Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

11 Aralık 2017

Öykü

Dilek Yılmaz • Buraların İmkânları Kısıtlı

Dilek Yılmaz

Paylaş

13

0


Ege köyü olduğuna inanmak zor, insanı soğuk, toprağı çorak. Alışamamıştım. Kuru sıcak, toz toprak bir ücra... Neredeyse tamamı dış çekim olan film için gün boyu kavurucu güneşin altında çalışıyorduk. Daha ilk günden su toplayan ensem geldiğimizden beri ikinciye soyuluyordu. Ekibe su, havaya nefes dayanmıyordu. Ortalık karardığı anda sinek denip geçilemeyecek muhtelif kanatlıların geceye yayılan ağrılı ısırıkları da cabası… Kameraman asistanlığı vaadiyle geldiğim bu yerde günlerdir kameraya dokunmak dışında, sette neredeyse her işe koşturuyordum. Yetmiyormuş gibi, damacanaların dolusunu getirip boşunu toplayan traktörün geliş gidişi aksamaya başlayınca, bir de su işini bana yüklediler. Tolga’yla aynı çadırda kalıyorduk, bir vaat kurbanı da oydu. Geceleri uykuya daldığı anda başlayan diş gıcırtısı, imamın yırtık ses telinden yükselen cızırtılı sabah ezanına kadar sürüyordu bazen. At arıyorduk ve üçüncü haftanın sonunda koca köyde kimse kendininkini vermeye yanaşmıyordu. Filmin son sahnesi için vakit daralınca kesenin ağzını açıp fiyatı yükselttik. Biz üsteledikçe hepten huylandı köylü. Ev ev dolanarak yol alamayacağımızı anlayınca, köy meydanındaki kahveye kapılanır olduk. Markaja aldığımız muhtarın keyfini bekliyorduk. Kahvenin önündeki taraçada, duvara yaslı sedire öğle vakti çöküp hiçbir şey yapmadan akşamı ediyordu, adı Sevgi. Sekiz oğlanın üstüne gene erkek gelince, anası isyan edip koymuş köylünün demesine göre. Ağzını açmadığında, yaşını almış kız güzeli. Kahvede kâğıt oynarken görmedim hiç, ama karılan kâğıtların sesini duyar duymaz bakışları masaya sabitleniyordu. Gene kahvedeydik, her zamanki saatimizde. Pür dikkat oyunu izleyen muhtarın gözleri birden kısıldı. Manifaturacı yeniliyordu, mekâna gide gele altmış altıyı çözmüştük. Muhtar gevrek gevrek gülmeye başlayınca dizimi dürttü Tolga. Gönülsüzce girdim lafa. “Abi, altı üstü bayıltıp birkaç saate teslim edeceğiz.” Bağdaş kurduğu bacaklarını ayırıp birini sedirden aşağıya sarkıttı. Dudaklarından çekilen tebessüm artığına sıkıştırdığı sigarasını yaktı sonra. Körüklerken ağzına bakıyorduk. Oturduğu yerde ağır hareketlerle kıçını kaldırıp sedirin kayan şiltesini duvara doğru itti. Gömleğinin cebinden çıkardığı gözlüğü taktı, söylediğimi sanki okuyacakmış gibi. Dönüp bütün ciddiyetiyle sordu sonra. “Kim bayıltacak yeğenim?” “Baytar işte abi.” Tolga kulağıma eğilip, “Emmi,” diye düzeltti. “Baytarı nereden bulacaksınız yeğenim, bizde de yoktur, komşu köylerde de.” “Bulursak verir misin peki emmi?” Düşündü bir süre, gözü Tolga’nın omzundaki kartal dövmesinde. Kaşlarıyla alnını iterek, “Bulamazsınız,” dedi sonra. Bizimki son bir gayretle girdi lafa. “Bak parası da güzel, yağmurdu kuraklıktı derdin olmaz, bir yıl arkana bakmazsın.’’ Dönecek gibi kıpırdandı bir an olduğu yerde. Kahvenin önünden çarşıya uzanan toprak yolda asılı kaldı bakışları sonra. Bir süre öylece durdu. Bacakları eski pozisyonunda, başını altmış altının yeni eline çevirdi gene. Yüzü dağıldı Tolga’nın, seğirirken gözü bizim bozuk çadır feneri gibi titriyordu. Halinden korkup cebimden çıkan bütün bozuklukları saymadan masaya bıraktım. “Hadi,” dedim. Beklettiği ağız dolusu küfürü, köşeyi döndüğümüzde taşları tekmeleyerek saldı. “Dalga geçiyor bizimle eşşoğlueşşek!” “Yok be oğlum, güvenmiyor belli ki.” Kös kös platoya dönüp kimsenin atını vermek istemediğini ıkına sıkıla anlattık. Yönetmen kalayı bastı. Ne beceriksizliğimiz kaldı, ne de az gelişmişliğimiz. Yanından ayrılırken hâlâ atalarımızın barbarlığına söyleniyordu. Yolda taşlarla kavgasına devam etti Tolga. “Şu harabe kentten kalanları da ben parçalayacağım sonunda!” “Bağırma, duyacak.” “Duyarsa duysun pezevenk.” “Onu boşver de... Sen gelme yarın, bu muhtar sana taktı.” Omzunu silkti. “Çok da meraklıydım çomara.” Çadırlara varmıştık. Hemen bir bira açtı. Bir şişe de bana uzattı. İçmeye mecalim yoktu. Sadece yanında oturdum. Konuşmadan. At dışında bir şey düşünemiyordum. Sızana kadar içti Tolga. Yerine götüremedim. Kendim şişme yatağa yığıldığımda gün ağarmak üzereydi. Sabah zor bela kalktım. Tolga benden önce uyanmıştı. Gecekinden iyi değildi hali. Gün boyu yönetmenle temasımızı en aza indirmek üzere ne gerekiyorsa yaptım. Sinirler gerildikçe çekim de uzuyordu. Akşam üzeri gidebildim kahveye; çay bardağında rakı, yanında peynir, kavun, korukla gün batımına karşı demleniyordu muhtar. Beni görünce ayaklandı. Kolumdan tutup yanına yer açtı. İki eliyle vura vura kabarttığı minderi sırtıma yasladı. “Sen de iç yeğenim, emmin kurban olsun.” Dili dolanıyordu. Başımı sallayabildim sadece. Gündüz gözüyle ağzını açmaya erinen adamın çenesi gece boyunca hiç durmadı. Bakışları kadar ürkütücüydü hikâyelerinin garabeti. Kalkmaya davrandığım her seferde kolumdan çekip sedire yapıştırdı beni. Tuvaleti gelip ayaklandığında doğrulabildim ancak. O anda aklıma geldi. “Yarın akşam da sen bize gel istersen rakıya,” dedim gider ayak. “Sahi mi,” derken gözlerindeki ergen ışıltısının telaşından ürktüm, gecenin zifirinde çakmaklanan kedi gözüne benziyordu. Ayrılırken kucaklayıp öptü beni. Yanağıma bıraktığı ıslaklığı tişörtümün koluna kazırcasına sıyırarak defalarca sildim yol boyu. Platoya vardığımda kimseler yoktu ortalıkta. Karaltıların arasından silikçe seçilen sigara ışığına doğru ilerleyince Tolga’yı gördüm, bir tümseğin üstüne çökmüş bira içiyordu. Boş şişelerden halka yapmıştı çevresine, hüli muhtarınkinden beterdi. “İçince başka türlü bir adama dönüyor bu muhtar,” dedim. Anlamadı. “Bize ne ki hıyarın sarhoşluğundan?” “Yarın akşam rakıya çağırdım, kafayı bulunca çözeceğiz işi.” Planımı teferruatıyla anlattım. Aklına tam yatmamış görünse de, yüzüne sinsi bir tebessüm yayıldı. “Gelsin bakalım deyyus.” Ertesi gün çekim araları akşama hazırlanarak geçti. Mesai bitince masaları birleştirip mezelerle donattık. Sandalyeleri dizdik. Mangalı yaktık. Müzeyyen’i koyduk. Bildiğin seyyar meyhane kurup beklemeye başladık. Gün batarken göründü yolun başında. Fırlayıp karşıladık. Baş köşeye buyur ettik. Ben yanına oturdum. Bir süre, sorularıma tek kelimelik cevaplar dışında ağzından laf alamadım. Moralim bozulur gibiydi ki, boşalan kadehini uzattı. “Koy hele koy, bol koy yeğenim.” Son kadehte suya bir parmak pay ancak bıraktım. ”Çok iyi içiyorsun emmi,” dedikçe hepten gaza geldi. Hızını alamayıp "Ormancı"yı bile söyledi bet sesiyle. Şişe dibine yaklaşırken göz bebekleri kapanmaya hazır yaylanıyordu. Atlar koşturuyordu kafamın içinde, birini tutmaya çok yakındım. Konuyu açmak üzere iyice yanaştığımda yükselen alkol kokusu, üstüne dökülmüş gibi açık havada bile keskince duyuluyordu. “Emmi, şu bizim,” diyene kadar elini kaldırarak susturdu beni. Gevşek bir sırıtış oturdu ağzına. “Yeğenim, sen bu karıların hangisine vuruyorsun, de bakayım.” Sorarken utanır bir hali yoktu. Arkasından neyin geleceğini kestirebiliyordum ki, bekletmedi. “Atımı çekim için veririm ama anlarsın işte...” Lafı çevirene kadar akla karayı seçtim. Sızmak üzereyken omuzlayıp evine kadar sürüye sürüye götürdüm. Yol boyu dura dinlene kustu. Eve vardığımızda karısı bahçede, elinde telefon, şeker kırma oyununu oynuyordu. Bizi gördüğünde istifini bozmadan, “Şuraya deviriver,” dedi. Patates çuvalını getirdiğimde, evde tırnağını törpüler halde bulduğum temizlikçi Arife geldi aklıma. Muhtarı kameriyedeki sedire öylece yatırıp çıktım. Platoya döndüğümde Tolga daha ayaktaydı. Bildiği bir avuç küfürü peşpeşe sıraladı. Söylene söylene sızdık. Sabah vakitli ayılamadım. Kalktığımda çoktan uyanmıştı Tolga; yüzü beş karış, gözleri hâlâ çapaklı. Neyse ki yönetmen ortalıkta yoktu daha. “Bak atı bulamazsak bu herif bizi setten kovmakla bırakmaz,” dedi, “bir daha bu sektörde ekmek yedirmez.” Başımı salladım. Bir yol bulmalıydık. “Muhtarın karısını görseydin, bildiğin bıyıklı.” Güldü. “Adamlar bize bakınca nasıl bir hayat yaşadığımızı düşünüyordur acaba?” “Güzel kızlarla alem yapan ayyaş sinemacılar işte, hayat bize güzel.” “Ne demezsin!” “Şimdi ne yapacağız?” “Zurnaydı dün, dua et de akşamı unutmuş olsun.’’ En iyi ihtimale sığınarak nabız yoklamaya kahveye gittim her günkü saatimde. Muhtar renk vermedi hiç. Önceki gün kaldığımız yerden günlük elli kelimeye ayarlı rutin sohbetimizi yaptık yine. Bir çay içip ayrıldım. Döndükten sonra öbür sahneleri çektik akşama kadar. O gün muhtarın karısı bize zeytinyağlı yaprak sarması getirdi. Kadının halinden, getirdiği yemeği de kimse yemek istemedi önce. Ama artık tansiyonumuzun oynamaya başladığı dakikalarda tencereye nasıl yumulduysak birkaç dakika sonra dibindeki yağa ekmek içiyle şamandıra yapar haldeydik. Gün boyu çekimleri izledi kadın, gözbebekleri neredeyse oynamıyordu. Ekipten sadece asistanla diyaloğa giriyordu. Saatlerce oturdu. Ertesi gün ben kahvede kocasını gözlerken gene uğramış, bu sefer katmer yüklenip. Sonraki gün gene gelince Tolga, “Gönder şu kadını artık,” dedi, gözüyle yönetmeni işaret edip, “bir de buna sarmasın.” Kadın asistana bir şeyler soruyordu ki, yaklaştığımda sustu. Tam söze girecekken yüzüme bakıp, “Oğlan esaslı seviyor da...” dedi, “kızda yürek yok.” Boş boş baktım. “Filmi diyor,” dedi asistan. “Tersi olur halbuki genelde değil mi,” dedim gülerek. Gözlerini gözlerime dikti. Öyle çirkin mavi gözü ömrümde görmedim. “İstanbul’da olur o,” dedi. “Buraların imkânları kısıtlı.” Kalakaldım öylece bir an. O da. “Kaç zamanlık hasret, insan yavuklusunu görünce şöyle sıkı sıkı sarılmaz mı?” Gözü hâlâ üstümdeydi. Korktum kadının halinden. Setin etrafını boşaltma bahanesiyle göndermeye davrandığımda dilinin altında günlerdir zaptettiği baklayı da çıkardı. “İstiyorsanız ben atı size veririm, zaten at benim.” Yüzüme yayılmaya niyetlenen alık tebessüm, cümlenin gerisi gelince yerleşemeden dağıldı. “Beni de İstanbul’a götürürseniz.” Sesi tok, bakışları dik ve donuktu. Şoku atlatınca sordum. “Kimin kimsen var mı İstanbul’da?” “Olsa ne demeye size geleyim?” “Konuşuruz abla.” Gitti. Yönetmen, “Altı üstü bir at bulacaksınız onu da günlerdir beceremediniz,” diyerek noktayı koydu o akşam, topun ağzındaydık. Anlaşabilir, vazgeçebilir ya da kandırabilirdik. En kolayını seçtik. Yarım saate kalmadı kadın da göründü. Eli boştu bu sefer. “Tamam abla,” dedim, soru sormadı. Birbirini tanımayan iki insanın birbirine duyabileceği makul sınırda güvendiğine yordum. Ertesi gün aldık atı. Çocuklar da apar topar şehirden bir baytar ayarladı. Adam yaşını başını almışsa da hali tavrı pek güven vermiyordu, huzursuzduk. İlk iğneyi yaptığı anda korktuğumuz başımıza geldi. Can havliyle dizlerinin üstüne çöken hayvan, kendini sağa sola savurmaya başladı. Köylülerin de yardımıyla zor bela zaptettik. Epey zaman uğraştıktan sonra ikinci iğneyi yapabilen baytarın bile korkudan eli ayağı kesildi. Günlerdir at bulun diye yırtınan yönetmen, beceriksizliğimize vandallığı da ekledi. Zavallı at kan revan içinde yerde yatıyordu. Son nefesinde uzak çekim sahneyi tamamladık. Dönüş vaktiydi artık. Eşyaların yüklenmesi saatler sürdü. Kalkmak üzere teker döndüğünde pestil halde yayıldık Tolga’yla arka beşlinin iki yanına. Mola yerine kadar birbirini tanımayan iki yolcudan daha suskunduk. İner inmez sigara yaktı. İlk fırtın dumanı havanın nemine karışırken yüzünü de bulut gibi kapladı. “Yapılacak iş değil bu,” dedi, ‘’paramızı alabilsek bari...” “Gösterime bile girmezse şaşırma,” dedim.

***

Film hiçbir yerde gösterilmedi. Paramızın bir kısmını, onu da üç taksitte aldık. Koca setten mesleğe devam eden iki kişi yıllar sonra aynı harabelerde çekilecek bir film için yine köy yolundaydık. Saatlerdir gidiyorduk. Sonunda ana yoldan saptık. Bıraktığım günden beri sağlam bir asfalt görmediği belli kestirme yolun her tümseğinde, gözümün önünden bir türlü gitmeyen o son sahne de bizimle beraber zihnimde sallanıyordu.  Köyün tabelası göründüğünde, havanın ufuneti ağırlığıyla arabanın aralık camından içeriye süzüldü. Toprak yola saptıktan hemen sonra kahve de göründü az ileride. “Yavaşlasana,” dedim şoföre. Tam önünde durduk. Taraçadaki sedir zamana direnebildiği kadarıyla yerindeydi hâlâ. “Sevgi Emmi yok mu?” Gençten bir oğlan ortalığı toparlıyordu. “Gitti abi o.” “Nerede bulurum peki?” “Öyle değil abi, temelli gitti. Günahı boynuna, Parlament pavyondan bir karıyla.” Elindeki boşları içeriye taşıyordu, “Eyvallah,” dedim. Arabaya döndüğümüzü farkedince arkamızdan seslendi. “Bir çay içseydiniz abi.” “Daha buradayız, uğrarız sonra.” Çekim alanına doğru konvoy halinde devam ettik. Bir grup insan boş araziye seyyar kahve kurmuş bizi bekliyordu. Araçtan inerken biri ayaklandı. Yaklaştığında güçlükle çıkarabildim manifaturacıyı, Sevgi’nin yerine muhtar olmuş. Kahveden hayal meyal hatırladığım yüzlere, tüyü yeni çıkmış gençler eklenmişti. Yiyecek servisiyle ilgilenen kadınlardan biri çay uzattı, başımı çevirdiğimde çakmaklanan mavi gözlerinden tanıdım. Yüzümü dikkatle inceliyordu. “Hatırladın mı beni?”  Belli belirsiz gülümsedi. “Nasılsın?” “Aynı işte.” Ne benim muhtardan söz açmaya cesaretim vardı, ne de onun belli ki konuşmaya isteği. Öbür elinde tuttuğu peçeteye sarılı katmeri uzatırken, ‘’Konusu ne ki,’’ dedi. Ekipmanları indiriyordu çocuklar, bir gözü onlarda. “Antik kentin hikâyesini çekeceğiz,” dedim, “tehlikeli bir şey yok bu sefer.” Mahçuptum. Gözlerimi kaçırdığımı farkedince, “Allah’tan,” dedi, “nereden bileceksin ki...” Baytardan olduğunu ikimiz de biliyorduk. Başımı kaldırdım. Güneş tam tepemizdeydi. Kınalı saçlarının arasından görünen küllenmiş beyaz teller ışıkta parlıyordu, bakışları İstanbul’a gelmeye meylettiği günkü gibi hevesli. Boşalan çay bardağını uzattım. “Ziyade olsun.” Gidiyordu ki, bir şey unutmuş gibi döndü. “Öbür filmin tekerinden var mı burada şimdi?” Anlamadım önce. Cd’yi sorduğuna sonradan uyandım. “Duruyor olabilir bilgisayarımda, bakarım.” “Niye oynatmadılarsa sanki,” dedi, “ne güzel filmdi, esaslı seviyordu oğlan.”

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kadınlardan Bilgece ve Hınzırca 20 SözOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

9 Mart 2025

Kısa Kısa Roma İmparatorluğu

Hazırlayan: Fulya KılınçarslanAntik Çağ’ın sonlarına doğru Batı’da, Akdeniz’in neredeyse tamamı Roma İmparatorluğu tarafından kontrol ediliyor ve o bölgede yaşayan topluluklar “Romalılaşma” olarak bilinen etkiyle yeniden biçimleniyordu. II. yüzyıla gelindiğinde bu geniş i..

Devamı..

Osmanlı Mutfağından Ramazan Şerbeti Ta..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024