Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

20 Kasım 2021

Öykü

Figüran İsa

Mustafa Seyfi

Paylaş

7

0


Volkan Tiryaki'ye

“Motooooorrr!”

Kamera, şaryo eşliğinde maden vagonu gibi ağır ağır kaydı ve tam Fesat Alemsiz’in amorsunda durdu.

“Ben adamı bir kere affederim ulan!” diye haykırdı tanrı kompleksli Fesat Alemsiz ve ceketinin yenini sıyırıp belindeki tabancaya davrandı. Bütün set buz kesilmişti. Fesat Alemdar tabancısını bize, dizide fedaileri oynayan figüran ekibine doğrultmuştu. Kimi vuracağı belli değildi, tamamen şans meselesi.

Bizim tembel yönetmenin oldukça plansız ve hazırlıksız bir tavrı vardı hep (çünkü eskiden gazoz ve dondurma reklamı falan çekermiş), fakat o bunu ‘oyuncusuna özgürlük tanıyan yönetmen tavrı’ diye yedirmeye çalışırdı bizlere. Sanki bizim çok umurumuzdaymış gibi onun yönetmen tavrı… Bu yüzden Fesat Alemsiz’e de bir sonraki sahnede kimi tokatlayıp, kimi öldüreceğini bizzat bildirmez, her şeyi Fesat’ın fesat doğaçlama yeteneğine (!) bırakırdı. Yani setteki ilk gününüzde de vurulup ayrılabilirdiniz, dizide yıllarca bir kurşun sıyrığı bile almamış olarak da kalabilirdiniz.

Misal geçen hafta, karısı yeni doğum yapan Konyalı Halil’i vurmuştu Fesat Bey. Halil, böyle bir şeyi hiç beklemediğinden, beyaz gömleğinin altındaki fünye patlayınca şaşkınlıktan ölme numarası yapmayı unuttu. Yeni baştan gömleğin içine kan kırmızı patlayan fünye yerleştirmek, figüranın yevmiyesinden pahalı olduğu için Halil’i o gün yevmiyesiz ve üzerinde kan kırmızı bir gömlekle kovdu set amiri. Duyduk, şimdi Paskalya Durağı ve Beriki Sokaklar’ın komisyoncusunu araya koyup yeni bir rol kapmaya çalışıyormuş Konyalı Halil.

Arkadaşlar, kendimi tanıtmayı unuttum: Ben Figüran İsa. Peygamber olan adaşımdan 1990 yıl sonra doğdum. Müridim ya da mucizem yok, zaten öyle bir iddiam da yok. İddiasızlık en büyük iddiam. Hayata figüran olarak geldim, gene öyle devam ediyorum. Hiç başrol olmadım. Yalnız filmlerde de değil üstelik, kendi hayatımda bile. Yıllar evvel bir hevesle muhasebeciliği bırakıp akşam tiyatrosuna başladım. Sonra parasızlıktan tiyatroyu da bırakıp dizilerde figüranlığa başladım. İzlediğiniz çoğu dizide o ya da bu bir şekilde ben de varım, ama ben bile kendimi ekranda doğru dürüst çıkaramıyorum izlerken. Yıllar evvel Stanley Kubrick olmak için girdiğim sinema âleminde, izlerken burun kıvırdığım Yeşilçam figüranlarının bin kat altı bir hiyerarşide eziliyorum. Sinemayı değiştirecek fikirlerim vardı, şimdi sinemadan yevmiye dileniyorum.

Fesat Alemsiz repliğini okuyup cılız bir şekilde bağırdı ve bize baktı. Sonradan kurguda dublaj yapıldığından, biz altı yedi fedai figüran, yani sinemanın FF notlu başarısız çocukları, sanki Fesat Bey dublajlı haliyle etkileyici ve korkutucu gürlemişçesine ürkerek baktık ona. Hepimizin de gömleğinin altında, patlayınca gömleği kan kırmızıya boyayan fünyelerden vardı. Artık kader kısmet, Fesat Bey kime nişan alıp da tetiğe basarsa otomatik fünye onda patlayacak. Bu benim dördüncü vuruşma sahnem. İlk üçünde vurulmadan atlattım. Çekirge bile üçüncüde gümlüyor, ben halen hayattayım. Bunun da galeyanıyla gayet rahat ve yılışık baktım Fesat Alemsiz’e.

Fakat o da ne?.. Fesat Alemsiz, fersiz ve çiğ bakışlarını bana çevirdi. Acaba tanımıyormuş gibi sağa sola mı baksam? Aha, silahı da doğrulttu. Tabancanın horozunu kaldırdı, gözlerini kısıp şöyle bir geriye attı sırtını. ‘Yapma Fesat Alemsiz, Allah’ın hakkı bile dörtken neden beni vuruyorsun?’ dememe kalmadan gömleğimin altındaki fünye patlayıp hem gömleğim hem de yüzüm gözüm kırmızı boyaya bulandı. Yapacak bir şey yok, ben Halil gibi amatör de değilim, hem yevmiye de söz konusu üstelik. Bu yüzden muazzam bir oyunla yere bıraktım kendimi ve öldüm.

“Stoooop!”

Makineler durdu, ışıklar söndü. Bizim tembel yönetmenin huyudur. İkinci üçüncü çekimi bile yapmaz, tekte hallettiğini sanır her şeyi. Ya bizim yönetmen çok yetenekli ya da biz çok iyi oynuyoruz. İkisi de değil. Durum tamamen ekonomik. Yönetmen ve Fesat daha çıkıp, barlarda manken hatunlarla takılacaklar. Mesainin kısası makbul, mesainin kıssası kısa.

“Bravo çocuklar, bravo!” diyerek Fesat’ın sırtına vurdu yönetmen, benimse suratıma bakmadı. Asistan yönetmen ve yapımcı da Fesat Alemsiz’in etrafında, onu pohpohluyorlar şu an. Etrafında, bal görmüş sinekler gibi bir kalabalık oluşuyor Fesat’ın.

Ulan hâlbuki ben de iyi oynadım, çok iyi öldüm. Beni kimse tebrik etmedi. “Çocuklar” diye çoğul konuşan yönetmen bile. Bir adama yalakalık olsun diye ‘siz’ diye hitap edip 2. çoğuldan hitap edeni gördüm de, 3. çoğuldan yürüyeni ilk defa görüyorum.

Başrolümüz Fesat ve etrafındaki sinek kortej ağır ağır uzaklaşırken, figürasyondan Efsunlu Kamil gelip elimden tuttu ve ayağa kalktım.

Metronun buz gibi soğuk demirlerine tutunarak dönüyorduk Efsunlu Kamil’le. Ayağımdaki ruganlar sıkmaya başlamıştı. Üzerimdeki kanlı gömleği gören yolcular, bizden uzaklaşıyorlardı. Çünkü iş kıyafetimiz olan beyaz gömlek, kalın kaşe palto ve İtalyan kesim pantolon-ceketle gidip geliyorduk her zaman sete. Figüranlara özel bir soyunma ofisi falan hak getire.

“Amına koyayım, o kadar adam varken geldi beni vurdu piçin evladı!” diye fısıldadım.

Efsunlu Kamil, yan gözle beni süzerek sırıttı. Suratına yapıştırmak geçti içimden.

Kamil iki senedir dizideydi. Yönetmen her seferinde başrol Fesat Alemsiz’den kendi kafasına göre biri vurmasını istiyor, Fesat da kafasına göre basıyordu tetiğe ve patlatıyordu kan boyalı fünyeyi. Ayaküstü imzalattıkları sözde anlaşma metninde bile yazılıydı; sigorta yok, tazminat yok, maaş yok, yol yok, yemek yok… Ne var peki? Götü boklu yevmiye var. Ha bir de, senaryo gereği vurulup da dizide canlandırdığın karakter ölürse, hiçbir hak talep etmeden sen de diziden ayrılıyorsun. Gayet proleter figüranlardık. Kaldı ki senaryo gereği değil, başrolün paşa gönlünün keyfine göre vuruluyorduk rol icabı. Yoksa iş senaryoya, yani yeteneğe kalsa, şu yeteneksiz, suratı ifadesiz Kamil’i benim gibi az buçuk da olsa tiyatro eğitimi olan birine tercih edecek değillerdi ya… Hem ne de güzel ölmüştüm Fesat çekip vurduğunda. Belki bir yapımcı o sahnedeki başarılı oyunumu görür de… Dur, dur… Yeniden umutlanmak yok. Ezberi tekrar edelim yine içimizden: Her yeni umut, yeni hayal kırıklığı demek.

Kamil’e herkes Efsunlu Kamil derdi. İki yıldır dizi ekibindeydi ya, yüzlerce çatışma sahnesi geçirmişti, ama gel gör ki benim gibi Fesat Alemdar’ın düşmanlarına fedailik eden bir figüran olmasına rağmen ona tek bir kez vurulmak nasip olmamıştı. Bu yüzden Kamil’in adı efsunluya çıkmıştı, bir türlü ölmüyordu. Böylelikle figürasyonu bir türlü sona ermiyor, devamlılık hastası cast ekibi de boyuna onu istihdam ediyordu.

Sırf teselli etmiş olmak için “Boşver abi,” dedi sırıtmasını gizlemeye çalışarak “başka dizilerde takılırsın.”

Kamil’in anlamadığı da buydu. Bence kaderin anlamadığı da buydu. Kamil takılmak için sete iki yıldır gelip gidiyor, her seferinde de yevmiyesini cebine indirip gidiyordu. Oysa ben, hayatımı kimsenin, hele ki oyuncu olacağım dediğim gün beni evden kovan, yedi yıldır görüşmediğim ailemin desteği olmadan sürdürmek için yapıyordum bu işi. Fakat hayat gene o karşı konulmaz soğuk şakalarından birini yapıyordu, hem de hiç gülmüyor olmama rağmen ısrar ederek yapıyordu. Geçen hafta daha yeni evladı olan Konyalı Halil, şimdi de hiç kimsenin evladı olmayan ben. Elinin ayarına sokayım Fesat Alemsiz!

Kamil’in pişkin ve kaygısız suratını daha fazla çekmemek için iki durak önceden inip yürüdüm. Bilmem kaç bölüm Fesat Alemsiz’in dizisinde, beli tabancalı, cebinde Mercedes anahtarı olan bir fedai olarak caka satmış iken, şimdi ATM’nin önünde kuyruk bekliyordum. Geçen diziden alacağım beş günlük yevmiye halen yatmamıştı. Kartı sokup metal tuşlara dört defa bastım, para çekme menüsüne geldim. Para yatmamıştı. ATM para çekmeme izin vermeyip, siktir çekmişti adeta. Boynumu büküp, hevesimi kursağıma gömüp iyoluma devam ettim. Sonra marke yolu üzerindeki tekel bayiden iki kolon sayısal loto oynadım. Cebimdeki bozukluklar yetmeyince bugünkü yevmiyemi bozdurmak zorunda kaldım, paranın olmayan bereketi de gitti.

Marketin kırmızı mavi şeritli cam kapısını ittim ve içeri girer girmez suratıma kalitesiz şekerlemelerin, insanın içini bayan o terbiyesiz kokusu çarptı. Süt ürünlerinin oraya geldim, en ucuz yoğurdu aranıp buldum. Sonra gidip en ucuz çay paketine yapıştım. Bir tane de kuru ekmek. Kasaya varmadan evvel, içimdeki hesap makinesinde aldığım üç parça ürünü birbirine ekleyip topladım. Çünkü Allah bilir, daha kaç gün bu parayla geçinmem, hatta ileri giderek yaltaklanıp arayı iyi tutmam gerekecekti kendisiyle.

Kasiyer kız, suratıma bakmadan “Poşet ister misiniz?” diye sordu.

Bütçemi sarsıcı bu tuzak soruyu, kasiyer kızın yüzüne son derece ciddi bakarak:

 “Hayır!” diye keskin bir tonla savuşturdum.

Biraz hiddetli savuşturmuş olmalıyım ki, kasiyer kız hışımla kaldırdı kafasını ve bana baktı. Baktıkça yüzündeki hışım yavaş yavaş azalıp, yerini meraklı bir tanıma fasılasına bıraktı.

“Siizzzz?” dedi, üç harflik kelimeyi üç saniye uzatarak.

Korkuya kapıldım, acaba borcum falan mı vardı markete? Ulan dur, o dediğin derbeder bakkallarda olur. Kapitalist işini şansa ve veresiyeye bırakmaz. Gelgelelim kasiyer kızın istikrarlı bakışları beni boğuyordu. Kız o an beni neyle itham etse kabul edebilirdim:

“Buyrun?”

“Siz Fesat Alemdar’ın dizisinde oynuyorsunuz, değil mi?”

Sinirim tepeme çıkmıştı. Başka zaman olsa, figüran halimle dahi hatırlanmak hoşuma gidebilirdi. Ancak bugün değil tanınmak, o uyuz Fesat’ın adını dahi duymak istemiyordum.

“Ne münasebet hanımefendi? Siz beni biriyle karıştırdınız sanırım.”

Kasiyer kız “Nasıl olur?” dedi. “Giyiminiz, kuşamınız…” Birden durdu, gözleri ceketimin düğmelerini ilikleyerek kapatmaya çalıştığım gömlekteki kırmızı boyaya takıldı. Parmağıyla göstererek: “Hatta bakın, tıpkı dizidekiler gibi yalancı kan izi” dedi.

Artık bu kadarı fazlaydı. O iz, yalancı kan izi olabilirdi. Ama bu benim içimde bir yerin kanamadığına delalet etmezdi. Benim, derinlerimde bir yerlerde, kan akıtmaksızın kanayan yaralarım vardı. Kadının bu patavatsız hayranlığına, teatral yeteneğimi de katarak cevap verdim:

“Lütfen, sizi bu kan lekesine yalancı demekten menederim. Bendeniz peygamberim, ismim İsa. Kardeşlerim beni kuyuya attılar, kanlı gömleğimi üzerimde unuttular. Heyhat beni kurtaran da bu talihsiz kan izleridir.”

Kuru ekmeğimi, ucuz çayımı ve hepsinden ucuz yoğurdumu, oldukça havalı bir biçimde kapıp parasını kasaya fırlattım ve marketten çıktım gittim. En son gördüğüm, kasiyer kızın suratındaki tarifi zor, afallamış ifadeydi. Lakin on beş yirmi adım sonra fark ettim, para üstünü unutmuştum. Şimdi, koskoca peygamber, çöldeki kuyudan sağ salim kurtulmuş bendeniz üç kuruş para üstü için oraya geri dönüp, kasiyerin önünde iki büklüm olamazdım. İyi de ben peygamber değil, Figüran İsa idim ve o para herhangi biri için üç kuruşken, benim için bayağı bir kuruş demekti. Gene de gururuma yedirip de geriye dönmedim. Yaşasın gurur, kahrolsun midem gurul gurul.

Başlıktaki resim: Advard Munch, Bir Şişe Şarap ile Ootoportre

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bir İngiliz Halk Destanı: BeowulfOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

B. T. Yılmaz

21 Ekim 2025

Robert Redford: Bir Büyük Sinema Efsan..

Robert Redford Hollywood stüdyo sistemi içinde büyük yıldız statüsüne ulaşmış bir oyuncu; Oscar ödülü ve adaylığı kazanmış bir yönetmendi.Birkaç sene önce en sevdiğim filmler üzerine bir yazı üzerine çalıştığım sırada en sevdiğim a..

Devamı..

Evden Fabrikaya: Sanayi Devrimi Süresi..

Elinor Evans

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024