Dört Uçuk Öykü
21 Aralık 2018 Öykü

Dört Uçuk Öykü


Twitter'da Paylaş
0

Çarşamba Yalnızlığı

Yıllar geçse de ben o yolda yürüyorum. Köprünün üstünde… Omzumdan kadife çanta sarkıyor. O çocuk aniden çantamı kapıp kaçıyor.

Ben öylece kalakalıyorum.

Karanlık bir yıldızım. O köprünün üstünde yeniden yeniden doğup dünyayı, özellikle de köprüyü karartıyorum.

Kadın omzunda çanta, geçmiş ve geleceğin kaynaştığı belirsizlikte yürüyor.

Belki 1 Mayıs alanında…

Ya da bir memur eyleminde…

Düşlerin ortasında derin bir kuyuya düşüyor.

Sonra çocuk tuhaf bir şakanın ortasındaymış gibi kadının çantasını çekiştiriyor. Kadın düşler kuyusuna daha rahat düşebilmek için çantayı bırakıyor. Kadının çantayı bırakışında, çocuğun kapıp kaçmasında dünyanın gidişini, değişimindeki durgunluğu kabulleniş görünüyor.

Köprüde her gün bir dakika duruyorum. Hayatımın en kötü şakasını anımsamaya çalışıyorum.

Kadife çantamın çekiştirildiği an mıydı o en kötü şaka anı?..

Yoksa Monmartre’da cüzdanımın hain ellere teslim olduğu an mı?..

Bir insan Paris’e niye gelir?..

“Hırsızlık yapmaya değil herhalde!..”

“?!..”

Ve Eyfel; o karanlık an için eğildi.

Monmartre…

Louvre…

D’orsay…

Simon mezarından çıkıp gülümsedi.

“Özgürlük anları dışında hiçbir şey umrumda değil,” dedi.

Seine köpürdü.

(Müzeleri kapladı.)

Notre Dame kilisesinin canavarları geceye dağıldı.

(Bütün dünya Paris’in önünde eğildi.)

Monmartre bahçelerinden birindeyim. Sağım solum, dört bir yanım heykel… Heykellerin kusursuzluğunda kaybolup kendi yalnızlığıma çekiliyorum. Heykellerin arasından genç, esmer bir kapkaççı koşarak geçiyor. (Kadife çantam elinde…)

“Ben nerdeyim, çantam gitti mi?..” diyorum.

Sonra birden çevre yolunun kenarında, bir tamirhanenin önünde bir adam çantamı uzatıyor.

“Abla, çantan burada,” diyor.

Beş altı adam bakıyor ve genci dövmeye başlıyorlar.

“N’olur yapmayın!” diye yalvarıyorum.

Tamirciler kapkaççı genci dövmeye devam ediyor.

“Yapmayın, yapmayın!”

“Bırak abla, bir temiz dövelim de aklı başına gelsin.”

Genç büzüşmüş, öylece duruyor. Yazgısına boyun eğmiş görünüyor.

“Niye yaptın?..”

“Zorladılar.”

“Yalan söyleme!”

Genç susuyor.

“Sakın acıma!” diyor polis amiri…

“Yoksa başkalarına da yapar.”

İçimdeki anne başkaldırıyor.

Polis amirinin tokadı çocuğun yanağında patlıyor.

“Yapmayın!” diyorum.

 Beni susturuyorlar.

“Gereksiz, budalaca bir merhamet!..”

Belki de öyle…

Sıkıntı dolu anlarda memurların getirdiği acı çayları içmekten başka çare yok.

“Abla, seni bir yerden tanıyor olabilir miyim?..” diyor genç polis…

“Olabilir,” diyorum.

“Toplumsal olaylara katılıyor musun?.. Mesela Cumartesi Anneleri’ne…”

“Cumartesi Anneleri’ne pek katılamadım ama pek çok mitinge katılmışlığım var,” diyorum meydan okurcasına…

“Mesela 1 Mayıs’a…”

Polis şaşkın susuyor.

Kapkaççı çocuğu yarım saat önce götürdüler.

Söz dönüp dolaşıp Cumartesi’ye geldi. Oysa bugün Çarşamba…

 

Çoban

Kavalımı yere bırakıp kaybolup giden koyunlarımı aramaya çıkıyorum. Her bir ağacın yaprağına, taşın altına bakıyorum. Yanımda zıp zıp zıplayan topa soruyorum. Hani onlar kaçmayacaktı, hani kavalımın sesi büyülüydü?..

“Budalaaaa!..” diyor cadı sesli top…

İşte o anda hiçbir nesneye güvenemeyeceğim bir diyarda olduğumu anlıyorum.

“Ne zaman vardık bu diyara?..” diyorum cadı sesli topa…

“Budalaaaa!..” diye yineliyor.

Gel zaman git zaman o topun sesine de kayıtsız kalmayı öğreniyorum. Kavalımda yeni nağmeler arıyorum. Bir gün sabaha karşı nihayet o nağmeyi bulduğumda top uzak yıldızlara doğru yola çıkıyor. Karşı dağın karanlığı birden açılıyor, acı bir meleme hızla yaklaşıyor. Gün aydınlandıkça ses yaklaşıyor. Ağacın altından çıkıp bakıyorum: Mor bir koyun, dağları, bulutları ardına almış, bana doğru koşuyor. Ellerimi uzatıp onu kucaklıyorum. Mor tüylerini, sürmeli gözlerini öpüyorum.

Mor koyun acı acı melemeye devam ediyor.

“Güzel koyunum! Mor’um!” diye bağıra çağıra okşuyorum.

O da bağırıyor. Sonra birden sakinliyor. Gözümün bebeğinde ne gördüyse, dalgın dalgın meliyor.

Yıllar yıllar önce bu koca dağın meleyerek insanların üstüne yürüdüğü söylenir. Mor da belki o dağın bir parçasıdır, diye düşünüyorum. Mor’la bakışıyoruz. Sonra dönüp Kocadağ’a bakıyoruz.

 

Denize Gitmek

Hâlâ yıldız yağıyor muydu, merak ediyordum.

Annem öksürüyordu, bir türlü iyileşmemişti. Martılar çığlıklarıyla denize yakınlık derecemizi ölçüyor gibiydi.

“Sabah oldu mu?..”

“Oldu, tabii ki de oldu. Saat altı buçuk…”

“Ben onu mu soruyorum?..”

“Ne bileyim ben neyi sorduğunu?..”

“Sabah böyle mi başlar?..” diye bir soru atıyor ortaya birisi… Belki bir taş ya da bir yıldız…

Annemin öksürükleri yanıtlıyor.

“I-ıh, henüz sabah olmadı.”

Martı çığlıkları kesildi.

“Deniz nerde, uzakta mı yoksa?..”

Denizi hep yanı başında ister. Şimdi çam ağaçlarının altında yatan gamzeli arkadaşım gibi…

“Sabah da, deniz de çok yakın…”

İşte şimdi denize dönüştü, biraz da sabaha…

“Gitme zamanı…”

“Hep gidiyorsun, gitme artık…”

Elini uzatıyor, tuhaf bir gülücük…

“Hoşça kal!”

“Nereye?..”

“Denize…”

 

Uçuk Mavi

“N’oldu yahu?!” diyor.

“N’apıyoruz biz burada?..”

“Bilmem ki,” diyor arkadaşı…

“Öldük mü ne?..”

“Olur mu hiç?..”

“Niye olmasın?..”

Göğe bakıyor.

“Masmavi,” diyor.

“Uçuk mavi…”

“Ölmek için uygun bir gün sayılmaz.”

Böyle tatlı tatlı sohbet ediyorlar. İhsan bir bakıyor, sazı yanında…

“Sahi,” diyor.

“Gece içmiştik, buraya gelmişiz demek…”

Çevrelerine bir daha bakıyorlar: Mezarlıktalar.

“Biraz da ölüler için eğlenmişiz.”

“Onlar eğlendi mi, kim bilir…”

“Kızmıştır onlar bize…”

“Yoo, kızmadık,” diyor genç bir ses…

Dönüp bakıyorlar: 16-17 yaşlarında, rengârenk giysili bir delikanlı… İrkiliyorlar.

“Korkmayın canım, çok eğlendik dün akşam, birlikte dans ettik, halay bile çektik.”

“Sen niye hâlâ buradasın?..”

“Çünkü halaya doyamadım.”

İhsan sazının tellerine dokunuyor, gece boyunca çaldığı halaylardan birini çalmaya başlıyor. Çocuk saçlarını düzeltmeye çalışıyor. Razı titreye titreye ona eşlik etmeye hazırlanıyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR