Normal İnsanlar’ın yazarı, dördüncü romanında yeteneğini tam anlamıyla ortaya koyuyor ve keder içindeki iki kardeşin karmaşık aşk hayatlarını şefkatli ve eğlenceli bir hikâyeyle aktarıyor.
Sally Rooney’nin sadece İngiltere’de bir milyondan fazla satan kitabı Normal İnsanlar, yazarın gerilimli ve karmaşık ilişkileri keskin bir gözle aktaran, eşsiz bir yaratıcı olduğunu kanıtladı. Fakat buna rağmen kendi başarısından pek emin değil gibi görünüyor, son romanı Güzel Dünya Neredesin’de her zamanki üslubunu – adeta bunu ortaya koyan ilk kişi olmak istercesine – özbilincin bir garnitürü olarak sunuyordu.
Güzel Dünya Neredesin’denin aksine yeni romanın kendinden bu denli şüphe etmiyor ve dolayısıyla okurda daha ciddi bir metin okuyormuş izlenimi yaratıyor. Üstelik yalnızca daha ciddi değil, aynı zamanda kederin dengesizliklerine dair Rooney’nin şu ana kadar ortaya koyduğu en zengin, en mükemmel, hassas ve eğlenceli metin. Merkezinde uzun süreli arkadaşlıklar yerine birbirine rakip iki kardeş var ve bu da Rooney’e eğlenceli bir komedi yaratabilmek için başvurabileceği ortak bir geçmiş sunuyor.
Kitap 2022 yılında Dublin’de, yaz sonu başlayıp Noel’e kadar süren bir zaman aralığında geçiyor ve olay örgüsü, otuz iki yaşındaki avukat Peter ile yirmi iki yaşındaki satranç oyuncusu –ve ara sıra çalışan veri analisti– İvan’ın etrafında dönüyor. İvan’ın satranç müsabakalarındaki sıralaması o daha on yaşındayken kansere yakalanan ve yakın bir zamanda ölen babalarının sağlık durumu sebebiyle durağanlaşmıştır. Romandaki olaylarsa İvan’ın satranca dönmek üzere katıldığı bir müsabakayı kazanması ve hemen ardından mekânın otuz altı yaşındaki yöneticisi Margaret ile sevişmesiyle başlar. İvan’ın o esnada bilmediği gerçek, Margaret’in alkolik bir adamla evli olduğudur.

Peter’in aşk hayatıysa daha karmaşıktır. Hâlâ üniversiteden münazara arkadaşı, edebiyat alanında akademisyen Sylvia ile sık sık aynı yatağı paylaşmaktadır ama ruh ikizi oldukları aşikâr olsa da ayrılırlar. Ayrılmalarının sebebi Sylvia’nın geçirdiği bir trafik kazası neticesinde tedavi edilemeyen ağrılar çekmeye başlaması ve bu ağrıların da aralarındaki cinsel ilişkiyi imkânsız hale getirmesiyken bu durum duygusuz bir ciddiyetle ele alınır. Peter Sylvia’dan ayrıldıktan sonra İvan ile hemen hemen aynı yaşlardaki Naomi ile birlikte olmaya başlar. Kısa bir süre içinde evsiz kalacak olan Naomi bir öğrencidir ve geçimini uyuşturucu satıp Peter’den aldığı ufak tefek yardımlarla sürdürür ki, bu da her ikisinin birden Naomi’nin yataktaki uysallığının bir hayatta kalma stratejisi olup olmadığını sorgulamasına sebep olur.
Rooney, ana karakterler içinde yalnızca Naomi’nin bakış açısından yazmıyor; telaşsız paragraflar İvan, Margaret ve Peter’in iç dünyaları arasında geçiş yaparken James Joyce’un üslubunu andıran bir düşünce ve konuşma akışı, bu bölümlerde kendini sorunsuz bir biçimde ortaya koyuyor. Peter’in aşırı içki tükettikleri bir gecede her iki sevgilisini yan yana görüp kendinden geçtiği şu paragrafa bir bakın: “Muhtemelen susuz kaldı, diyor Naomi. Sanki gerçekten de hiç su içmiyormuşsun gibi. Sık sık bayılıp kalmamana şaşırdım. Sesinin yönünden onun masa oturduğunu anlıyor ama bulunduğu yerden yalnızca tavanı ve duvarın bir kısmını görebiliyor. Aynı zamanda çay kaşığının şıngırtısını da duyuyor. Bilmiyorum, diyor Sylvia. Bizi birlikte aynı odada gördüğü için olabilir.”
Rooney’nin, bu cam kadar sade üslup dolayısıyla aşağılanmaktan ne denli nefret ettiğini düşünmenize sebep olsa da, romandaki dilin basitliğine kısa sürede alışıyorsunuz (tam da odağın bu sefer iki kardeş üzerinde olmasının sizi Intermezzo’yu –önceki romanlarda olduğu gibi– kodlanmış bir otobiyografi olarak sözdizimsel analize tabi tutmaktan alıkoyması gibi.) Üstelik kitapta hangi kısımların Wittgenstein, Hamlet, Henry James, Ulysses gibi yazarların kitaplarından alınmış satırlarla yeniden tasarlandığına dair bir ek bile var. Rooney burada, kendi karakterlerini hani neredeyse kapalı devre bir televizyondan izlediğini düşündüren Güzel Dünya Neredesin’denin aksine, kendi yeteneklerini bütünüyle ortaya koyuyor: daha fazla karakter, daha fazla karmaşa, daha fazla yaşam.
Rooney’nin muzipliği doğuştan: Peter’den ayrılan Naomi’nin gidecek başka hiçbir yeri yoktur, anneleri bakımını üstlenmekten sıkıldığı için İvan’ın köpeğinin de. Fakat babalarının Kildare’deki evi hâlâ boştur… Rooney, bu gerçekleşmeyi bekleyen toplanma konusunda cimrilik etmez. Tıpkı Peter’in, kardeşi ona Margaret’ten bahsettiğinde takındığı küçümseyici tavırdaki kötü niyet potansiyelinde cimrilik etmediği gibi. Bütün bunlar, özellikle de Peter’in yaş farkı bulunan ilişkiler konusundaki iki yüzlülüğü, İvan ile abisi arasındaki ömürlük husumeti ortaya çıkarır. Peter ve Sylvia arasındaki ilişkinin yeniden alevlenmesiyse Peter’i ancak votka ve Xanax’la ayakta durabilen ama buna rağmen duruşmalardan manşetlere konu olacak zaferlerle çıkan bir muamma haline getirir.

Rooney’i bu denli çekici kılan şeyse bir sahneye bağlı kalıp onu uzatması, sıklıkla da iki kişi arasındaki konuşmalara odaklanması – karakterlerin neredeyse her elli sayfada bir yatağa girdiğini düşünürsek odaklanılan tek şey konuşmalar değil elbet. Fakat olay örgüsündeki asıl dram, romanda anlatılanların öncesinden, hayatta ciddi anlamda değişiklik yaratan olayların baskısı altında gerçekleşen konuşmalardan geliyor. Bu olaylar arasında yalnızca Sylvia’nın geçirdiği kaza gibi büyük vakalar değil, kendisinden on yaş büyük abisi ağlamak için bir omuza ihtiyaç duyduğunda İvan’ın şaşkınlık içinde uzaklaşması gibi ufak tefek anlar da var. Okur sürekli farklı keder katmanlarının kendini açık ettiğini, gömülü acıların gün yüzüne çıktığını hissediyor ve bu da romanın, gerçek hayatın bir yansıması olarak algılanmasına sebep oluyor.
Kitapta her türden sevgiye yer var: Margaret ve arkadaşının limonata içerken anneleri hakkında dertleşmeleri, annesinin yanına dönen Peter’in kanepede oturup televizyon izlemesi, İvan’ın kendi köpeğinin sorumluluğunu üstlenmesi. Bunlar duygusal olduğu kadar da komik sahneler. Rooney’nin dünyayı kavrayışı, sizi o dünyanın gerçekliğine ikna eden küçük ama komik dokunuşlarla dolu.
Şu an yazdıkları daha iyi iş yapan başka romancı var mı bilmiyorum. Intermezzo’nun başarısıyla uzak yakın ilgisi yok ama romanın niçin Booker’a aday olmadığını hatta uzun listeye bile giremediğini sormamız gerek. Belki de sahip olduğu güç yüzünden bir çırpıda özetlenemiyordur – casusluk, uzak ya da kölelik değil ama “daha fazla hayat.” Her halükârda yedi yıl gibi kısa bir sürede dört kitap yazan Rooney, çoğu romancının başarabileceğinden çok daha kalıcı karakterler yarattı diyebiliriz. Üstelik daha kaç yaşında – 33 mü? Aman Tanrım.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






