Gece
10 Mart 2019 Öykü

Gece


Twitter'da Paylaş
0

Koşuyorum… Sokak lambalarının beyaz ışığı altında bana doğru yaklaşan ayak seslerini duyuyorum. Topuklu ayakkabılarımın içinde ezilen parmaklarım sızlıyor, giydiğim daracık korse hızımı yavaşlatıyor. Derin bir nefes alıp içimde tutuyorum, daha sessiz olursam belki beni farketmez. Her gün aynı ofisten aynı eve, aynı otobüsten aynı sokağa yürüyorum, aynı korkuyla. Dönüp arkama bakmak istiyorum ama bir canavarın kurbanını yutuşu gibi çantamı tutup beni kendine çekecek diye cesaret edemiyorum. Heybetli bir sessizlik hâkim sokakta, sıska köpekler bile derin bir uykuya dalmış. Karanlığın içinde, tepeden tırnağa siyahlara bürünmüş bir dilenci yanıma yaklaşıyor. “Kaçamazsın,” diye alaycı bir gülüşle fısıldıyor. Başımı tekrar kaldırdığımda göremiyorum onu. Varken yok mu oluyor, yoksa zaten yok muydu anlamıyorum. Soluğum kesiliyor, yanaklarım yanıyor. Avuçlarımı sıkarak daha da hızlanıyorum. Terden sırılsıklam olduğumu, eteğimin üzerime daha da yapıştığında farkediyorum. Tenha kaldırımlarda çırılçıplak bir çınar yükseliyor. Utancını örtebilmek için baharın gelişini bekler gibi. Ürperiyorum.

Birden avazım çıktığı kadar bağırmak geliyor içimden. Ne olur bana yardım edin? Bakın nasıl da peşimde günlerdir beni takip ediyor, Diye soluk soluğa bağırmak istiyorum. Göğsümdeki yara izlerini görün artık diye bağırmak. Sokağın köşesinde oturduğumuz apartman gözüküyor. Çantamın ön gözünü yokluyorum. Neyseki anahtarı oraya koymuşum. Demir kapıyı hızlıca açıp merdivenlerden yukarı çıkıyorum. Ellerim titriyor anahtarı çevirirken. Kapıyı kapatırken nefesimi bırakıyorum. Eve girdiğimde annem uyukluyor, at kuyruğu yapılmış kır saçları koltuğa dağılmış. Oğlum divanda uzanıyor, göz kapakları ağırlaşmış, ağzı ardına dek açık. İnce ve güçsüz bilekleri iki yanına devrilmiş.

Annem usulca başını uzatıp, “Hoş geldin,” diyor.

“Susamış sanki,” diyorum anneme.

“Bilmem ki,” diyor, “patates püresi yedirirken su vermiştim.” 

Masanın üzerine istiflenen kahve fincanları ve sigara izmaritlerine gözüme takılıyor. “Yine çocuğun yanında içmişsin!” diye söyleniyorum. Ondan ses gelmeyince bir anlığına annemin yüzüne bakıyorum, bu yüzü en son oğlumun doğumunda görmüştüm. Soğuk, demir gibi. Koyu bir durgunluk var bakışlarında. Yaşlanmış diye geçiriyorum içimden, gereğinden ve zamanından önce yaşlanmış. Mutfağa gidip buzdolabından süt şişesini çıkarıyorum, hızlıca ısıtıp salona dönüyorum. “

Sana da tavuk çorbasından bırakmıştım ocağın üzerinde,” diye sesleniyor annem.

“Yok yemeyeceğim, ofisten çıkmadan bir şeyler atıştırdım,” diyorum. Ilık sütü içiriyorum Kerem’e, dudakları yuvarlaşıp bir balık gibi ağır ağır açılıp kapanıyor. Tavanda gezinen gözleri usulca kapanıyor. Havlu peçeteyle ağzından dökülenleri temizliyorum. Annem yavaşça kalkıp odasına çekiliyor. Perdeyi aralayıp dışarı bakıyorum. Karanlığın içinden bir ok gibi fırlayan arabayı farkediyorum. Pencerenin kalın perdelerini bir zırh gibi örtüyorum. Oğlumu kucaklayıp yatak odasına götürüyorum, cılız bedeni hafif hafif inip kalkıyor. Kanatlarımın fermuarını açıp beyaz yatağa uzanıyorum. Ruhum, karanlık ve ıssız sokaklardan kurtulup gövdeme düşüyor. Kerem’in alnına dökülen saçlarını şefkatle düzeltip ellerinden dans eder gibi sıkıca tutuyorum. Oğlumun süt beyaz yüzünü izliyorum gecenin gölgeli ışıklarında. Elime en kalın romanımı alıyorum kaç kere okuduğumu bilmediğim. Dış kapının hoyratça açıldığını o an duyuyorum. Gitmek isteyip de gidemeyen, kaçmayı düşleyip de kaçamayan her kadının suretine bürünüyorum. Gözlerimi kapatıp, zamanı dondurmak istiyorum, çiçekleri kurutup kitap sayfaları arasında ölümsüzleştirdiğim gibi.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR