Yağmur. Elektrik direğinin altındayım. Islağım. Sigara içesim geliyor. Elimi cebime götürmeye kalmadan göğüs cebimde olduğunu ansıyorum paketin. Yakıyorum hemen. Çekiyorum bir iki nefes dolu dolu. Yağmur. Durmuş izliyorum. Beş yaşında falan olduğumu.
Bekir amcadan yumurta almaya gelmişim. Avucumda sımsıkı tuttuğum buruşuk kâğıt para. Mercimek kutularının, patates çuvallarının dizi dizi durduğu odada bahar sabahı kokusu var. Ya da şimdi burnuma öyle bir koku geliyor. Yağmur. Elimi cebime götürmeye kalmadan. Sigaram dudaklarımın arasında. Elim boşlukta kalakalıyor.
Sayıp sayıp koyuyor poşete yumurtaları itinayla Bekir amca. Tulumba tatlısı da pişirir miydi ne. Beni şöyle bir süzüyor. Ben de onu. Bir çorabı şalvarının paçasına tutunuyor, aceleyle abdest almış olmalı. “Kırmadan götürebilir misin,” diye soruyor sınayıcı bir havayla. “Elbette!” diyorum. Yoksa henüz öğrenmemiş miyim yumurta denen şeyin çok çabuk kırılabildiğini? Uzatıyor poşeti. “Hadi bakalım, dikkatli git!”
Kapıya yöneliyorum. Bir şey diyecek gibi hırlıyor, duruyorum. “Çük büyüdü mü,” diye soruyor. Çocuklara şaka yapmayı beceremeyen insanlardandı Bekir amca demek. Düşünüyorum, büyüdü mü? O yaşta düşünür mü ki bir oğlan çocuğu, çükünün büyüyüp büyümediğini? Ellerinin? Bacaklarının? Bir tırnaklarımı biliyorum, uzuyorlar, bir de saçlarımı. Ama ya çüküm? Altın dişi dahil dişlerini göstererek sırıtınca... Dönüp gidiyorum. Arkamdan tembihliyor: “Dikkatli götür! Kırma ha!”
Gözüm poşette yürüyorum. Şimdi olsa en fazla yüz adımda giderim Bekir amcalardan bizim eve. Ama beş yaşında falan olunca mesafeler farklı oluyor. Adım adım adım adım adım... Eve varıyorum.
Annem hemen davranıyor poşete. Teker teker çıkarıyor hepsini. Bakıyor. “Afferim oğluma benim! Hiçbirini de kırmamış!” Saçlarımı okşuyor. Tuhaf tuhaf bakıyorum anneme, neden kıracakmışım ki?
Ablam geliyor mutfağa, turşu kabını kafasına dikip içiyor. Bekliyorum, annem görevimin bittiğini söylesin de gideyim diye. Daha Sülo’yla bilek güreşi yapacağız incirin altında... Ablam göz kırpıyor bana, turşu suyu çenesinden süzülüyor. “Lan Burucelli, helal!” diyor. Demek, yumurta kırmamak büyük mesele!
Annem birkaç tane yumurtayı poşette bırakıyor. “Bunu Hamide yengene götür! Dikkatli ol!”
Çıkıyorum dışarıya. Elimde poşet. Yere sağlam sağlam basıyorum, dengemi tartarak. Pür dikkat. Bir aferini de Hamide yengemden alırım, Nurettin amcamdan, Selim’den, Zeliha ve Aslı ablalardan... Yürürken öylesine bir düş kuruyorum, herkes sokağa çıkmış da beni izliyormuş. Bakalım götürebilecek mi merakıyla, işte şimdi kıracak hepsini kaygısıyla... Korkmayın, korkmayın ben bu yumurtaları serçeparmağımla bile götürürüm...
Sakalımı kaşıyorum. Yağmur. İzliyorum. Ötede amcamların eski evi. Artık Selim’le ablamın o ev. Kapıyı çalsam? İçeri girsem? Olur mu? Yeğenim yine berbat eder mi sessizliğimi? “Dayı, yine evden mi attılar seni,” diye sorar mı? O sormasa bile, kimse bir şey sormasa bile, bu ıslak halimi, çürümüş ağaç yüzümü görmezden gelseler bile... Selim’den para isteyecek cesareti bulur muyum bir kez daha? Dönüp gideyim en iyisi Nihatların yanına.
Uzaklaşıyorum.
Adım adım adım adım... Dudağımdaki sigarayı unutup elimi cebime daldırıyorum. Parmaklarıma vıcık vıcık bir şey bulaşıyor. Kırık dökük kabuklar yapışıyor. Yağmur. Terler süzülüyor şakaklarımdan.






