Eksik
16 Ekim 2019 Öykü

Eksik


Twitter'da Paylaş
0

Nezir Dayı ne kadar olmaz dese de Münire Aba dediğini yaptı, oğlunu everdi. Bir haftadır içerdeydiler. Anası yemeklerini kapının önüne bırakıyor, oğlan boş tabakları tepsiye koyup gene aynı yere bırakıyordu. Köyde herkes konuşuyordu: sen bak şu Abdi’nin işine bir hafta, koca bir haftadır yataktan çıkmadı.

Sen bir de Abdi’ye sor bakalım yatağa girebilmiş miydi?

Karısını daha doğrusu şu anda yatakta sere serpe uyuyan kızı bir iki defa, o da uzaktan görmüştü, kız da onu o kadar.

Anam uygun görmüş almış, “Kızın kimi kimsesi yok, bize kız olur. Düşer günümüzde hem bize bakar, hem oğlana sahip çıkar” demişti. Demişti de bu beni daha ilk günden yataktan kovdu. Şunun güzelliğine baksana; kâğıt bezi gibi apak, ipek gibi yumuşak. Yalan ki köy kızı. Elleri, ayakları, yüzü gün görmemiş yerleri gibi yumuşak.”

Bu lafı bir defa babasından duymuştu. Hele o ayak bilekleri, ilk gördüğü andan beri vurulmuştu.

Düğün bitip gerdeğe girdiklerinde lambanın fitilini kısmak istemişti. Kız olmaz dedi. Neden karartacaksın? Gizli saklı neyimiz var, hadi sen de soyun demiş, başlamıştı soyunmaya. Halbuki anası yüz görümlüğü diye cebine altın koymuş, sıkıca tembihlemişti; odaya girince kızın duvağını açmadan bu altını boynuna asarsın diye. Kız, odaya girip duvağı başından çıkarıp bir köşeye savurunca eli cebinde kalakalmıştı.

Zilif, donuk donuk bakacağına sende soyunsana diyerek ceketin iki kolunu arkadan çekip almaya çalışınca, Abdi ceketle birlikte yere yuvarlandı. Neyse ki başını bir yere çarpmamıştı. Anası sık sık tembihlerdi: ”Aman oğlum başına dikkat et, bak sen küçükken beşikten düşüp başını çarptın da kırk gün yarı baygın tavana bakarak yattındı. Aman yavrum, Gülo Ebe başında okudu, üfledi, efsunlu suyla seni yıkadı da zor kendine geldin. Aman kafana dikkat et.” Düşerken anasının tembihleri aklına geldi.

Bu arada Zilif soyunmuş karşısında çırılçıplak duruyordu. Aynı koca tarladan çıkan mermer gömütün üstündeki Aba gibi. Kuzgun karası saçlarını açmış geniş, beyaz, yuvarlak omuzlarından aşağı salmıştı. Gerdanındaki damarın atışı ta burdan belli oluyor. Kar gibi göğüsleri inip kalkarken, memelerinin uçları böğürtlen gibi tanelenmiş pembeden kahverengiye dönmüştü. Ayva tüyleriyle kaplı karnından sımsıkı kalçalarına doğru ince bir hat. Karnından aşağı… Oraya bakamadı. Gözlerini dizlerinden aşağı indirdi. Ayak bileklerini o zaman fark etti. İnce, biçimli bilekleri vardı. Ayak parmakları o kadar güzel değildi ama o bilekler ve topuklar aklını başından almıştı.

Düştüğü yerden yavaşça uzandı, ayak bileklerini bir kuşu sever gibi okşamaya başladı. Zilif heyecanlandı. Oğlan hiç de dedikleri gibi değildi. Baksana, ayak bileğini okşayıp öpmek kimin aklına gelir. İçi hoşlukla doldu, içindeki pınarlar çağıldadı. O bileklerini yaladıkça, Zilif titredi, kasıldı, bacaklarından aşağı sıcak bir ıslaklık duydu. Abdi’yi omuzlarından tutup kendine doğru çekti. Abdi’nin ağzını çağıldayan çeşmeye dayadı. O ana kadar güzel bir rüya gören Abdi bir anda rüyadan uyandı. Bu kız ne edepsiz bir kızdı. Hem ıslak kıllar midesini bulandırmıştı. Zilif’i ittirdi. Boş bulunan kız az kalsın gürül gürül yanan teneke sobaya yapışacaktı. Salak, deyip Abdi’ye bir şamar patlattı. O andan beri Zilif yatakta, Abdi, sobanın yanındaki minderde kıvrılıp uyuyordu.

Münire Aba oğlunu evermiş, gerdeğe vermiş çok mutluydu. Her sabah bir hevesle erkenden kalıyor, ocakları tutuşturup, kazanlara sular koyuyor, yemekler hazırlayıp konu komşuya dağıtıyordu. Her gördüğüne anlata anlata bitiremiyordu. Abdim evlendi ya. Oğlumun adını çıkaranların ocakları sönsün, yurtları yuvaları dağılsın. Bak aslanım bir haftadır Zilif gelini yataktan dışarı adım attırmadı. Maşallah gelin kızıma da o da pek elli, etekli. İnşallah torunumu da kucağıma versin de siz o zaman görün. Yömsüz orospular, sakızınız nasıl boka düşecek daha siz duruuun. Münire Aba, yuva yapan sığırcık kuşu gibi ortalıkta ötüşüp durdukça Nezir Dayı daha çok susuyordu. “Deli karı, oğlanı everdin, elin öksüzüne kefil olup getirdin. Sen kendi başını bağlamaktan acizsin, bir de gelin başı bağladın. Duyanda oğlan var sanır. Hey yarabbi bakar kör bilirimde, bilir körde bizim avratmış. Bilir, bilir de niye bilmezden gelir. Sonumuz hayır olsun bakalım.” Nezir dayı bunları kimseye dememişti, diyememişti. Münire Aba bu işi aklına koyduğundan beri Nezir Dayının gözüne uyku girmedi. Uykusuz gecelerde en yakın arkadaşı tütün tabakası oldu.

Güz, ara ara kışa göz kırpar olmuş, hava iyice ayazlamıştı. Koç ayının üçüydü. Abdi odadan çıktı. Gözleri şişmiş, yerde uyumaktan her yanı tutulmuştu. Üzerindeki kıyafetler bir haftadır değişmediğinden, çula dönmüştü. Anası demeseydi Abdi’nin odadan çıkmayı akıl edeceği yoktu. Babası akşamdan anasına tembihlemiş, oğlana söyle yarın makta var, ormana gideceğiz, hazır olsun demişti de öyle çıkmıştı.

Hiçbir ölü mezarını kendisi kazmaz ama gelin görün ki bazıları ölmeden kazmayı kendi beline vurur, sonra da döne döne suçlu arar. Münire Aba, kazmayı kendi beline vurduğunu boş kapları kapı aralığından alırken fark etti. Gelin yatakta boylu boyunca belden yukarısı çıplak uyuyor, oğlan odanın ortasında ipten düşmüş topaç gibi dolanıyordu. İlk gördüğünde fesuphanallah çekip sustu. İkinci gün, üçüncü gün, dört, beş derken işin aslını anlamak için kapıyı dinledi. Vakit daha gece yarısına varmadan odadan gelinin iniltileri geliyor, oğlanın sık sık nefes almaları hırıltıya dönüyordu. Bunları duydukça da aklı iyice karışmıştı. Abdi’ye bir kaç defa kapı arasından bir şey diyecek oldu, sonra vaz geçti. Gelinden çarşafı istedi kız duymazlıktan geldi. Olsun diyordu. Kime neymiş benim gelinimden, aslan oğlum… Sonrası? Sonrasını kendisi de söyleyemiyordu. Gerdeğin ertesi günü çarşafı alamayınca tavuğun canın almış o derdi def etmişti. Ne bilsin ki derdin büyüğü içerde.

Abdi sabah odadan çıkıp babasıyla gidince kaynanası odanın kapısını çaldı. Zilif, Abdi’nin gittiğini duymamıştı bile. Kapının tıkırtısını duyunca gerindi, yatağında uyuşuk uyuşuk döndü. Zilif kızım, güzel gelinim, ak gelinim, yavrum, uyandın mı? Kaynanasının sesini duyunca nedensiz telaşlandı, yataktan aşağıya atladı. Sonra kendi kendine, dur kız ne acelen var, eksik oğlana bakıcılık ettin yetmez mi, anası geldi diye kendini mi öldüreceksin. Gel anam gel, dedi gevik gevik ağzını oynatarak. Kaynanam gelmiş, diye içinden güldü. Ben de şimdi kalkmıştım. Abdi’yi uğurladım yatağı toplayacaktım seni bekledim dedi imalı imalı.

Münire Aba elleri koynunda bir taraftan gelini izliyor, bir taraftan da için için dövünüyordu. Vuy… vuy… vuy düşman başına, bu arsızı nereden bela ettim.

Gelin, yorganı kenara alıp çarşafı düzeltirken göstere göstere birkaç parça kadifeyi alıp geceliğin cebine soktu. Kaynanasına dönerek; anam bunlarsız da işin tadı çıkmıyor. Eee! sen yabancı mısın, oğlunu zaten biliyorsun. Sonra kaş altından kaynanasına bakıp işini yapmaya devam etti.

Münire Aba, hiçbir şey olmamış gibi; hadi benim güzel gelinim gel beraber bir şeyler yiyelim de işimize bakalım. Bak babanla kocan işe gittiler, onlar gelene kadar aş, ekmek döşürelim.

Zilif gelin elindeki örtüyü odanın ortasına savurup bir hışımla kaynanasının üzerine yürüdü. Ne işi be! Ben sana yanaşmamı geldim, işin varsa yap. Benim yemeğimi de odanın kapısına bırak. Abdi gelene kadar bir yere çıkmam.

Münire Aba, kapının sövesine sırtını verdi, daha geri gidemedi Kırk yıllık karıyım benim aklıma gelmeyen başıma geldi. Toprak kötülerin ölüsünün gözüne deyip eteklerini kuşağına sokup, dövüne dövüne uzaklaştı.

Nezir Dayı atları erkenden koşmuş ormana varmıştı. Abdi, babasının arkasından gidip ona yetişmiş arabanın yanı sıra yürüyordu. Nezir dayı gözünü atlardan ayırmadan, oğlum, nasılsın, diye sordu. Sorarken aslında içinde altı aydır biriktirdiği korkularını bir nefeste dışarı salmıştı.

İyim buba. Çok iyim. Zilif’im var ya daha iyiyim. Maktada guru odun kescez demi buba? Bunları söylerken gözü atların bileklerine takıldı. Anaaa atın bilekleri de çok ince, aynı Zilif’in bilekleri gibi Karısının topukları aklına geldi. Köydeki bütün kadınların, kızların topuklarını bileklerini bilirdi. Kimi kısa, kimi kalın. Topukları kara kara, çatlak çatlak. Oysa Zilif’inkiler ipek gibi yumuşak, beyaz yumurta gibi yuvarlaktı. İçi gıcıklandı. Sonra yediği tokat aklına gelince yüzü kızardı.

Nezir Dayı, oğlunun yarım ağız, bölük pörçük cevap verdikten sonra dalıp gitmesine önce içerledi, sonra garipsedi. Azıcık duraksadıktan sonra hay vah! diye yüksek sesle hayıflandı. Elini dizine vurup, hay vah ki hay vah. Yaktın biz deli karı, yaktın başımızı, yıktın ocağımızı.

Abdi babasının hayıflanmasına bir anlam veremedi. N’oldu buba? Aklına bi şey mi geldi?

Nezir Dayı, oğlundan yana dönüp, oğlum binsene şu arabaya.

Yok, buba böyle iyi, hem atlar yorulur. Baksana bilekleri nasıl ince, aynı Zilif’in ki gibi. Son dediğini fark edince utandı yere baktı.

Nezir Dayı atların dizginine asıldı, gel oğlum, gel… Arabaya bin yolumuz daha çok uzun, yorulursun, deyip Abdi’nin arabaya atladığını görünce kamçıyı şaklattı.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR