Bir Postane Memurunun 88 Tuşlu Rüyası
2 Ocak 2019 Öykü

Bir Postane Memurunun 88 Tuşlu Rüyası


Twitter'da Paylaş
0

İyi bir piyanist olabilirdi. Belki… Parmakları, kendinden geçmişçesine, piyanonun soldan sağa seksen sekiz tuşunun üstünde raks ederken, saçları da hafifçe sallanacak kadar uzun olurdu mutlaka. Yakışıklı sayılırdı. Hafif bir makyaj, üstüne vuran tatlı ışıklar, hoş bir gülümseme. Postanede bütün gün oturup işlem almak yerine, bir piyanist olarak turnelere çıkabilir, on binlerce kişi –kendi şehirlerine de gelsin diye– yolunu gözleyebilirdi. Bilgisayarının klavyesine eğilip işlem aldığı ve sonrasında kafasını kaldırıp müşterilere baktığı sırada, kısa da uzun da sayılmayacak uzunluktaki saçları çok hafif sallanmıştı. O an onun adına, hiçbir zaman bir piyanist olamayacağı için üzüldüm. Alkışları zarif bir edayla, hafifçe öne eğilerek kabul edemeyecek ve saçlarını hafifçe sallayıp başını geriye attıktan sonra, seyircilerin arasında koca bir buket çiçekle oturan sevgilisine gülümseyemeyecekti.

Sıra bir adım daha ilerledi. Sıranın bana gelmesi için önümde üç engel kaldı. Postane memuru evliydi. Bu mesafeden, klavyenin üzerinde seri bir şekilde oynayan elini ve dolayısıyla parmağındaki yüzüğü görebiliyordum. Çocuğu var mıydı? Varsa bile yaşı küçük olmalı. Her akşam, işten çıktığında, yorgun bir vaziyette eve gidiyor, televizyonun başında çizgi film izleyen kızını biraz sevdikten ve yemek yedikten sonra, uzanarak yorgunluğunu atmaya çalışıyordu muhakkak. Çoğu zaman bu dinlenme uğraşları sırasında uyuyakalıyor. Eşi gelip sakince üstünü örtüyor, sonra televizyon izlemeye devam ediyor. Nasıl bir adamdı acaba bizim postane memuru? Efendi, dürüst, güvenilir… En sevdiği şey, her hafta sonu, tuttuğu takımın maçını ufak bir rakı ve yanında balık eşliğinde izlemek. Muhtemelen oy verdiği parti hiç değişmemiş. Partisini de takımı gibi tutuyor, kolluyor ve sonsuz destekliyor. İkisi de babasından kalan son miras. Elli yedi yaşında, kalp kriziyle bir anda kaybettiği babasından kalan son iki şey. İkisine de sahip çıkıyor, bütün gücüyle. Sıra bir adım daha ilerledi. Önümde iki engel var. Postane memuruyla göz göze geliyoruz. Önündeki müşterinin işlemini almaya başlıyor sonra. Hafif mahcup, biraz da telaşlı bir görüntüsü var. Meslekte yeni mi yoksa karakteri mi böyle? Tahmini yaşına göre meslekte yeni olması daha düşük bir ihtimal.

Her müşteriye gülümsüyor. Bu gülüşün iş icabı –hatta yapmacık– olduğunu anlamak zor değil. Genel itibariyle mutsuz olmalı. Dün gece eşiyle çocuğunun önünde kavga etti. Her zamanki sorunlar. İşi, yorgunluğu, ilgisizliği. O ilgili olduğunu düşünüyor, eşi ise çocuğun başını okşamanın ve yemek sırasında edilen iki kelimelik sohbetin ilgi olmadığını. Belki de problem, olmak istediği kişinin yakasını bırakmaması, kim bilir. Eşi güzel mi? Kıvırcık saçlı, boncuk gözlü, gülüşü suları ısıtır. Minik kızları da tıpkı eşine benziyor. Saçları kıvır kıvır, sevimli mi sevimli bir kız çocuğu. Adam, kadın ve çocuk. Mutluluk bir tablo olsaydı, yeter de artardı. Kravatı ve gömleği uyumlu. İkisini de eşi seçmiş olmalı. İlgili olduğunu kanıtlamak için, ilgisizliğinden şikâyetçi eşini bir akşam yemeğe çıkarıyor. Çocuğu babaannesine bırakıyorlar. Eşiyle birlikte yemek yerken ve iki kadeh şarap içerken şarap adamın en sevdiği gömleğine damlıyor. Yemekten sonra eşiyle birlikte bir mağazaya gidiyorlar ve eşinin zevkine göre, muhteşem bir seçimle, bu gömlek ve kravatta karar kılıyorlar. Akşam hafif esrik bir vaziyette yatağa uzanıyor ikisi de. Kadın şaraplı gömleği çıkarırken bir öpücük konduruyor adamın suratına. Bu öpücük, doyasıya sevişmelerinin kapısını açıyor.

Sıra bir adım daha ilerleyerek, engelimi bire indirirken görüş açımı da genişletiyor. Memurun masasında bir çerçeve görüyorum. Çerçevenin ayak kısmı bizden tarafa baktığı için, hiçbir açıdan içinde nasıl bir fotoğraf olduğunu göremeyeceğimi anlıyorum. Bu durum beni az da olsa merakta bırakıyor. Eşi ve çocukları mı var bu çerçevenin içinde? Belki çocukları hiç olmadı ya da yaşına rağmen evlilikleri yeni ya da çocuk düşünmüyorlar, kim bilir. Çocukları yoksa eğer, hikâyemin aile bölümü hepten çöker diye endişeye düşerek çerçevenin içindeki fotoğrafı daha çok merak ediyorum. İçinde aile fotoğrafı olduğunu düşündüğüm için başka bir seçeneğe yönelemiyorum. Odak noktamı aile fotoğrafından çekmeye çalışıyorum. Belki hoş bir manzara resmi var o çerçevenin içinde. Dört duvar arasında, dikdörtgen monitörün başında, öfkeli ve asık suratlı onlarca insanın önünde, arada sırada nefes almak için, bakıp da ferahlamak için masasının ucuna koyduğu tatlı bir manzara resmi. Sonbahar mevsimi, resim boydan boya sarı, arka arkaya iki tarafa dizilmiş onlarca ağaç ve arasında sapsarı ve uzun bir yol. Her şeyi bir yana bırakıp, bütün sorumluluklara lanet edip, özgürlük için kıvranan ruhuna kulak verip hep gitmek istediği o uzun yol. Belki de olası manzara resmi, sadece bir manzara resmi değil onun için, öylesine bir resimden çok, kalıbına sıkışıp kaldığı bu dört duvar arasında kalıbının dışına taşması için ona cesaret vermek amacıyla konulmuş bir hedef resimdi. Kim bilir. Ve önümdeki yaşlı adam önümden çekilerek, postane memuruyla beni baş başa bırakıyor. H

ikâyemin kahramanıyla karşı karşıyayım şimdi. “Buyrun, işleminiz neydi?” derken gülümsüyor. Ellerimin arasındaki dosyayı bankoya koyuyorum ve, “Kargo,” diyorum. O alıcı ve gönderen bilgilerini sisteme geçirirken, ondan birkaç şey öğrenmek istiyorum. Beynimde dönen hikâyenin kahramanını daha yakından tanıma fikri beni heyecanlandırıyor. “Yorucu bir iş olmalı.” Başını kaldırıp gülümsüyor. “Evet,” diyor. Beklemediğim kadar kısa cevabıyla sohbet tıkanıyor. Sohbeti açamadığım için, dakikalardır yaşam öyküsü beynimde dönen hikâyemin kahramanıyla ilgili bilgi almaya daha yakın ve ilgi çekici bir cümle düşünüyorum. “Ben yazar sayılırım aslında, henüz bir eserim basılmamış olsa da yazdığım romanın taslağını bir yayınevine gönderiyorum, elinizdeki dosyanın içinde roman taslağım var.” İşlemi sonlandırmak üzereyken kafasını kaldırıp bakıyor. Mimiklerini analiz edemiyorum. Hafif bir hüzün, hafif bir şaşkınlık, hafif bir gülümseme ifadesi yayılıyor suratına. “Yaa, öyle mi?” diyor. Ardından gönderen bilgilerinden ismime bakarak yüksek sesle okuyor. “Bu ismi aklımda tutmalıyım o zaman,” diyerek –bu sefer yapmacık değil, samimi bir şekilde– gülümsüyor. İşlemim bitmek üzereyken, aklına bir şey gelmiş gibi kendi kendine gülüyor ve bana bakıyor.

“Aslında ben de hep bir piyanist olmak istemişimdir. Ama zarlar bir türlü benim istediğim gibi gelmedi sanırım,” diyerek işlemimi tamamlıyor ve, “sıradaki, diyor. Hüzünle ve şaşkınlıkla suratına bakıp, iyi günler diliyorum. Postaneden çıkarken hiçbir zaman piyanist olamayacağı için, onun adına –bu kez gerçekten– üzülüyorum.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR