Işıl Camgöz, ilk kitabı Delikten’de kıyıda, kenarda, hat dışında, kendi dışında, konu dışında ama ‘delik’ içinde kalmış ‘kahramanlar’ yaratıyor. Onlar birer ‘kahraman’ çünkü hepsinin kendi kurduğu bir dünyası var. Geçmişin bugüne geldiği, gerçeğin hayalle kesiştiği, doğrunun yanlışın tabiatı gereği kişiye göre değiştiği dünyalarındaki ‘deliklerden’ belki dışarı bakıyorlar, belki içeri, kim bilir?
1977 yılında İstanbul’da doğan Işıl Camgöz, ilk ve ortaöğrenimini Özel Dost Koleji’nde, liseyi Kadıköy Kız Lisesi’nde tamamlamış. Daha sonra da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olarak avukatlığa başlamış. Halen de devam ediyor. Başta Cumhuriyet gazetesi olmak üzere birçok edebiyat dergisinde ve internet sitesinde yazıları yayınlanan Işıl Camgöz, Kitapol Yayınları’ndan çıkan ilk kitabı Delikten’le okurlarla buluştu.
“Delikten” ve “Yeğdir” başlıklı iki bölümden oluşan kitapta toplam yirmi bir öykü yer alıyor. Aslında kitabın kapak tasarımındaki, “Delikten, delikte, delik, deli…” diye yer olsa sürüp gidecek harfler dizini ve yazarın girişte meslek diliyle yazdığı açıklama öyküler hakkında ufak da olsa bir ipucu veriyor. Tekinsiz bir girizgâh yapmış çünkü Camgöz kitabına. Her yerden her şeyi bekleme kalkanıyla başlıyoruz okumaya.
Delikten’deki öyküler olaydan ziyade karakterlere odaklanıyor. Belki karakter yerine “kahraman”ı kullanmak daha yerinde olacaktır zira olaylar onları değil onlar olayları yaratıyor ve bu olayların geçtiği zaman, yer onların kendi dünyaları haline geliyor. ‘Normal’ dünyada yer yok çünkü Işıl Camgöz’ün ‘kahramanları’na. Çoğunda contalar yerinden oynamış. Kimisi Clementine’le güne başlayıp geçmişte kalan bir ‘deliğin’ kapanmasıyla çizmiş kafayı kimisini kocası delirtmiş, daha leb demeden her defasında tıkamış lafı ağzına kadıncağızın. El mecbur, gri duvarlar arasında ‘Nallanarak’ almışlar soluğu nihayetinde. En güzel yıllarını çocuklarına adayıp sonra kendini otuz yedi ekrana mahkum bulan yaşlı kadını anlatmış Işıl Camgöz. Okuldaki herkese bir annesinin olduğunu, açıkça söylemese de bir ‘piç’ olmadığını göstermek isteyen Selin’in “yaz yağmuru gibi gelen” annesinin bitmez tükenmez iş toplantısına davet etmiş bizi. İsmi baştan falso Mahmut’la tanıştırmış. Köhne bir barda masaya “Bir şişe sevinç, iki masa yalnızlık, bir saksı mutluluk” ısmarlamış okuruna. “Bu gece de böyle olsun,” diyerekten… “Ölmeyeceksek içelim bari,” diyen o roman kahramanına uymuş, uydurmuş. Tımarhanenin içinde güneş de doğsa her zaman soğuk olan avlusunda kumrulara sorular sormuş, cevap alamamış.
Okura bırakmış belki de tüm cevabı ve sonuçları Işıl Camgöz, kim bilir? Başta söyledik çünkü, tekinsiz yazılar bunlar. Tıpkı yanından geçerken gözüne değil ayakucuna bakmaya çekindiğimiz kendi dünyalarında yaşayan insanlar gibi. “Onlar kendi dünyasında, bize ne yapsın?” dememişiz, diyememişiz, diyemeyeceğiz. Kapatmışız onları bir yerlere. ‘Delikten’ gözler olmuşlar ‘dışarıyı’ onlar da ama hiçbir şey anlamamışlar. Belki de tam bir şey söyleyecekken omuzlarında bir şey ‘ısırıverirken’ “Delikten, delikte, delik, deli…” diye kendilerinden geçmişlerdir, kim bilir?






