Bir Kimsesizlik Hikâyesi
6 Haziran 2019 Öykü

Bir Kimsesizlik Hikâyesi


Twitter'da Paylaş
0

Dünden daha iyiydim. Televizyonlarda altyazı geçmişlerdi. ‘Ege kıyılarında yoğun yağış bekleniyor.’ Hangi kanalda okudum, bilmem. Televizyondaki sıralı kanalların ilk sırada olanına geçip ne kadar kanal varsa hepsini sonuna kadar zaplamıştım. İlk kanal TRT1’di. Galiba eski bir alışkanlık bu. Babam da kanal listelerini ayarlarken hep birinci sıraya TRT1’i koyardı. Şehirlerin plaka numaralarına göre de o şehrin kanal frekansını yerleştirirdi. Çünkü annemin, evin içerisinde babamın düzenlemesine izin verdiği tek yer orasıydı. Babam, televizyon üzerindeki hükümdarlığını, annem mutfakta işlerini tamamlayıp bir sigara içene kadar sürdürürdü. Sonrasında kumanda, sessizce el değiştirir, babam kaderine razı olurdu. Ben bunları düşünürken radyo kanallarına kadar gelmişim farkında olmadan. Ani bir hareketle kumandadaki tek kırmızı düğmeye bastım. Sessizlik zehirli bir gaz gibi salındı odaya. Çöktüğüm koltuktan etrafıma bakındım. Televizyon kanallarının aksine hiçbir şey düzenli değildi. Üstümdeki kokuşmuş tişörte ve hırkaya baktım iğrenerek. Yediğim, içtiğim ne varsa hepsinin kırıntılarını ve izlerini taşıyan, üç gündür yan gelip yatmaktan kırış kırış olan bu kumaştan ve ipten yapılan şeyleri üzerimden söküp atmak için yoğun bir istek duydum.

Yumruğumu koltuğun minderlerine bastırıp hızlıca kalkmaya çalıştım. Başardım da. Ama gözümün kararmasıyla birlikte tekrar çöktüm koltuğa. Bu sefer sakince ayaklandım. Aheste bir şekilde, acele etmeden, sanki yirmi yedi değil de yetmişli yaşlarımdaymışım gibi hareket ediyordum. Pencereye doğru seğirttim. Sağ ayağım dün gece içerken sızıp kaldığım yarısı dolu, üzerindeki etiketi tırnaklayarak soyduğum bira şişesine çarptı. Sanki şişe, dün geceden beri bu ânı bekliyormuşçasına içindeki sıvının hepsini halıya kustu. Ben ne yapacağımı bilemeden mendil veya bez bulma umuduyla etrafıma bakındım. Ama yoktu. Tüm mendillere sümkürdüğüm ve hiç tasarruflu kullanmadığım için bitmişlerdi ya da orada burada, koltukların minderleri arasına sıkışmış kalmışlardı mendiller. Her göreve koşturulan sarı bezlerden de kalmamıştı ne yazık ki. Çünkü hepsi ayrı bir yerdeydi. Kimisi su sızdıran klozetin fayansları şişirmesini engelliyordu, kimisi dökülen başka bir sıvının başında kuruyup gitmişti. Pek fazla seçeneğim kalmamıştı. Hırkamı ve tişörtümü çıkarıp halıya bastım. Böylelikle tişört ve hırkadan da kurtulmuş oldum. O hiç sevmediğiniz tişörtünüzü toz bezi yapıp işe yaradığını gördüğünüzde, yüzünüzde beliren gülümsemeyi alıp kendi yüzüme kopyaladım.

Ayaklarımın altındaki tişörtten geçen ıslaklığı hissedince, en son ne zaman yıkandığımı düşünmeye başladım. Hazır üst bedenim çıplakken banyoya girme kararı aldım aceleyle. Fazla düşünmedim. Düşünseydim, kendimi yıkamadan önce ortalığı süpürüp temizlemeli, boş şişeleri toparlamalı, evi havalandırmalıydım. Bunlara başlamadan evvel bir müzik açmalıydım televizyondan. Bunun için de kanal seçmeliydim. Yine başladığım yere dönmüş olacaktım yani. Koltukta, elimdeki kumandanın verdiği yönetme hazzıyla kanalları değiştirirken en saçma şeyleri düşünecektim. Değişen tek şey, biraz daha üşüyor bulacaktım kendimi.

Ama bu sefer öyle olmadı. Bu sefer doğruca banyoya koştum. Bornozumun, banyo kapısının arkasında olup olmadığını kontrol bile etmeden. Suyun ısınmasını beklerken aynadaki yansımamla göz göze geldik. Çıplaklığın verdiği utançla hemen ellerimi kasıklarıma ve göğsüme koştum. Yapayalnızdım. Bilinçaltım, aynadan saçı başı dağılmış halimi farklı biri olarak algılamış olmalı ki, kendimi, kendi gözlerimden sakınmaya çalıştım. O esnada suyun neden hâlâ ısınmadığını düşünmeye başladım. Kontrol ettiğimde musluğun sıcak su yönüne değil de soğuk su yönüne doğru durduğunu ve deminden beri boşuna su akıttığım gerçeğiyle yüzleştim. Sonra tıslayarak halime güldüm. Boşa akan sulara, dökülen biranın üstüne serilmiş sevilmeyen tişörtün yokluğuna ve kendime üzülüyordum.

Kendime sinirlenip daha fazla saçma düşüncelere kapılmadan duşakabine ayak bastım. Diğer adımım hâlâ sarı bezin üzerindeydi. Bedenimle suyun sıcaklığını eşitleyince, kalan ayağımı da içeri taşıdım.

Duşakabindeki radyoya ilişti gözüm. Ama umursamadım yine de. Sanki her şey yolundaymış gibi konuşan radyo spikerlerine katlanacak durumda değildim. Başımı kaldırıp suratıma doğru akan sular altında kendim bir parça söylemeye karar verdim. Helal olsun bana! Hiç kimseye ve hiçbir şeye ihtiyacım yok diye diye herkesi hayatımdan çıkardım. Bir tek radyo ve olur olmaz yerlerde karşımıza çıkan, bizi bambaşka yerlere götüren şarkılar kalmıştı (bu cümleyi de bir radyo spikerinden duymuştum). Demek artık onlar da yoktu.

Aklıma ilk gelen tınıları mırıldanmaya çalıştım. Hangi şarkıyı seçeceğimi bilemeden öylece sesler çıkarıyordum kendimce. Ses tellerimi uzun zamandır kullanmamıştım. Hiçbir telefona cevap vermemiş, eve gelen hiçbir insana kapıya açmamıştım. O yüzden vazgeçtim şarkı söylemekten.

Birden ne kadar bunaldığımı, sıcak suyun, duşakabinin camlarında buğu yaptığını fark ettim. Aceleyle çıktım, kaymamak için sarı bezin üstüne bastım. Bir nebze olsun soğukluk ve saf oksijen beynime iyi geldi. Duş almanın en güzel yanı buydu sanırım. Hayat daha neşeli görünüyordu gözüme artık. Bir şarkıya katlanabilirim diye düşündüm. Ama önce kurulanmalı ve ağzımdaki paslı tattan kurtulmalıydım. Az önce kendimi görünce utandığım aynalı dolabı açtım. Artık göremiyordum çünkü o da buğulanmıştı. Sular tenimin üzerinden süzülürken ortasından sıkılmış diş macununu parmağıma boca ettim. Bilmem ne zaman, diş fırçam elimden kayıp lavabonun altına gitmişti. Oradan almaya bile tenezzül etmemiştim. Hatta dişlerimi fırçalamaktan vazgeçişim de o zamandı sanırım.

Sanki aynada kendimi görüyormuşçasına dişlerimi fırçaladım. Ağzımı çalkalayıp diş macununun ezilmiş yerlerini düzeltip raftaki yerine koydum. ‘Banyodaki dolabı düzenle’ diye beynime not aldım. Vücudumdan hala sular süzülmekteydi. Aheste bir şekilde elim, kapının arkasında duran askılığa yöneldi. Beyaz üzerine çiçekler bezenmiş bornozum yoktu. Biraz daha süzülmeyi bekleyip koşar adım odama geçtim. Şu yaşıma gelmiştim ama hala evde yalnızken bile çıplak dolaşmanın ayıp olduğu düşüncesinden kurtulamıyordum.

Bornozumu bulup üzerime geçirdikten sonra, camı açtım. Puslu bir hava vardı dışarıda, ama çıt yoktu. Herkes sanki herkesin olduğu yerlere gitmişti. Ben de gitmeliydim. En azından hamlamış vücudum açılır, zihnim berraklaşırdı.

Tüm bunları düşünürken saçlarımı kurutuyordum, çok gürültülü saç kurutma makinesiyle. Eh olsun, en azından benden başka bir ses vardı beynimin içinde. Dışarı çıkacaktım çıkmasına ama ne giyecektim ki?

Nemli saçlarımla dolabıma yöneldim. Boğazlı, beyaz bir kazak, altına dar koyu yeşil bir pantolon ve siyah bir trençkot buldum naftalin kokan kıyafetlerin arasında. Saçlarımı topuz yapıp bir de denizci şapkası geçirirsem, aynada kendimi beğenebilirdim. Ama öncesinde temiz iç çamaşırı bulmak gerekti.

Elyaf ya da neyden yapıldığı belli olmayan iç çamaşırlarımı en kısa zamanda atma görevini de beynime not ettikten sonra, annemin odasına geçip eski usül pamuklu, paçalı iç çamaşırlarından birkaçını kendi odama taşıdım. O, bir daha giyemeyeceğine göre ben giysem sorun etmezdi herhalde. Yaşadığı sürece bunlardan bir tanesini bile  kıçıma geçirmeyi başaramamıştı. Ama sonunda, o yok olduktan sonra, giyiyordum işte. Sanırım gittikçe anneme benziyordum.

Sutyenleri bana olmazdı annemin. O üç tane bebek emzirmekten bezmiş memelerini kapatmak için hep en geniş kabı olan sutyenlerden alırdı. Bunları yazdığımı görseydi eğer, beni azarlar, saatlerce söylenip dururdu eminim. Ona göre, böyle şeylerden konuşmak ortalığa mal etmekti kendimizi.

Aynanın karşısına geçip yavaşça hazırlandım. Denizci şapkamı da başıma geçirip siyah, topuklu botlarımı ayağıma geçirdim. Bütün halının üzerinde, sanki podyumda yürüyormuşçasına endamlı bir şekilde yürüdüm. Yanıma şemsiyemi de alıp sadece cüzdanımı barındıran çantamın içine sokuşturdum. Güzel bir yürüyüş için artık hazırdım.

Mahalleden çıkmadan önce, bakkala uğrayıp sigara almak geldi içimden. Ama bu kıyafetlerle beni görmeye alışkın olmayan mahalle esnafına dert anlatamayacak kadar güzel bir güneş açmıştı tepemde. Gittiğim yerden alırım, diye düşündüm. Nereye gidiyordum ki? İyot kokusuna karışmış yağmur kokusu beni sahile çekti. Yürüdükçe acıktığımı hissediyor, algılarım açılıyordu. Sahile yaklaştıkça kızaran balıkların kokusu artık dayanılmaz hale geldi. Salaş bir balıkçı seçip sipariş verdim. Kıyafetime uygun olmayan bir biçimde balık ekmeği afiyetle yiyip, çay ikramlarını kabul ettim. Başka bir isteğim olup olmadığını süzen gözlerle soran garsona nereden sigara alabileceğimi sordum. Çocuklardan birini gönderebileceklerini söylediler. Hangi çocuklarsa. Peki dedim. Çakmak da alsın. Hesabı öderken hepsini öderim. Hangi sigarayı içtiğimi sormadan bir çocuk kasanın arkasından fırlayıp gitti.  Piyasanın en pahalı sigarasını almış, bir de clipper tarzı çakmak. Eh dedim keyif verdikten sonra hepsi aynı. ‘Aman abla değiştirelim, yapmış bizim çocuk bir eşeklik’ nidalarını bir el hareketiyle susturup borcumun ne kadar olduğunu aheste sordum. Cüzdanımdan bir 50’lik çıkarıp üstünü sigarayı alan çocuğa vermelerini söyledim.

Biraz daha iyi hissediyordum kendimi. Yaşamayı, martılara kısık gözlerle bakıp bir şeyler düşlüyormuş gibi görünecek kadar sevdiğimi sandım o an. Bir bank gördüm uzaktan, köşesine gençten bir çocuk sinmişti. Ben de gidip bankın diğer köşesine sindim. Boş bir bank bulmak bugün zor olurdu bu sahilde. Sahi, hangi gündeydik?

Sigaramın paketini yavaşça açıp, içinden bir tane aldım. Dudaklarımın arasına iyice sıkıştırdım, sanki uçup gidecekti rüzgârda. Delikanlı yanına koyduğu paketin içinden henüz çıkardığı simidini yiyordu, bir yandan da sanki trenini bekleyen yolcu gibi ayakkabısının topuğunu yere vuruyordu. Sigaramı yepyeni çakmağımla yakıp paketimle elimin arasına sakladım. İlk nefesle birlikte beynim karıncalandı ve gevşedim. Rüzgâr, sigara kokusunu genç çocuğa taşımış olacak ki, hemen bir tane de kendine sarmaya koyuldu. Kendinden beklemediğim bir çabuklukla işini halledip, montunun ceplerini yoklamaya başladı. Daha sonra ruhsuz gözlerle bana yöneldi. Bir şey demesine zaman bırakmadan az evvel avucumla sigara paketinin arasına sakladığım çakmağı ona uzattım. Yakıp geri verdi, bu arada bir teşekkür edip gülümsemesini bekledim. Belki ona cevap verirdim. Belki boş muhabbetlerin ardında bir sigaranın ömrü boyunca konuşurduk. Ama o, geri uzattığı çakmağımı almayınca, gömlek cebine atmayı tercih etti. Sigarasından derin nefesler alırken hala ona bakıyordum. Ne var, dermişçesine bakıyordu bana. Sinirlendim nedense. Kemirip durduğu simitlerden bir parça koparıp uçuşan martılara atmaya başladım. Ağlayacak gibi hissettim. Sanki martıların boğazına attığım simitler kendi boğazımı tıkamıştı, yutkunamıyordum. Yanımdaki çocuk bir hışımla banktan kalkıp gitti. Onun gitmesiyle daha da rahatlayarak yalnızlığımın tadını çıkardım.  Sigaramı ağlaya ağlaya içtim ve iyot kokusuna karışan yağmur kokusunu ciğerlerime çektim.

Artık kıyafetlerim naftalin kokmuyordu.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR