan, kaleminin hızıyla düşüncelerinin akışı atbaşı giden romancıların mutlu çağları gerilerde mi kaldı? Kafka’nın kimi uzun anlatılarını bir gecede yazdığı, Stendhal’in Parma Manastırı’nı elli iki gün gibi az bir zamanda tamamladığı, Dostoyevski’nin (Kumarbaz’ı hatırlayalım), Balzac’ın hummaya tutulmuş gibi birbiri ardı sıra hacimli, derinlikli romanlar kaleme aldığı şu uzun, sancılı, kurmacanın bir nevi altın çağı olan zamanlar?.. Roman sanatında büyük bir kırılmaya işaret eden Flaubert’in titiz, kılı kırk yaran ve bunu çok yavaş yazarak sağlayan detaycılığını, sadece bir romanını –üstelik bitirilememiş bir romanını– yazabilmek için yüzlerce başka kitabı seferber ettiğini bir dönüm noktası olarak akılda tutacak olursak, görünen o ki, artık dışsal, nesnel bilgiyi had safhada işleyecek olan koca yirminci yüz yılın eşiğinde bir şeyler açık bir biçimde değişime uğramıştır: Kafka gibi içsel, derinleşip duran daha kaygan bir düşünüşe sahip kimi yazarları bir kenara bıraktığımızda, romanın bilgisiyle dünyanın bilgisinin artık sık sık karşı karşıya geldiği uzun bir dönemin başladığını ilk haber verenlerdendir Flaubert. Aşağı yukarı onunla birlikte, “bilgi” hikâyenin akışına karışacak şekilde yavaş yavaş sorunsallaşmaya başlamıştır. Ama Flaubert’in kitabi bilgisi de en nihayetinde hikâyesinin, olay örgüsünün ya da karakterlerinin sahiciliğini, sahnelerinin kuvvetini beslemeye yönelikti; bir yapbozun, oluşmakta olan bir çerçevenin göze batan parçaları değildi henüz. Elinde tuttuğu romanı kendi kısıtlı hayatının çoğunlukla duygusal bir devamı olarak gören bir çağdan, roman ve genel anlamda sanat konusunda daha talepkâr, daha sorgulayıcı bir çağa geçiş aşamasında bir ara durak olarak Flaubert, hâlâ Madam Bovary gibi kendi hislerinin etkisinde kişilikler yaratabiliyordu nasılsa. Flaubert’in kitapların dünyasında soluk alıp veren kişilerinden bu yana sadece yaşamsal şeyler değişip durmakla kalmadı, sanatın hayata müdahale yolları da giderek çetrefilleşmeye başladı. Biliyoruz ki artık romanlar kendi bilgileriyle, içyapılarıyla da oldukça meşgul; sadece bu gerçek bile bilginin romana girişinin boyutları hakkında bir fikir verebilir. Anlatıcının, yazarın sesinin sorunsallaştığı, benzer yapısal öğelerin sorgulandığı, bir tür montaj yöntemine varırcasına dengelerin sürekli değiştiği organizmalar olarak romanlar dışsal (teorik) bilgiye de spekülatif düşünceye de sonuna dek açık: Artık tarihin verili bir dönemini anlatacak romanlar kendi öznel, yanılsamalı kurgusallıklarına dikkat çekecek kadar dürüst (Viktoryen dönemi anlatan Fransız Teğmenin Kadını’nın ünlü 13. bölümünü hatırlayalım); yazılagelmiş bütün metinleri bir kelimenin sırtında ışıldatma hayali kuracak kadar oyuncu; ya da bütün bir edebiyat geleneğiyle iletişime geçme çabasında fazlasıyla kapsayıcı olabiliyorlar: Diğer bir deyişle, kurmaca bir eserin sınırları alabildiğine yayılıp genişlemiş durumda; ve bu anlamda çağın ürettiği her türlü bilgi alanı potansiyel bir malzeme olarak kullanılmaya hazır. Peki bir yazar, romanının kapılarını düşünsel öğelere, somut bilgiye bunca açarken aslında tam olarak ne yapmak ister? Bir zekâ oyunu sergilemek (Oulipo’cuları hatırlayalım) veya son derecede deneysel bir niyeti yoksa, bana kalırsa en azından şunları:

1 Bilgi, romana inandırıcılık katacaktır. Bütün bir tarihsel manzarayla istihzalı bir ilişki kurmuyorsanız, bilgi yalnızca yazar olarak olabildiğince gerilere çektiğiniz sesinizi, kimliğinizi saklamakla kalmaz; ayrıntıyı sevecek okurla daha güvenli, sınırları gözetilmiş bir düzlemde buluşabilmenizi de sağlar.

2 Romanın dünyasının bütünüyle görülebilen bir yer değil de, sürekli oluşmakta olan bir yer olduğu fikrini destekler bilginin romana girişi. Yazarı bağlantılar kurmaya (ve oldukça temkinli yazmaya) iten bir unsur olarak bilgi, okurun da yavaş yavaş, aynı sakinlikle ve hep daha geniş bir zamansallığı düşleyerek zihninde yeni bir dünya oluşturmasına yardımcı olur. Hayata, dış dünyaya karşı böyle bir algı açıklığı, bazen derin düşünce, bazen kuşku, çoğunlukla ise iyimserlikten başka bir şey değildir.

3 Romanların kendi kendilerine yeten, kendilerini durmadan yeniden üretebilen mekanizmalar olduklarını ima eder: Yazarın kültürel donanımıyla eşleşen bu yönü, romanı eleştirel müdahalelere açacağı kadar dirençli de kılacaktır ki, kuramsal bilgiye az çok merak duymuş her yazar bunu derinden derine düşler. En sonunda romanın sınırlarıyla yazarın niyet edilmiş zihinsel sınırları bir olmayacaktır belki; ama okurların (eleştirmenlerin) yorumları da bu arada dolanıp duracak kadar önceden hesaplanmış olacaktır.

4 Son olarak – ki en şahsi düşüncem bu – hayatın tam içinde hissetmeyen, ona hep kenardan ve mesafeyle bakan romancının varlığının bir çeşit yazınsal teminatıdır böyle ayrıntılar: Yaşayamadıklarını masa başında düşleyen yazar için bilginin romana girişi, belki de ondan daha derin bir ikinci dünya kurması ve zenginleştirmesi (ve bunun hafif kibri) anlamında telafi edici, sihirsel bir imkân sunacaktır. Yazar masasının başına oturur, bir hikâye düşler ve çok geçmeden kendisinin, birer birer görmeye başladığı şeylere isim veren Âdem’den uzak bir durumda olduğunu fark eder. Bakışının ve düşüncelerinin sınırlarının belirlendiğini sezdiği böyle anlarda önünde iki seçenek belirir: Ya imkânsızı deneyip Âdem olmaya kalkışacak ya da bu Âdem’i yeniden düşleyecektir. İkincisinin, romanın dünyasına güvenle adım atmış romancının seçeceği en makul yol olduğunu düşünüyorum: Başka bir insan, başka bir var oluş, başka bir dünya. Romanların ne iyi ki hâlâ araştırdığı biricik şeyler…


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR