Süratli gidiş bulantıyı arttırınca acilen kenara çekmelerini söyledim. Bu iğrenç işi görmelerini istemediğimden yol kenarında değil de mısır tarlasının içinde çıkardım ne varsa, gözümden yaş gelene kadar. Genzimi yakan ve tiksindiren bu işlemi bitirdiğimde çöktüm olduğum yere. Kulaklarımdaki çınlamayı dinlerken Abim çağırdı ve zorla kalkıp arabaya döndüm.
Selman gazladığında Abim’in yolculuğun başından beri hiç kesmediği söylenmeleri gene başladı. İstediğim halde hiçbir karşılık veremeden, suçlu ve çaresiz bir sessizlikle dinledim. Onu tanıyorum, bir şey söylersem bıktırıncaya kadar sürdürür dırdırlarını ve daha da hiddetlenip sonu gelmez bir azarlamaya dönüştürür. Yakınma sona erip motorun sesi başlayınca başa sardım olup biteni kafamda. Attığım taşı o hıyarın belini kırsın diye atmamıştım. Hatta belini hedeflememiştim bile. Sadece bir yıldırma, korkutma niyetiydi. Nereden bilebilirdim ki adamın hastanelik olacağını. Bu sefer boka battın oğlum. Zaten bahane arıyorlardı. Bütün belde musalla parlatıyor ismimi duyunca. Nasıl çıkar böyle bir şehirden böyle bir şuursuz diye belagat patlatıyorlar. Bir çıkış yolu bulmam lazım. Nereye gidiyoruz şimdi biz. ‘’Abi nereye götürüyorsun beni.‘’ Fısıltılı küfürler işitiyorum. Bu iş kaçmakla, saklanmakla hallolmaz. Adamlar Azrail’e osuruk borcum kalıncaya kadar ararlar beni. Vatanın bütünlüğüne ve milletin bölünmezliğine hain bir saldırı yaptık çünkü. Ulan niye dövüyorsunuz o işçiyi, size ne dinlediği müzikten. Hem çalıştır hem döv, hepsi derebeyi bunların.
Eski bir evin önünde durduğumuzda hiç beklemeden arabadan çıktım ve yola doğru yürümeye başladım. Abimin kaçıncı kez arkamdan bağırdığını umursamadan geri dönme fikrini sabitleyerek devam ettim. Ne olacaksa olsun.






