Cümlelerin taşıdığı anlam o kadar ağır ki okurken altında eziliyor insan.
Yazar Figen Alkaç’ın son öykü kitabı Israrı Kanadında, Doğan Kitap Yayınevi tarafından okuyucuyla buluşan ve 2018 yılında Fakir Baykurt Öykü Ödülüne layık görülen anlamlı bir eser. On farklı öyküden oluşan bu eserde; ortak olan acılar, kederler ve kırgınlıklar var. Daha ilk öyküde fark ettiğimiz o yurtsuzluk, kimsesizlik hissi son öyküye kadar bırakmıyor peşimizi. Her kahraman farklı şekilde etkileniyor bu ait olamama durumundan. Kendilerini anlatırken, laf arasında yakaladığımız travmalar ve anlaşılmasın diye verdiği onca çaba daha da öne çıkarıyor o travmayı. Tüm kahramanlar bir nevi işkence ediyor kendine. Hiç suçları yokken yaşadıkları şeyler yüzünden cezalandırıyorlar kendilerini. Belki de bundandır; ama emin olamıyorum, tüm anlatıcıların erkek olması şaşırtmıştı beni. Çünkü erkek (kalıplaşmış ve çok önyargılı bir düşünce!) kötü gidişata daha çabuk dur diyebilir gibi geliyor. Klasik olacak ama duygusal ve bir yere ait olmaya en çok kadın ihtiyaç duyar gibi hissediyorum. Üzerine tekrar düşündüğüm kahramanlar erkek olsa da, onlara belki kadın ruhu üflemiştir yazar. Erkek kahramanlarının bu denli kırılgan olmaları da bu yüzdendir. Belki ruhları bedenlerine ait değildir.
Figen Alkaç’ın öykülerindeki gizem dikkat çekici... Hem başında hem sonunda merak uyandıran, cevaplanmayan onlarca soru bırakıyorlar ardında. Çünkü kahramanların sadece bir anlarına tanıklık ediyoruz, ya da bu kadarına izin veriyorlar. Genellikle travmalardan çok sonra; acı, keder ve kırgınlıkla yaşamaya çalıştıkları sıradan bir günü anlatıyorlar. Hepsinde fark edilen o kenarda, köşede kalmışlık; o görünmezliğin verdiği acı ve o yurtsuzluğa -kendimce- çözüm bulmak için her kahramandan bahsetmek istiyorum… Ve bunu sadece öyküdeki kahramanlar için yapmıyorum. Kendi hayatımdaki görünmezleri fark ediyorum… Haftalardır ısrarla selam verdiğim ve bana sadece başını sallamakla yetinen fırıncıyı düşünüyorum mesela… Acaba büyük müydü onun da ustasının elleri? Ya da, sürekli parkta gördüğüm; iki dirhem bir çekirdek amca neyi bekliyor acaba? Devamlı problem çıkaran öğrencimin amacı da yalnızca ben buradayım demek mi? Tahammülümün arttığını hissediyorum. Her davranışın ardına gizlenen keder ve kırgınlıkları düşünüyorum. Kuyucu Balo’nun da dediği gibi “Her insan hata yapar, dalar. Haksız mıyım? Sonuçta sen fark etmesen de bazı şeylere sebep olursun yahut olmazsın ama üstüne kalır.” Keşke kendi de inanabilseydi bu söylediklerine; o zaman Süphan’ın aşağılamalarına boyun eğmezdi belki. Ya da yalnızlıktan ve çekmecesindeki emanetin ağırlığından boğulan Kemal; öyle bir yalnızlık ki, çevresindeki her şey canlı, rüzgâr, sokak hatta içtiği çay bile hepsinin söyleyecek sözleri, onlara yüklenen anlamları var... Bütün öykülerinde yer vermiş buna yazar ama Seveni ölmüş sokak’da daha canlı her şey. “Bildiklerinden korkan bir Kemal’im ben akıntının insafına kalmayı seçen. Geçmiş ile insanın arasındaki korku hiç eksilmez,” demişti Bihan. “Geçmiş aklanmış bile olsa”yı da eklemişti. Aklamaya çalışmadan peşine düştüğüm geçmiş ve yüzümü çevirdiğim tüm yollar ve kapılar lal. Arkası sırlı ama suskun. İlk ve son seveni ölmüş birçok sokaktan geçtiğim için mi böyleyim? Yoksa geçen onca zaman ve gidilen yoldan sonra elim dolu dönerim de bu yükü kaldıramam diye korktuğumdan mı? Yoksa emaneti benden sonra kime bırakacağımı bilmediğimden mi?” Kendilerini böyle ağır cümlelerle tanımlıyor kahramanlar. Çektikleri acı her kelimede çarpıyor okuyucunun gözüne. Rahman mesela, galiba en çok üzüldüklerimden oldu o. “Çok konuşanları sevmem. Anton çocukluk arkadaşım, gevezedir ama çok cesurdur. Ona kızamam, ayaklarım daha da büyümesin diye bana sürekli dar ayakkabılar giydiren anneme de. Alışkanlık işte, her defasında kendime kızsam da hala dar ayakkabılar giyerim. Kendimi bildim bileli ayaklarım nasırlıdır. Her adımda yeniden yaralarım onları. Sadece nasırımı huzursuz etme şansım oldu çünkü. Garip bir haz bu. Yürürken canım çok acıdığında bana küfreden çocukları getiririm aklıma. Her adımda onlara acı çektirdiğimi düşünür rahatlarım. Daha bir hızlı yürürüm inadına. Nasırım gibiyim bende; hem huzursuz edenim hem de olan. Yaşamak dediğin başka nedir ki zaten. İnadına, olabildiğince inadına. Çaresiz kaldığında sadece başını eğip yumruklarını sıkarak. Öyle bir sıkmak ki tırnaklarının gazabına uğrayan sellurkaları kanlar içinde bırakma pahasına. Ve inadına.”
Cümlelerin taşıdığı anlam o kadar ağır ki okurken altında eziliyor insan. Böyle olmamalı diyorsunuz, benzetmemeli insan kendini huzursuz bir nasıra. “Çocukken adım, kardeşimin adı kadar sık söylenmedi benim. Kızılarak da olsa adımı birileri söylesin isterdim hep. Kardeşimin ki gibi. Bana kızsalar keşke diye düşünürdüm. Kardeşim azarların, kızmaların, öfkelerin tek sahibiydi. Bana kalmayan öfkeler fark edilmez yaptı beni.” Birilerinin öfkesine bile muhtaç olmamalı insan. Söylenmeli isimleri. Yaşamak için verdikleri çaba bile yetmeli fark edilmeleri için. “Aniden kalktı masadan Cumhur. Ayaktaydı lakin yer sallanıyordu. Bir iki adım attı yan masada susanların gözlerine bakarak. Gerçi bakışlarını tam isabet ettirdiğinden de emin değildi. Yer hala sallanıyordu. Kimse umursamadı Cumhur’u. Kahramanlarının masasına yöneldi. Fark edilmek istiyordu. Görülmek. Yoksa Cumhur yok muydu? Fark edilmeyecek kadar yok muydu?”
Yazar Figen Alkaç’ın, Cumhur gibi kendini yok hisseden, birçok kahramanı var öykülerinde. Hepsinin görülmesi, okunması dileğiyle.






