İşte yine birlikte, şehrin dışında bir yerlerde...
Keşmekeşten uzak, doğaya yakın olmak, zamanın çirkin tabiatını toprağa dokunarak atlatmak hoşuna gidiyor; belli ki onu sakinleştiriyor. Bu kaçamaklarla sanki ruhu evcilleşiyor.
Uzun ve düz, ağaçlıklı ve loş, temiz ve nizami ve mis gibi kokan bir yoldan sakince ilerliyorduk. Müthiş bir şarkının her notasında, gördüğümüz ve kokladığımız her ânı tüm hücrelerimize sakince yerleştiriyorduk ki, şehre geri döndüğümüzde kullanabilmek üzere güzel şeyler dolsun tenimizin (ruhumuzun) altı. Gayet keyifli bir yolculuk, benim için de, onun için de...
Tam kusursuz bir huşuyla süzülüyorduk ki görüş alanımıza, karşı şeritten başka bir araç girdi. Tedirgin oldum, çünkü pikabım hassas bir nekâhat döneminde. Geçmişte yaşadıklarını hatırlatacak uyaranlara karşı, şehirdeki halinden daha savunmasız oluyor taşrada. Gerginliğimi ona hissettirmeden direksiyonda ritim tutmaya ve şarkıya eşlik etmeye başladım, pikabımı sakin tutabilmek ve dikkatini şarkıya odaklamak için. Çünkü zaten nefis bir şarkı...
Karşıdan gelen araç da sabit hızda; belli ki onlar da yoldan oldukça haz duyuyor. Bu umut verici; yapmaları gereken tek şey, pikabımda şüphe ve kaygı uyandırmadan yanımızdan süzülüp geçmeleri. Ve işte neredeyse yan yana geldik sayılır. Tam geçeceklerken, kısacık bir an küçük bir patlama oldu, ses aracın altından geldi ve geldiği gibi yankılanarak bu toprak yolda yok oldu gitti. Kahretsin, arabanın egzozu! Halbuki karşıdan oldukça bakımlı görünüyordu. Beni hayalkırıklığına uğrattı bu ortalama sedan. Elbette ki her sıradanlık, daima içinde bir huzursuzluk riski taşır. İşte şimdi de milyonuncu kez kanıtlandı bu.
Ve o sıradan sedan, egzozu patladıktan sonra yine aynı umarsız huşuyla arkamızdan uzaklaşıp gitti. Ama biz aynı huşuyla yolumuza devam edemiyoruz. Çünkü pikabım patlama yüzünden durdu. Öyle, bir anda donup kaldı. Durmadan sadece milisaniye önce tüm göstergeleri tavan yaptı, durduğu anda tüm değerleri tabii ki sıfırlandı.
Muhtemelen geldiği savaştaki korkunç patlamaları hatırladı yine. Onunla aynı özellikteki diğer pikapları, şuursuz sürücüleri ve hepsinin patlayışlarını hatırladı. Patlama sırasının ne zaman kendisine geleceğini korkuyla beklediği o uzun ve soğuk geceleri hatırladı. Sıradan bir sedanın sıradan egzoz patlaması deyip geçemiyoruz işte. Şimdi o yemyeşil, loş yolda, pikabımın sakinleşmesini ve her şeyin aslında yolunda olduğunu anlamasını bekliyorum, sabırla.
Belki de hiç almamalıydım kuzenimden bu pikabı. Hasan savaş bölgesinde iş yapıyorken radikal bir örgüt tarafından esir alınmıştı. Bir gece cesaretini toplamış, fırsatı yakalamış ve en doğru anda bu pikabı çalıp esirlerin tutulduğu kamptan kaçabilmişti. Çaldığı bu pikap, savaş bölgesinin sarp coğrafi koşullarında Hasan’ı hayatta tutabilmiş, muhtemelen bir gösteri halinde iletişim ağlarına sızacak bir infazdan kurtarmış ve onu güvenli topraklara kaçırmayı başarmıştı.
Hasan da bu cesur pikapla sağ salim eve döndükten sonra batan işini yeniden ayağa kaldırmaya girişti. Ailece ona destek olduk, maddi manevi. Ben de Hasan’ın pikabını, onu kurtaran bu aracı satın almaya karar verdim. Zaten bir araba bakıyordum o sıralar. Belki aklımdaki şey bir pikap değildi evet, ama bu araç çağımızın en vahşi ve ilkel savaşını görmüştü ve kabul edelim bu çok havalıydı. İlerde koleksiyonluk değeri bile olabilirdi.
Ancak işler hiç de planladığım gibi gitmedi. Pikap sorunluydu. Randımanı yüksekti, herhangi bir teknik arızası da yoktu. Ancak travmatikti; otomatik bir araç bakınırken geldiğim nokta işte bu. Ani seslerde, korna seslerinde bile stop edebilen, hatta zaman zaman motoru yakarcasına hararet yapan hassas bir mekanizma. Kasasına fazla yük bindirsem, onları bomba sanıp daha ben binmeden kaçabilir, trafik kurallarını çölün derinliklerine gömercesine.
Bir metropolde yaşıyorsanız iyi bir araca ihtiyaç duyarsınız, ama travmatik bir tanesiyle Orta Doğu’nun sarp ruh halini şehrin göbeğine taşımış olursunuz. Ben de bunu yapmayı seçtim, galiba onu sevdim.
Sabırla şehirdeki yoğun ve kaotik trafiğe alıştırmaya çalıştım onu. Her yere onunla gittim ki olabildiğince fazla cadde ve sokak tanısın. Her defasında kendisini daha rahat ve güvende hissetmeye başladı. O da çok çaba sarf etti, kendini alışmaya zorladı, yaşadığı bu yeni ve görece güvenli dünyayı anlamaya çalıştı.
Onunla şehir dışına çıkıp doğa gezintileri de yapıyoruz. Şehirde gösterdiği efor sonrasında dinlenmesi ve sakin günler geçirmesi ikimize de iyi geliyor, bunu hak ediyoruz. Yaşadığım ve bazen de bıktığım bu coğrafyayı onunla yeniden ve farklı bir açıdan keşfediyor, doğanın ruhani meziyetlerini de yeniden hatırlıyorum.
İlerleme kaydettik, evet. Ama yine de şu an olduğu gibi aksaklıklar da var. Doğada kendini daha güvende hisseden pikabım, burada karşılaştığı herhangi bir negatif uyaran karşısında, beklenmedikliğin verdiği panikle, şehirde olduğundan daha büyük tepkiler veriyor. Oysa ki şehirde karşılaştığı egzoz patlamalarının kendisine yönelik bir tehdit olmadığının farkında.
Bir süre daha sabırla beklerim direksiyon başında. Etraftaki kuş sesleri, yaprak hışırtıları ve cırcır böceklerinin şarkıları kesinlikle bize yardımcı oluyor. Onlar sayesinde pikabımın kendine gelmesi beklediğimden daha kısa sürüyor. Hah, işte göstergelere enerji geldi bile ve yolun tatlı loşluğunda farlar göz kırpıyor.
“Merak etme, iyisin” diye mırıldanıyorum ve pikabı çalıştırıyorum, tekrar yoldayız. Birkaç dakika sakince ilerledikten sonra yolun ortasında durmuş başka bir pikapla karşılaşıyoruz. Benim pikabımın neredeyse aynısı ve o da sebepsizce yolun ortasında aniden durmuş. Direksiyondaki kadın ellilerinde, zayıfça ve çaresiz. Biz kadınlar ve pikaplarımız...
Araca iyice yaklaştığımızda camı açıp kadınla konuşmayı planlıyordum ki pikabım benden önce davrandı ve diğer pikaba farlarıyla göz kırptı; akabinde o da benim pikaba...
Kadın benden de şaşkın. Pikaplarımız camlarını kendiliklerinden açtılar, onlar hakkında konuşabilelim diye... “Savaştan, değil mi?” dedi kadın ve ben de başımı salladım şefkat dolu bakışlarla... Benimki göz kırptıktan ve cesaret verdikten sonra, biz pikaplarımızın hatırına konuşurken kadının pikabı da kendini toparlıyor gibi, göstergelerine enerji geldi bile...
Bu orta yaşlı kadınla aynı kaderi paylaşıyorduk, besbelli. Savaş gazisi pikaplarımızla terapi niyetine bir doğa gezisi ve ikisinin de aklını alan sedansı bir egzoz patlaması... Neyse ki pikaplarımız yan yanayken kendilerini daha iyi hissediyor. Biz de onlara uyduk ve iki kadın yine onların hatırına arka arkaya yola koyulduk doğanın kalbine doğru. Oldukça güçlü araçlar her ikisi de, cesaretliler de aslında. Patikaları, çukurları, gölcükleri, kayaları ve rampaları ustalıkla aşıyorlar, onların iyiliğini isteyen bu iki kadını bir longoza kadar taşıdılar. Yolun sonunda hepimiz biraz yorgunuz. Bu kez kendi isteğimizle duruyoruz, dinlenmek için.
“Doktorum” dedi kadın. “Savaştaki çocuklara yardım etmek için oraya gitmiştim. Çocuk savaşçılardan oluşan radikal bir örgüt beni kaçırdı, yaralı teröristleri tedavi etmem için. Yaptım. Minnet duydular ve bana bu pikabı verdiler. Hiçbir şey düşünmeden ülkeye geri döndüm. Savaşta kimse masum değil” diye bitirdi lafını, dolu dolu gözleriyle. Şimdi o da, savaşta türlü rezilliklere alet olmuş, ama kendisini savaştan kaçırmış bu pikabı rehabilite etmeye çalışıyor, muhtemelen bir de kendisini... Evet, savaşta hiç kimse masum değil, ama eninde sonunda tedavi edilebilir.
Longozun ilham veren manzarasına karşı, pikaplarımızın huzur içinde ve kuş cıvıltıları arasında iyileştiklerini hissederek ben de kendi hikayemi anlattım, Hasan’ı ve pikabımı. Travmatik ruh haliyle nasıl başa çıkmaya çalıştığımızı ve şehre uyum sağlaması için ona nasıl yardımcı olduğumu. Anlattıklarım kadını sevindirdi. Yaşadığımız şeyin bir çıkmaz olmadığını içten içe biliyor olmalı zaten. Böylesine tuhaf ve kırılgan araçlara alışmak çok zor, evet. Ama aynı zamanda şanslıyız, canı metal/mazot sanılan yaratıkların en özel ve hassas taraflarına şahit oluyoruz.
Gece olduğunda herkes kendi pikabıyla (insanıyla) uyudu. Sabah yine sonsuz bir tazelik ve ferahlık kucakladı hepimizi.
Tekrar gezintiye çıktık, pikaplar ve kadınlar... Küçük bir şelalenin yakınına kadar gelebildik. Bidonlara doldurduğumuz buz gibi dağ suyuyla pikaplarımızı üstlerinde tozdan (ve ruhlarındaki korkulardan) arındırmaya çalışıyoruz. Bu, doktor kadının fikri. Her inanışta böyle bir arınma ritüeli var madem, biz de doğanın kalbinde iyi hissediyoruz madem, belki pikaplarımızı arındıracak kaynak da buradadır, bu buz gibi sularda...
Ve şehre dönüş yolu... Doktor kadın ve pikabıyla aynı şehrin aynı yakasında yaşıyormuşuz. Komşu semtler, komşu kaderler... Şehre yaklaştıkça yollardaki trafik de artıyor; hafta sonunu ruhunu arındırmak ve sinirlerini gevşetmek için bir fırsat görüp doğaya kaçışmış binlerce şehirlinin dönüşüyle yollar hüzünlü bir hareketlenmeye şahit oluyor. Şehre dönmek zorunda oluşun dramatik burukluğu herkesi esir almış. Yanımızdan geçen arabalardaki yüzlerdeki hüzün aşikâr. Evet, dünyanın en mutsuz üçüncü ülkesi olabiliriz ama bu tenekeler nehrinde, kendinden ve enerjisinden memnun iki kadın ve iki pikap var. İşte şehri ayakta tutan bunun gibi istisnai vakalar.
Doğadan dönüş keşmekeşi şehre girdikten sonra da sürüyor. İte kaka, saatler sonra anca köprüye kadar gelebildi iki kadın, pikaplarıyla. Altından, milyonlarca insanı taşımanın verdiği vakur ağırlıkla arkaik sular akan bu köprünün üzerinden, arka arkaya, ağır ağır ilerliyorlar kendi semtlerine doğru. Her iki kadın ve tabii ki pikapları, karşı şeritten ağır ağır onlara yaklaşmakta olan üçüncü bir pikabı şaşkınlıkla fark ediyor. Kadınların araçlarının neredeyse aynısı. Direksiyonda genç bir adam var, soğuk ve sabit bakışlarıyla boşluğa kilitlenmiş. Dudaklarında tuhaf bir sırıtış. Kadınlara aşina gelen bir tekinsizlik var bu gülüşte. Direksiyonları sımsıkı kavrayan, gözlerini karşı şeritteki boş bakışlardan ayıramayan kadınlar. Oysa pikaplar, onlar çok yakından tanıyor, kimsenin masum olamayacağı bir dünyayı yıkmak isteyen bu teslimiyeti, adanmışlığın güçlendirdiği intikam hissini...
Ya köprüdeki diğer araçlar? Doğadan kopup kendini apartman dairelerine atmanın peşinde olanlar? Yaklaşmakta olan sonu fark etmeyen herkes kendi hikayesini sürdürme derdinde. O yana bakmadıkları için göremiyorlar evcil olanların tedirginliğini. Her şey sadece birkaç saniye sürmeli. Acıtan alevler ya da metaller değil, boşluğa takılmış sabit bakışlar olmalı. Her şey içine içine patlarken, köprü yok olup silinirken kadınlar anlamalı, pikaplar teselli olmalı.
Başlıktaki fotoğraf: Zekeriya Şen






