Düzensiz göçte katı güvenlikçi politikaları savunanlar, ‘vahşi’ özelleştirmeleri de aynı sınıf gözlüğünden savunageldiler.
Hint Okyanusu’nun batısında, Madagaskar’ın ise kuzeybatısında yer alan Fransız Denizaşırı ili Mayotte’u Chido Kasırgası’nın süpürmesinin ardından kurbanların sayılması sürüyor.
Mültecilere yönelik aşırı sağ politikaların uygulanmasında güvenlikçi paradigmanın irrasyonel taşkınlıklarını sergileyen ‘kadük’ hükumetin kadük içişleri Bakanı Bruno Retailleau ölü sayısını belirlemenin günlerce süreceğini söyledi.
Çoğu Müslüman olan kurbanların inançları, merhumun 24 saat içinde defnedilmesini emrettiği için gerçek sayıyı tahmin etmenin günler alacağı söyleniyor.
Derme çatma kulübelerde yaşayan kaçakların arasında yüzlerce hatta binlerce insanın kesinlikle öldüğü tahmin ediliyor.
Mayotte’nin resmi nüfusu 320.000, ancak yasa dışı göç dikkate alındığında 100.000 ila 200.000 arasında daha fazla insanın adada yaşadığı tahmin ediliyor.

“Boyun Eğmeyen Fransa”nın lideri (France Insoumise) Jean-Luc Mélenchon, şimdi mezarlık olan gecekondu mahallelerinin yıkılıp kentsel dönüşüme uğratılmasına, daha önce çok kültürlülük ve “hümanizm” adına karşı çıkmıştı.
Kasırganın ardından küçük ada, Klassenkampf ile Kulturkampf arasındaki ayrımda bulanıklaşan yoksulluğun, süreğenliğiyle değil de onu, Bismarckçı ikiyüzlülüğün yöntemleriyle tersine çevirip bir milliyetçilik tutkalı olarak kullanan siyasetçileri ağırlamaya başladı.
Fransız denizaşırı sömürgelerinde Kulturkampf’ın gerici sürümleri revaçta. Orada hüküm süren bir tür Katolik muhafazakâr “köylülük”, kendi sosyal refahına sahip çıkmak adına göçmen işçiye karşı kültürel ırkçılık bayrağı sallaya geldi.
Aslında anakara Fransa’sında da süregiden, Kulturkampf zemininin sınıf mücadelesiyle rabıtalarını kıran bir çeşit muhafazakâr milliyetçilik, içinde çokça siyahi, melez, Arap kökenli Fransız da barındırmaya başladı.
Kasırganın ardından neredeyse haritadan silinen gecekondu mahallelerinin sakinleri pek çok kaçak, sınır dışı edilme korkusuyla barınaklara gitmeyi reddettiler, çünkü çoğu kişi bunun kendilerine kurulan bir tuzak olduğunu düşündü.
Rutin işlemler için valiliklere (Préfecture) çağrılan bir çok kaçak göçmenin tutuklanıp sınır dışı edilmesi, Fransız yabancılar politikasının “sinsi” uygulamaları arasında sayılıyor.
Bu insanlar barınaklara sığınmaktan son dakikaya kadar imtina ettiler. Olayın ciddiyetini fark ettiklerinde ise paniğe kapılıp sığınacak bir yer aramaya başladılar ama artık çok geçti; çatılar çoktan uçuşmaya başlamıştı bile.
Başta Komorlar olmak üzere değişik takımadalardan gelen kaçak göçmenler, Mayotte’un sınırlı altyapısı ve kaynakları arasındaki dengeyi bozmak ve olağanüstü bir suçluluk oranını körüklemekle suçlanıyorlar. Romantik sol hümanizmi bir yana koyup sahadaki realiteye bakacak olursak gerçekten de suç oranlarının kaçak göçmenler arasında yüksek olduğu gözlemleniyor.
Kısacası, kaçak göçmenler, Mayotte’aki Chido kasırgasının görünmez ‘yan zayiatı’ arasında sayılıyorlar.
Fransa son birkaç yıldır kaçak göçe karşı katı Malthusçu politikalar benimsedi ve Mayotte, Réunion Guyane gibi denizaşırı sömürgelerdeki Malthusçu politikalar, güvenlikçi politikaların aşırılıklarıyla uygulandı. Aslında genel olarak Fransızlar, Mitterand hükumetlerinden sonra, neo liberal ekonomi politikaların olabilecek en sosyal-darwinist uygulamalarına maruz kalırken, bu politikaların “Malthusçu” sonuçlarıyla da yüzleştiler.

Neo liberal ekonomi politikten kastedilen “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ilkeleridir. Düzensiz göçte katı güvenlikçi politikaları savunanlar, ‘vahşi’ özelleştirmeleri de aynı sınıf gözlüğünden savunageldiler.
Yaşanan bir dizi meşum tecrübe, neo liberal politikaların (beşeri) kayıplarının toplamının faydalarının toplamından daha yüksek olduğunu gösteriyor. Ancak bu acı tecrübeler ultra liberal iktisatçıların imanını sarsmaya yetmedi.
AB içinde serbest ticaretin yaygınlaşması, mutlak yoksulluğu bir ölçüde azaltsa da, gelir dağılımı eşitsizliğine bağlı göreli yoksulluğu hızla arttırdı. Üstelik yaratılan yeni gelir kaynakları dar bir kesimin elinde toplanıyor. Ayrıca malın ve metanın serbest dolaşımının, insanların da serbest dolaşımını doğuracağı gibi, Üçüncü Dünya yoksulları arasında bir yanılsamaya yol açtı.
Mayotte felaketi, kamplar, biyopolitika, Homo Sacer, egemenlik, iktidar, çıplak yaşam gibi kavramları zihnime geri çağırıyor. Mültecilik, biyopolitiğin sert çekirdeğine eklemlenen insan hakları, devlet şiddeti ve “istisna halleri” gibi kavramlarla birlikte geniş bir sosyo-politik hacme sahip bir olgu.
Ne kurban edilebilen ne de hukuki bir ceza ile öldürülebilen paradoksal vasıflarıyla antik Roma miti Homo Sacer’in modernitede, mülteci olarak yeniden vaftiz edildiği gözlemleniyor. Mülteciler, iktidarın, bireyi hem içeren hem dışlayan bir konuma sokması bağlamında birer homo sacer figürü.
Mülteci ya da göçmen, totaliter rejimlerden liberal demokrasiye kadar uzanan iktidar pratiklerinde kullanışlı bir unsur.
Georgio Agamben’e yaslanarak söylersek “istisna hali” üzerinden egemenlik kurmak bağlamında mülteci, erkin istisnayı yaratma gücü için işlevsel ve bu bakımdan mülteci kampları, modern çağın istisna halinin paradigmatik mekânları olarak boy gösteriyorlar.
Biyopolitik bir araç olarak egemenlik, bireylerin yaşamını ve ölümünü düzenleme gücüne sahip ve bu perspektiften kamplar, hukuk düzeninin askıya alındığı, bireylerin tamamen egemenin insafına bırakıldığı alanlar olarak öne çıkıyorlar.
“Çıplak yaşam” (Agamben’in kavramsallaştırmasına atfen) insanın siyasi ve toplumsal haklardan soyutlanmış haline gönderme yapıyor ve bu bağlamda mülteci, çıplak yaşam statüsüne indirgenmiş bir varlık ve çıplak yaşam statüsüne indirgenenler daha çok toplama kamplarında (örneğin Gazze) ya da mülteci kamplarında gözlemleniyor.
Çıplak yaşamı sürekli olarak üreten biyopolitik düzenlemeler modernitenin ruhuna uygun, çünkü
modernitede bireyin, toplumsallıkla sadece müşterilik/tüketim üzerinden bir aidiyetlik kurması salık verilerek depolitize edilmesi amaçlanıyor.
Kısacası mülteciyi, toplumsal düzenin temelindeki güç ilişkilerini açığa çıkaran yapısıyla ele almak gerekiyor, çünkü mülteci ya da göçmen, dünyadaki, demografik, ekonomik, siyasi ve iklimsel krizleri anlamak için analitik bir araç olma özelliği taşıyor.
Sadece Mayotte’a değil zihnimde de tepinmeye başlayan Chido Kasırgası bende Brecht üzerinden, “göçmen” ile “siyasi mülteci” arasındaki anlam sınırlarına dair çağrışımlar da uyandırdı. Brecht sürgün yıllarında, şimdi yaşadığım Finlandiya’da kalmıştı.
Brecht göçmen kelimesinin kişinin yurdundan kendi isteğiyle ayrılmasına karşılık geldiğini ileri sürüp kendisine göçmen denilmesine karşı çıkıyordu, çünkü kendisinin, kendi isteğiyle bir başka ülkeye gitmek şöyle dursun, yurdundan cebren sürülmüş biri olduğunu söylüyordu.
Brecht Finlandiya’dayken sürgün olmanın estetik sonuçlarının yoğunlukla gözlemlendiği eserler kaleme aldı:
Kendi hemşerilerimden kaçıp/ Vardım şimdi Finlandiya’ya./ Daha dün tanımadığım dostlar, birkaç yatak serdiler temiz odalara./Hoparlörden duyuyorum zafer haberlerini ayaktakımının./ Merakla inceliyorum kıta haritasını./ Yukarıda tepede, Laponya’da kuzey buz denizine doğru, küçük bir kapı görüyorum... (Steffin Seçkisi, 1940).
Brecht’in eserlerinde istasyonlar ve lokantalar mülteci veya sürgün için ideal edebi toposu oluşturdular.
Mülteciler için tren istasyonları, gitmenin ve kalmanın geriliminde hiçbir yere gidilemeyen buluşma yerleriydiler. Orada zaman, mümkün olan en geniş kipinde, latent bir akıştır; mültecilere sonsuzmuş gibi gelen bekleme süresini bir işkenceye dönüştürür.
İstasyonların ucuz lokantaları “gevezeliğin mekanlarıdır” aynı zamanda. Oraya kendilerini ifade etmeye, konuşmaya susamış mülteciler gelirler; bazen susup öylece uzağa bakarlar ve anayurda, geri dönmeyen kuşlar uçururlar bakışlarından. Brecht’in mültecileri ise konuşkandırlar çoğu zaman. Dünyanın genel durumlarını ele alırlarken kendi kişisel deneyimlerine çokça yer verirler; dünyanın hallerine ithaf edilen ideolojik anlam ‘sulandırılıncaya’ kadar ayrıntı paylaşırlar öznel deneyimlerinden.
Ekonomik göçmen olsun ya da siyasi mülteci olsun hepsinin en duyarlı oldukları konulardan bazıları: yoksulluktur, yoksunluktur, özlemdir, hüzündür, zülümdür, ölümdür, faşizmdir.
Ve Akdeniz ya da Hint Okyanusu bir kimsesizler mezarlığıdır ve orada ölüm anonim bir ölümdür, çünkü oradaki kişilerin ya pasaportları yoktur ya da kimlikleri değiştirilmiştir.
Ekonomik kriz ve faşizm, insanlığın en yakıcı sorunlarından biri olan göç olgusuna ışık düşürmeyi sürdürüyor ve bu olguların yıkıcılığını, Chido Kasırgası'nın çatı uçuran rüzgarları daha da görünür kıldılar.
Kaynakça
Bertolt Brecht, İki Mültecinin Konuşmaları:“Kalle ile Ziffel”, çev. Veysel Atayman, Birim Yayınları, 1984, İstanbul.
Georgio Agamben, KUTSAL İNSAN Egemen İktidar ve Çıplak Hayat, çev. İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, 2020, İstanbul.






