Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

13 Temmuz 2013

Söyleşi

Ergün Gündüz: “Edebiyatla çizerlerin buluştuğu gün…”

Turgut Çeviker

Paylaş

38

0


Çizgiyle yazıyı estetik düzeyde birleştiren, bugün öncelikle sanatsal bir yaratım biçimi olarak değerlendirilen resimli romanın ülkemizdeki en önemli yaratıcılarından biri Ergün Gündüz. Ergün Gündüz hem kendi çizgi dünyasını, hem de resimli roman dünyasının sorunlarını ve geleceğini anlattı.
Turgut Çeviker: Hıbır sanırım en son dergi, HBR’nin devamı. Hıbır’dan sonra nasıl bir çalışma düzeni kurdunuz, bununla başlamak istiyorum. Ergün Gündüz: Ben 1976’da, on altı yaşındayken mizahla buluştum. Oğuz Aral’la tanıştım, Gırgır’da çalışmaya başladım. 2001 sıralarında, krizden sonra da dergiciliği tamamen kapadım. 1976’dan 2000’lere kadar Gırgır’da haftalık 500.000 gibi yüksek tirajların içinde bulundum. Kapaklarını çizdim, romanlar çizdim. Daha sonra oradan ayrılıp Hıbır dergisini kurduk, yine haftalık iki yüz, iki yüz elli bin tirajlarla gittik. Şimdi böyle bakınca, bu alandaki en yüksek yerlere defalarca çıkıp oralarda beslenmiş insanlarız. Sonra tabii aşağıları da görmeye başladık. Hatta gerçekleri gördük, aşağılar o kadar da tehlikeli değilmiş. Biz korkardık, iki yüzden aşağı indi mi, battık falan sanırdık. Halbuki otuzların, kırkların da olduğunu öğrenmiş olduk. Şimdi bu süreçte binlerce kapak, yüzlerce roman gibi çizimler yapmak bir süre sonra tekrarları başlatıyor insanda, aynı şeyleri bir daha, bir daha yapmak gibi. Ülke de öyle zaten, olaylar da hep aynı, sadece portreleri değişiyor. Uzun süre değişmeyen portreleri bile var. Ben de kendimi sanatçı ruhlu görüyorum. Güzel Sanatlar’ın resim bölümünü bitirdim. Grafiğe, heykele de yakınlığım var, sinemaya, resimli romana, illüstrasyona da... Kendimi tekrar etmek yerine, karikatürden sıyrılıp daha çok öbür alanlarımı ortaya çıkarmaktan yana oldum. Onun için o günlerden bugünlere, geçen beş yıl içinde de, daha çok bu yönde hizmet verdim. : Yani çizgi roman, illüstrasyon, çizgi film, reklam alanlarında çalışıyorsunuz. Peki çizgi romanlarınız kitap olarak yayımlandı mı? EG: Evet. Yüzyıllık Gölgeler kitabım Epsilon’dan yayımlandı. : Burada da yayımlama imkânlarıyla ilgili sorunlar var. Belli bir periyotla çizgi roman çizip yayımlama düzeni kurabildiniz mi? EG: Açıkçası kuramadım, ama kuramamamın nedenleri var. O kadar kolay değil bu. Bir çizgi romancı, iki günde, bir renkli sayfa tamamlar, ideal olan budur. Eğer kitap düşünülüyorsa, en ince roman yaklaşık yetmiş, yetmiş beş sayfadan oluşur. Bu da, başka bir iş yapmayıp sadece çizgi roman çizdiğiniz düşünülürse, ayda on beş sayfaya denk düşüyor. İş güç, demek ki ayda on sayfa eder neredeyse. O zaman altı, yedi ayda biter bir kitabın çizimi. Bu süre içinde sizin de beslenmeniz gerekiyor. Ya yayıncı size bir miktar para vermiş olacak, siz o parayla altı yedi ay geçineceksiniz, ya da birikmiş paranız olacak, bu işi de rahat rahat yapacaksınız. Onun için bizde bu sistem çok uygun değil, sizi kilitliyor. Batı’da adamın daha önce yaptığı romanı, İtalya’da, Almanya’da da yayımlanıyor, oralardan telifleri geliyor. Yaptığı iş, birkaç kez para kazandırıyor ona, o da yeni kitaplarıyla uğraşıyor. : Türkiye’deki sinemacının ya da romancının içinde bulunduğu çıkmaz, çizgi roman için de geçerli. Buna rağmen çizgi romanla uğraşılıyor ama… EG: Uğraşılıyor tabii, biraz da gönül bağı var. Benim Fransızlarla, daha doğrusu Fransızların benimle iyi ilişkileri oldu. Dışarıdan yabancıları kolay kolay alan bir ülke olmamasına rağmen, bana karşı iyi davrandılar, sevdiler beni, imkânlarını da açtılar. Yeni bir kitap hazırlıyorum şimdi. Orada çizgi romancıların yaptığı gezi kitapları var, bunu ben de çok seviyorum ve yapıyorum da, Casterman yayıneviyle. Geziyorlar, mesela on beş gün bir şehre gidip, o şehri çiziyor çizer, notlarını alıyor, dönüyor. Bu kitaplar çok popüler oldu, yılda elli iki tane çizgiyle gezi kitabı basılıyor. Elli iki kitap az değil. Böyle bir çizgi dünyası kuruluyor. Biz normal resimli roman kitabı bile yapamıyoruz elli iki tane. : Bu bir kronik gibi de. EG: Evet, kâşifler kendi not defterlerini doldurur ya, biraz onun tadı var bu işlerde. Ben de İstanbul’u yaptım böyle; hatta Anadolu’yu, bütün Türkiye’yi böyle çizgiyle gezmek istiyorum. Orada başkalarının yaptığı İstanbullar da var, Türkiye’de satılmıyor. Casterman benimle çok yakından ilgilendi, benden bir roman istediler, o sırada hastalanınca ara verdim, sonra tekrar  Efsun diye bir romana başladım, Fransa’ya hazırlıyorum. Efsun, bir Türk kızı. Güney Amerika’da geçen bölümleri var. Biraz solculukla da ilgili. : Oradaki toplumsal hareketler filan mı? EG: Hikâye geriye dönüşlerle de anlatılıyor. Kızın babası bizim darbeler zamanında, ki o dönemi anlatan çizgiler de var, Türkiye’den kaçıyor, Yunan Adaları’ndan Avrupa’ya geçiyor; sosyalist, devrimciliğe inanan bir adam. Bir Fransız kadınla tanışıyor, o da aynı fikirlere sahip; sonra Güney Amerika’daki mücadeleye katılmaya karar veriyorlar, oradaki kamplara gidiyorlar. Orada yaşarlarken aslında her şeyin kendi içinde bir oyun olduğunu görüyorlar. İnanıyorlar ama işin içinde herkesin bir oyunu var. Kampta çocukları oluyor, sonra anne de ölüyor, baba da. Sonra kız sert bir tetikçi gibi, profesyonel devrimci oluyor. Yolu bizim bu taraflara da düşecek, gidecek gelecek... Böyle bir konu. ergungunduzicsayfa2.jpg : Sizin genel eğilimleriniz nelerdir, nasıl konuları çizmek sizi daha çok çekiyor? EG: Ben heyecan seviyorum. Heyecan derken, aksiyondan çok, psikolojik heyecanlar daha etkileyici benim için. Çizgimi daha önce Gırgır’larda çizdiğim gibi yapmak istemiyorum açıkçası; şimdi daha gerçekçi, inandırıcı. Osmanlı 3003 diye bir projem de var. Bilimkurgu. Star Wars’a benziyor biraz. Yola çıkma hikâyesi; çok eskiden beri var bu proje, Allah’tan bunu ispatlayacak şahitlerim de var. Birinci Dünya Savaşı olmasaydı, Osmanlı devam etseydi ve geleceğe gelseydi ne olurdu, gibi bir konusu var. Burada kültür ile teknolojinin buluşmasıyla çok enteresan görüntüler çıkıyor. Heyecan burada yatıyor aslında benim çizimlerimde. Ben mesela kadın figürleri çizmekten çok büyük bir zevk duyarım. Seksilik önemli ama seksilik sadece kadın için değil; şehir de seksi olabilir, makineler de seksi olabilir. İzlediğim filmler de öyle, mesela bir filmden haz duyuyorsam içinde o yatıyor. Son bir film vardı, Angelina Jolie de oynuyor, Wanted adında. Bu sene vizyona girdi. Mesela o filmi ben büyük bir heyecanla izledim, muazzam bir filmdi. Yönetmen Timur Bekmambetov bence dünyanın en iyi yönetmeni. : Edebiyatla nasıl bir ilişkiniz var, hangi yazarları beğenerek okuyorsunuz, sizi besleyen kaynaklar neler? EG: Ben Yüzyıllık Gölgeler’de resimli romana edebiyatı sokma örneği gerçekleştirdim. Konuşma balonu yok, anlatım diliyle resmi birleştirdik. Bu aslında edebiyata en çok yaklaşan çizgi roman kitabı. Ben o dili de seviyorum. : Yani edebiyatla ciddi bir ilişkiniz var. Çizgi roman da, sinema da edebiyatla ilişki içinde olmalı, olmazsa hiçbir şey yapılamaz. EG: (Pierre) Christin diye bir yazar vardır, Fransız çizgi romancı. : Enki Bilal’le beraber çalışıyorlardı değil mi... EG: Beraber gelmişlerdi. O zaman tanıştım onlarla. Aynı şeyi sormuştuk, çizgi romanın geleceği nedir diye. Demişti ki: Edebiyatçılarla çizerlerin buluştukları gün çizgi roman kurtulur. Ve bütün dünyada genelde bu sorun oluyor. Herkes birbirini küçümsüyor, oysaki sinemanın da edebiyatçılarla buluşması çok önemli. Bana yavaş yavaş o tarafa doğru bir yanaşma oluyormuş gibi geliyor. İnşallah çok uzamaz. Çünkü iyi çizerler oluyor, iyi öyküler olmuyor; iyi öyküler oluyor, çizgisiz kalıyor. Belki de insanları okumaya çekecek şey, biraz görüntü, biraz görsellik. İyi bir yazarın iyi bir çizerle buluşması, yapıtı herhalde daha geniş kitlelere ulaştırır, diye düşünüyorum. : Doğru. Ben de bir süre Yeşilçam’da çalıştım ve orada okumuş birkaç arkadaş bir araya gelince hep şöyle derdik: Türk sineması edebiyatı keşfettiğinde yeni bir dönem başlayacak. Yılmaz Güney’in başarısında edebiyatçı yanının önemi yadsınamaz. Hikâyeci özelliği olmasaydı, öyle bir sinemacı olamayabilirdi. EG: Eğer kendisini bu alanda geliştirmek istiyorsa, sadece resimli romancının değil, ressamın da edebiyata yakın olması, sinemayı, edebiyatı çok iyi izlemesi gerekir. Duygusal bir bağ kuracak ki, onu çizgiyle yansıtacak. Bizde çizgi romancılar kendilerini bilgili sanıyor ama öyle değil. Çoğu yetersiz bence. Çok güzel kitaplar hazırlıyorsunuz ama çoğumuzun o sırada mesela dünya politikasını ne kadar bildiğimiz tartışılır. Ama içgüdüsel olarak doğru şeyler yapıyoruz. Geriye dönüp baktığım zaman görüyorum ki, çoğumuz kenar mahallelerden, orta sınıf ailelerden geliyoruz. Az önce geldiğimiz noktaya bağlandığımız zaman; mutlaka olması gereken şey iyi edebiyat, iyi okumak, iyi incelemek, iyi algılamak, iyi anlamak. : Çizgi romancının, sinemacının, şairin edebiyatla ilişkisi olmalı. Çünkü edebiyat bir görme biçimidir. Asittir yani. Asit deler bir yeri, değil mi? Ulaşmak isteriz. Okuduğumuz da beynimizin delinmemiş bakir yerlerini ortaya çıkarır. Göze yansıyanı görme ve ifade etme gücü kazandırır. Ne kadar çok metin okursak, o kadar çok sözcük sahibi oluruz. Bunu sık sık yaparsak, o sözcükler yer eder belleğimizde. Şiir, hikâye, roman gibi değişik sanat dallarına duyduğumuz ilgi sıradanlığın dışına çıktığında, biz hangi işi yapıyorsak, daha iyi yapacağızdır o işi. Dolayısıyla hikâye anlatan bir sanatçının edebiyatla ilişkisinin güçlü olması yaptığı işi de besleyecek, ona kendi metinlerini yaratma imkânı sağlayacaktır. EG: Çok doğru. fiimdi bu tabii biraz da gelişmeyle oluyor. Mesela ben son dönemlerde daha çok yazı yazmaya başladım. Hani bir ressam, bir çizer olarak yazı bize çok uzaktır ya, mektup bile yazamazdım, sıkılırdım. Resimli mektup yapardım ama yazıyı içimde yaşasam bile bileğimde uygulamazdım. fiimdi o başladı. Çizgi roman kitapları artık edebiyat kadar değerli. Edebiyata çok yakın yazarlar çıkıyor içinden. Çok etkileyiciler. Travmalardan, psikolojik problemlerden, iç dünyadan yakalamaya çalışıyorlar insanları. Ucuz hikâyeler bitti artık. Batman’i bile yeniden yaratıp, travmalarını ortaya çıkarıyorlar. Son Batman filmindeki kahramanın kendini sorgulaması, Joker’in mutsuz bir ailesinin olması, sırf ailesine tepkisinden dolayı gülen bir yüz yapması gibi. Aslında sokaktaki herkesin yaşadığı problemlerin yansıması bunlar. Ağır şeyler yapıyorlar, Spawn kötü bir karakter ama hâlâ temiz bir ruhu var, kötüyle iyi arasında gidip gelir. : Bir de şu var: bizde dizi filme ilgi çok fazla ya, ben mesela birkaç tanesini izliyorum, çok beğendiklerimin senaryosuna baktığımda Nilgün Öneş, Ayfer Tunç adlarını görüyorum. Yani edebiyatçı, hikâye yazan insanlar. Öyle güzel diyaloglar olabiliyor ki, hayran kalıyorum. Nasıl harcanıyor bunlar dizilerde, bir romanda ya da hikâyede yer alabilecek diyaloglar görüyorum. Demek ki bir ilgi alanı, o alana hizmet veren başkahramanların, baş kişilerin, yani sinemaysa yönetmenin seviyesiyle de ilgili sonuçlar doğuruyor. Bu önemli. Siz ne kadar iyi metinlerle çalışırsanız, o zaman... EG: Yaratıcılık daha da artıyor, o kesin. Mesela bundan zevk alan kitleler oluşmaya başladı, bu benim hoşuma gidiyor, bunlar yayılıyor diye. Biz ebcet hikâyesi yapmıştık burada. Osmanlı gizli matematiği, ebcet. Yüzyıllık Gölgeler’de var. Bölümlerin ebcetteki matematik karşılığı var. 190 uykusuz demek mesela, hesaplanmıştır bunlar. Bunu dışında kitabın sonunda ebcetle ilgili bir bölüm var. Boğaziçi Üniversitesi’nde bir profesörün evine gittik, sabahladık, çalıştık, bunları çözmeye çalıştık. : Aşağı yukarı iyi bir çizgi roman altı, yedi aydan önce tamamlanamaz, dediniz. Bunun karşılığını almak, bizde neredeyse olanaksız. Bu yüzden de mi çizgi roman bizim ülkemizde fazla gelişmiyor, çizgi romancıların sayısı çoğalmıyor? EG: Evet, bu yüzden olma olasılığı yüksek, ben küsüp bırakanları biliyorum. Yapamadılar ve başka alanlara kaydılar. Çünkü bu iş zaman ve sabır gerektiriyor. Mizah dergileri bir gecede hazırlanan yayınlar değil, emek istiyor. Bakın burada minyatür çizdim. Ama bu minyatürü çizerken, bir sürü minyatür karıştırıyorum, doğru minyatürü yapmak için. Minyatür de minyatür olmalı. Altın yaldız varaklar kullandım, bir minyatür sanatçısı gibi davrandım. Burada yayınevlerinde de problem var. Onlar yabancı metinlerin teliflerini daha ucuz paralara alabiliyor. Ama bir çizerin sayfa başına hesabı var. Black Cat diye bir Fransız çizgi romanı var. Kediler, hayvanlar... Elbise giyiyorlar, normal insan gibiler ama kesitleri hayvan. Biri kaplan, biri kedi, biri timsah... Üç kitabı yapıldı bugüne kadar. Yıllık cirosu on milyon euro bu romanların. Bu on milyon euro’nun içinde heykelleri de var. Avrupa’da bir kültür oluşmuş: insanlar bu tür objeleri taşımanın ya da hediye etmenin ne kadar büyük bir haz olduğunu biliyor. Onlarla yaşıyorlar. İstanbul’da senede bir kitap fuarı oluyor, bilemedin iki tane. Onda da çizgi romana ilgi gösterilmiyor. Ama dediğim gibi, Fransa’da sadece çizgi romana ayrılan elli iki tane fuar var. Orada bu buluşma hemen hemen gerçekleşmiş. : Sözü kent kültürüne getirelim. Bir çizgi romancının yaşadığı kent, aslında onun evi gibi olur. Aslında bütün sanatlar için geçerli bu, ressam için de. Ama çizgi romancı için kent ne anlama gelir? Sizin özel bir ilginiz de var İstanbul’a karşı. EG: Evet, yaşadığım yerlere karşı bir ilgim var. Aslında çizgi roman, kendisi bir kent kültürüdür. Bütün çizgi romanlar büyük şehirlerde oluşmuştur. Tokyo’da milyonlarca satılıyor. Paris’te, İrlanda’da, New York’ta, Londra’da, Madrid’de, hep merkezlerdedir. Merkezler için de bir iletişim kaynağıdır, o onu okur, öbürüne verir, sonra onunkini sen alırsın, bir takas döner. Sonuçta kent geliştikçe, çizgi roman da onun paralelinde gelişiyor. Buraya bakınca, bir çizer olarak kendi şehrimi düşününce, tabii ki İstanbul çok güzel bir şehir. Ben de romanlarımda, çok ayrıntıcı bir çizer olduğum için, hep İstanbul’un güzel görüntülerini çiziyorum. Çatıları, mahalle aralarından görünen denizi, bulutları, evleri çizmek bana haz veriyor. Birçok çizgi romanımda kullanmışımdır. Öbür arkadaşlarımda da bende de çatı çizme zevki çok fazladır. Şehir mutlaka çok etkili. : Hiç uyumadan İstanbul’u gezip dolaşma, keşfetme girişimleriniz oldu mu? Yani bütün saatlerini göreyim, İstanbul’da gün nasıl doğuyor, ilk vapur nasıl yanaşıyor diye... EG: Bir gün karar verip sabahtan akşama kadar böyle bir şey yapmış olmasam bile, ergenlik çağımdan bu yana İstanbul’un her saatine bir şekilde şahit oldum. Cağaloğlu’ndaki dergide çalışırken, kışın gecenin bir yarısı, Cağaloğlu yokuşundan aşağı iniyorum, kar yağıyor, sadece elektrik lambasının altındaki küçük alanda kar tanecikleri görünüyor, her taraf karanlık, benden başka kimse yok, yürüyerek, nefes nefese saat birdeki son vapura yetişmeye çalışıyorum. Araba bile yok. Eski Amerikan dolmuşları vardı o zaman, ‘78 yılı falan. Dolmuş geldi yanıma, “Nereye gidiyorsun,” diyor; “Ben Karaköy’e gideceğim ama binemem herhalde, param yetmeyecek,” diyorum; “Ölecek misin oğlum, atla,” diyor. Vapura yetişiyorum. Sabaha karşı her mevsim, doğan güneşler... Bazen Karaköy’den vapura biniyorum, sonra bir uyanıyorum Karaköy’deyim. Gitmişim, geri gelmişim. Neler yaşanıyor. Ta Karadeniz’in girişindeki küçük bir barakadan, adalardaki en hoş evlere kadar geziyorum şehri. : Amerika, çizgi romanlarıyla, Superman, Batman gibi, âdeta bir kent mitolojisi yarattı. Kent kültürünün bir ürünü çizgi roman, o da yetmiyor, kendi efsanelerini yaratıyor. Bizim kültürümüz çeşitli nedenlerle çizgi romanın ortaya çıkmasına neden olamıyor ama yine bu konuda tutkuyla çalışan insanlar var. Mesela sen bizim kültürümüzle, hikâyelerimizle, Binbir Gece’ye, Dede Korkut’a kadar gidebilirsin.  Amerikalıların bakışıyla ya da yaratma güdüsüyle böyle bir şey yapılabilir mi? Niçin çizgi romanın efsaneleşebilecek tiplemelerini yaratamıyoruz? EG: Bu, çok özel bir konu gerçekten. Bu konuda hem çizerlerin kafasının gelişmesi hem de uyanmaları gerekiyor. Toplum olarak Amerikan filmleriyle beynimiz yıkanıyor, televizyonlarda da aynı biçimde. Yalnızca orada olduğunu sanıyoruz. Problem burada başlıyor. : Oysaki bizde de cinler periler var. EG: İçerideki odada zamanında çizilmiş cinler var, minyatür sanatıyla. Emin olun bunlar Avrupa’daki fantastik dünyadan, mesela  Yüzüklerin Efendisi’nden on kat daha değerli. Ejderha kültürü vardır Avrupa’da, ki orada böyle bir kültürün olması mümkün değil, Asya’dan almışlar. Beşiktaş’taki Deniz Müzesi’ne gidin, Osmanlı gemilerinin üstünde bile ejderha süsü göreceksiniz. Bugün biz kalkıp yapsak, Çin gibi yapmışsın, derler, çünkü kendimizi tanımıyoruz. Biliyorsunuz Amerikan karakterleri, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Amerika’nın dünyaya jandarma olma kararı verilince, Amerika tarafından kendi gücünü göstermek için yaratılmıştır. Savaşta, ticarette kullanıyorlar. Ispanağın az satıldığı zaman hemen çizgi filmine yatırım yapılıyor, demir var gibi yalanlar da söyleniyor; Temel Reis ile ıspanak satışları artırılıyor. Özellikle Amerika’da çizgi bir biçimde hep kullanmış. Buggs Bunny de aynı biçimde, havuç için yapılmış. : Ergün Gündüz’ün kendisiyle özdeşleşen bir kahramanı var mı? Bir resimli romancıda en çok aranan özelliklerden biri bu... EG: Hasan & Ergün diye bir sayfamız vardı. Orada genellikle kendimi anlatmaya çalışıyordum, kendimi çizmiş bile sayılırım. Ama çizerlerin yüzde yüzü yarattıkları karakterlerde kendileriyle buluşur. Mesela Suat Yalaz. Karaoğlan, Suat Ağbi’nin aynısıdır. Benzer ya da benzemez, ama Karaoğlan, odur. Bilal’inki de öyledir. Çünkü insan en iyi kendini tanır ve kendini anlatmak ister. fiöyle bir şey vardı; Comés diye bir çizer var, onun bir tiplemesi var, adı Ergün, noktalı Ergün, Ergün l’errant. fiimdi bu Ergün çizgi roman kahramanı ve dili Fransızca. Tarihi bir karakterdir, bilimkurgu içinde yaşar. O kadar benzetirim ki kendime. Fransa’ya gittiğimiz zaman, 2001’de sergimiz vardı, ben Ergün isimli bir çizerim ya, ta Belçika’dan bir aile geldi. Adam, “Ben bu isimde birinin olduğuna inanamıyordum,” dedi. Hani onun kahramanı ya, benimle tanışmaya gelmişler. Batman diye biri var gibi. Onunla böyle bir yakınlık kurmuştum. Onun dışında ben kahramanlardan çok, bir maceralık hikâyeyi daha çok seviyorum. Fransızlar daha çok yapıyor bunu. : Peki, doğrudan ekranda mı çalışıyorsunuz? EG: Hayır, elle çalışıyorum ama ekrandan da her zaman faydalanıyorum. Ben sinemacı gibi bakmayı severim. Bu yanım romanlarımda oldukça fazladır. : Çizgi roman ve sinema bence aynı şey. EG: Evet, doğru. Eskiden sinemada yapılamayan çizgi romanda yapılırdı. Çünkü teknik olarak mümkün değildi. Çizgi romanda her şey uçardı. Ama şimdi sinema hepsini yapıyor. : Sinema çizgi romanın elinden birçok şey aldı. Bu yüzden çizgi roman başka bir şey mi yapmalı aynı zamanda, bu çizgi roman için bir sorun mu? Dünyadaki en belirgin çizgi roman yaratıcıları bunun dışında yeni bir içerik ve anlatım şekliyle ilgililer mi, nasıl bir fark yaratmayı düşünüyorlar? EG: Etrafta yapılanlara baktığınız zaman, ortaya şu gerçek çıkıyor; mesela Japonya’da ayda bir milyonun üzerinde çizgi roman dergisi satılıyor. İşten çıkıp, metroda falan okuyorlar ve bunların büyük bir çoğunluğu seks fantezileri, sapıklık üzerine kurulu. Genç kızlar, liseli kızlar bilmemneler. Demek ki var olan bu sorunlrını kitaplarla çözmeye çalışıyorlar, toplumsal olarak. Hiçbir şekilde de yasak değil. Ama Japonların muazzam çizgi filmleri var ve edebiyat kadar değerli. Hiç Miyazaki izlediniz mi, bilmiyorum, ben onun sergisini de gezmiştim. Japon çizgi filmleri kalite olarak normal sinema filminden yirmi kat daha değerli. Çizgi kitabı filme taşıyorlar artık ve hâlâ sinemanın yapamayacağı bir kalitede devam ediyorlar. : Çizgi romanda mizah ne kadar kullandığın bir öğe? EG: Zamanında yaptığım bütün çizgi romanlar öyleydi. fiimdi daha çok dramatik yaklaşmayı seviyorum. Psikolojik, insancıl bir hesaplaşma, sözcükler de dahil, çizimlerin içinde. O hoşuma gidiyor, hem dili, hem çizgisi. Sözgelimi Osmanlı 3003 adlı projemde yeniçeri havada uçan motorla gidiyor, şimşekler çakıyor. Bir yandan dış ses gibi bir üst yazı var. Yeniçeri hesaplaşma içinde; Sultan’a içinden cevaplar veriyor, yüzüne söyleyemediklerini içinden geçiriyor. O yazıları oraya koyarken bile heyecan duyuyorum, bir de çizdiğimi düşünün. Ortada bir sürü şey var, biraz Yüzüklerin Efendisi gibi, hem fantastik, hem bilimkurgu, hem edebiyat... İyi bir çalışma ama uzun sürecek. : Uzunçarşılı’yı okumalısınız. O püskülüne kadar anlatır. EG: Çok kısa ve güzel bir hikâye vardır, Puslu Kıtalar Atlası’nda. O sırada Osmanlı nasıl görülüyormuş diye, yabancı kaynaklara da bakıyorum. Bulmak da kolay değil. Tuğralar, amblemler, işaretler... Bizdeki kadar dövmeli insan yokmuş, bugün dövmeliye yabancı gözüyle bakılıyor. Küpeliler kaynıyor, oysa bugün küpelilere Batı’dan mı aldın deniyor, halbuki senin padişahın takmış; orada küpe takan padişah var mı? Çok özel kıyafetler. Star Wars Ortaçağı anlatır, kılık kıyafetleriyle de. Ben de dedim ki, niye biz kendimizi anlatmayalım. Bir bilimkurgu anlatım tarzıyla. : Tarantino’yu beğeniyor musunuz? Ya da hangi sinemacıları beğeniyorsunuz? EG: Tarantino’nun şöyle bir yanı var. Çok fazla bayıldığım, hayran olduğum biri değil ama çizgi romana faydası olan bir adam. O çizgi dünyayı kendi popülerlik yapısıyla beraber sinemaya yansıtıyor ve bunu da özellikle bastıra bastıra gösteriyor. Bu yüzden bize bir faydası var, yani bizim yolumuzda giden bir adam. Ama o da Doğu’dan, Japon kültüründen etkileniyor. Hatta onları yapmaya çalışıyor ve desteklediği insanlar var. Çinli yönetmenler ve bazı Japonlar, bana göre Batılılardan çok daha ileri artık. Japon yönetmenlerin yükselişi boşuna değil yani, sonra İranlılar, Asyalılar. Bunlar teknolojiyle de buluşunca daha da ileri gittiler. : Sinemada adam film yapıyor, satamıyor, pazarlama gücü olması lazım. Şimdi reklam ajansı var, para kazanıyor, film yapıyor, bir uluslararası ilişkiler sistemi kurabiliyor. Yabancı dil, ilişkiler, festivaller... Yani bunlar küçük bir çantayla ya da küçük bir ofisle olacak işler değil. O yüzden de yeni şirketler oluşamıyor. Yaratıcı adam parasız. Çizgi roman için de böyle. İspanyollar Turhan Selçuk’tan Abdülcanbaz’ı istedi. Bir türlü İspanyolcaya çevirip yollayamadı. O kadar zor değil ama 50’lerde ya da 60’larda. EG: Abdülcanbaz’ın orijinali satıldı, bütün yayın hakları satıldı. Ben şahsen oradaydım. İyi bir paraya gitti aslında. Yaklaşık sekiz yüz milyara gitti o defterler. O kadar rakam içinde sekiz yüz büyük bir rakam değil, ama o sekiz yüzü şu an verecek kimse yok. : Orijinaliyle birlikte yayın hakları da, her şey dahil. Satın alan Osman Bey’le birlikte bir iş yapacağız şimdi: Bir karikatür müzesi. Kendisi Abdülcanbaz müzesi yapmak istiyordu, ben de, o özel bir karikatür müzesi olabilir, dedim. Öncelikle de ben bir karikatür müzesi hayal ediyordum sanal olarak, şimdi onun için ilk raporu hazırlayacağım. Peki Gırgır ve karikatürcülük serüveninize baktığınız zaman, neler yaptınız ve size ne kaldı? EG: Kendime dönüp baktığımda, çok işler yapmışım, birçok arkadaşım gibi. Bir sürü renkli, sıcak, yoğun portreler, karikatürler, çizgi romanlar... hepsinin de içi dolu dolu. İyi ki de yapmışım, iyi ki de yaptırtacak bir dergi olmuş. Çünkü bizler istediğimiz kadar yetenekli olalım, bir sebebimiz olmadığı sürece yapmayız, bitmez bu projeler. Ama bazen sabaha yetişmesi lazım dendiği için birçok şey yapılıyor ve üretiliyor. İyi ki de olmuş. Bana birçok şey kazandırdı hayatla ilgili. Bir kere şunu öğrendim: mutlaka işimi yaparım. Dergicilikte işlerin mutlaka yetiştirilmesi gereken bir saat olması, gebersem de, ölsem de, uykusuz da kalsam bu işi bitirmem gereken saatte bitiririm demeyi öğretiyor bize. Bu karikatür süreci daha çok dergicilik alanında bir disiplin kazandırdı bana... Ama bizler çok garibiz, çünkü yeteneklerimizin farkında olamamışız, hani iyi yaptığımızı zannediyoruz. Ama Batı yüzünden oluşmuş bir kompleksten dolayı, hep sanıyoruz ki, bizden daha iyileri var. Bu yüzden kendi içimizde kalıyoruz. Ben ne zaman yurt dışına gittim, Floransa’da, Paris’te sergilerim oldu, New York’a gittim, bunu o zaman anladım. New York’ta bir gece galerileri gezdim ve sonra çıkınca o kadar büyük bir yüreklilikle havaya doğru, “Ben bunların hepsinden iyiyim,” dedim. O kadar mutlu oldum ki, bunu içten söyleyebildim. Sonra ilerledim, baktım top oynuyorlardı, “Ben topta da bunlardan iyiyim,” dedim. Bütün hikâye buna inanmak. Ben de o zaman, “Ben Osmanlı’yı da Star Wars gibi anlatırım,” diyorum. Bunu anlatırken de diyorlar ki; duvarlar örerler önüne engeller koyarlar. Aslında koymuyorlar, sadece biz yapıyoruz, engelleri kendimiz koyuyoruz. : Bir karikatür kitabınız var... EG: Bir kitabım var ama benden yaklaşık elli kitap daha çıkar, çünkü sadece yaptığım dergi kapaklarından birçok kitap çıkar. İçlerinde politika da var, magazin de var, sinema da var... ama bunların hepsi ayrı bir iş. İllüstrasyonlarımdan bir kitap yapmak istiyorum. Skeçlerim var, onlardan bir şeyler olsun istiyorum. Burada küçük defterlerim var. Bu defterlerimin basılması lazım aslında. Bu tür defterlerin alıcısı da çok var dışarıda, eminim buralarda da olacaktır. Belki de bütün bu konuştuklarımın özünden çıkabilecek en doğru şey; edebiyatçılarla çizerlerin, edebiyatçılarla sinemacıların buluşması gerektiği. Mutlaka buluşmaları gerekiyor, güzel şeyler için, çok güzel şeyler için hatta. Mutlaka bir gün buluşacaktır ama ne ka dar çabuk olursa o kadar iyi olur.

2009

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

“Mario” ve “The Sims” Müziklerini Dinl..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

M. H. Jensen

14 Temmuz 2025

Thomas Mann'ın Katedralleri

Avrupa’nın en büyük yazarlarından Thomas Mann bundan tam tamına 150 yıl önce doğdu ve edebi biçim arayışından geriye devasa bir miras bıraktı. James Joyce, Marcel Proust, Virginia Woolf, Franz Kafka… Bütün bu Avrupalı modernist yazarlar arasında muhtemelen Thomas Mann kada..

Devamı..

Kelimelerin Gücü ve Labirentin Sırları

Adalet Çavdar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024