Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

5 Ağustos 2022

Söyleşi

Gökmen Yener: "Akıl çelmenin en savunmasız hâliyle uğraşıyorum’’

Günel Şamilkızı

Paylaş

2

0


Sanat üreten, bilhassa derinlikli sanat üreten kişinin göğsünde dolanan enerji, şartların olumsuzluğu ile son derece yıkıcı bir potansiyele dönüşebilir.

İkinci yeni tarzı şiirleri ve edebiyata dair özgün düşünceleriyle dikkatimi çeken Gökmen Yener, son olarak yazdığı Ulak ve Tanık adlı romanıyla beni tekrar şaşırttı. Yerleşik edebi kalıpların dışına çıkılarak kaleme alınan bu roman, üzerine konuşulmaya değer öğelerle doluydu. İşte bu merak duygusuyla yola çıkarak onunla bir söyleşi yapma kararı aldım. Sohbetimizde, romanında yer alan gerçek ötesi kurguları, tarihi ve felsefi unsurları irdeledik. Edebi yaratıcılıktaki motivasyon gereçleri, yaşamı algılayış biçimi ve fikir dünyası da konularımız arasındaydı. Konuşmamız samimi bir atmosferde gerçekleşti…

Günel Şamilkızı: Seni daha detaylı tanımamızı sağlayacak bir soru ile söyleşiye başlamak istiyorum. Uzun zamandan beri plastik sanatlarla iç içesin ve şimdilerde resim, seramik gibi alanlarda eğitim vererek hayatını idame ettiriyorsun. Peki bütün bunlarla birlikte yazma arzusunun nasıl açığa çıktığını öğrenebilir miyiz? Boyalarla ve çamurla şekil verdiğin figürleri konuşturmak istedin belki de…

Gökmen Yener: Diller arasında süregelen bir serüven olarak tanımlayabilirim. Renkler de, kil de tıpkı harfler gibi dili işaret eden gereçler oldu. Öte yandan, dilin bir manipülasyon gereci olduğunu kendime sürekli hatırlatırım. Ve edebiyat, izlenen kişi ile izleyen kişi arasındaki en yalıtılmış ilişkinin kurulmasını sağlıyor. Ben de akıl çelmenin en savunmasız hâliyle uğraşıyorum, yani edebiyatla. Aslında edebiyatı dürüst yapan şey de bu…

GŞ: O hâlde kitabına gelelim. Ulak ve Tanık birtakım gerçeküstü yolculuklara çıkan bir kahramanın romanı… Bu romanla seyahat edecek olan okuyucuyu nasıl bir yol bekliyor?

GY: Her şeyin ama bilhassa da insanın idealize edilmiş her hâline uzak bir yol. Ana karakterimi bütün zaaflarıyla birlikte kurguya ve okuyucuya karşı korunaksız bırakmaya gayret ettim.

GŞ: Kitabın, bir işçi romanı olma niteliği de taşıyor. Öte yandan diğer işçi romanlarında alışık olduğumuz sosyalist motiflerden hayli uzakta. Sence yazdığın metne hâkim bir ideoloji var mı?

GY: Sosyalizmi ve ‘’sosyalist ele alış’’ı, bir vicdan diskuru olarak olumlu buluyor ve kısmen yakınlık hissediyorum. Ancak kendimi adadığım ya da sadakatle bağlandığım herhangi bir ideoloji yok. Bu da hâliyle yazdığım metne yansıyor. Bir de esas mevzu şu ki ben yıllarca mavi yaka işçi olarak çalışmış biriyim. Dolayısıyla işçi sınıfını (eğer öyle bir sınıf varsa) tanıyorum ve bu beni birtakım yüceltici söylemlere karşı tahammülsüz yapıyor. Zira entelektüel ortamlar, mevzubahis sert atmosferleri hiçbir şekilde solumamış, hayatının hiçbir döneminde fabrika ya da benzeri ortamlarda işçi olarak çalışmamış ‘’işçi sınıfı diktatörlüğü savunucuları’’ ile dolu. Tabii ki erdemli, vakar sahibi işçiler, emekçiler gördüm. Ancak fabrikalar; hainliklerin, vandallıkların, çürümenin vasatlıkla kol kola gezdiği yerler. Üstelik işçinin işçiye yaptığı kötülüğün yanında, amirin işçiye yaptığı kötülük neredeyse masum kalıyor… Yine de romanımda beyaz yaka takımına karşı emekçiden yana taraf tuttuğumu açık bir şekilde görebilirsiniz.

GŞ: Metin, Büyülü Gerçekçilik akımından izler taşıyor ve postmodern bir eser olduğunu söyleyebiliriz. Hatta yer yer klasik roman yapısı çiğnenip geçilmiş. Keyfi davranarak yazmak nasıl bir his? Romanın ilk ve orta sayfalarında iyi bir karakter olarak karşımıza çıkardığın Nesim’i kötüye dönüştürdüğünde yazar vicdanın sızlamadı mı?


GY: Büyülü Gerçekçilik, ilgilendiğim akımlar arasında. Ancak ben kalemi kâğıdı elime alıp ‘’bir roman yazayım, şöyle büyülü gerçekçi bir şey olsun’’ demedim. Şu şekilde açıklayabilirim: Ben kendimi orta yaşlarını süren bir çocuk olarak görüyorum. Bu da bana, gerçeği istediğim tarzda eğip bükecek, onu gönlümce küçük düşürecek bir hayal gücü kapasitesi veriyor. Gerçeği küçük düşürebilmek mühim bir mesele… Büyülü Gerçeklik akımından izler taşıması işte bu kök sebeplere dayanıyor. Postmodernizm etkileri ise çağcıl bir durum olabilir. Postmodern dönemi hâlen daha yaşamaktayız ve benim de bundan etkilenmem kaçınılmaz. Keyfi davranmak değil de, belleğini ve kalemini özgür bırakmak diyelim. Böyle olduğunda okurun gözüne girmek için çırpınıp duran bir başkarakter yaratma fikri bütün küf tutmuş klişeleri ile birlikte esin dünyanızdan uzaklaşıyor. Özgürleşmek, farkına varılması gereken inceliklerle dolu.

GŞ: Sanatçı ve savaşçı kıyaslaması ile devam edelim dilersen. Eserde, gezindiği paralel dünyalarda bir sanatçı tiplemesi olarak karşımıza çıkan ana karakterin sonlara doğru ansızın savaşçı olarak boy göstermesi söz konusu... Hem de kan döken, kılıç savuran gerçek bir savaşçı. Neden? Onu diğer hayatlarında sanatçı olarak öldürenler mi sevk ediyor buna?

GY: Yaratıcılığın taşıdığı korkunç gücü ele almak ile alakalı... Sanat üreten, bilhassa derinlikli sanat üreten kişinin göğsünde dolanan enerji, şartların olumsuzluğu ile son derece yıkıcı bir potansiyele dönüşebilir. Yaratıcı deha, terör motivasyonunu en rafine hâliyle benliğinde taşır. Denebilir ki o, içinde taşıdığı terör uygulama tutkusuna karşı en caydırıcı olacak güzelliğin, inceliğin ve derinliğin peşindedir. Kırılgan, tutkulu, naif bir sanat üreticisi olan Nesim’in vahşet peşinde koşan bir silahşora dönüşmesi işte bu meseleler bütünüyle bağlantılı.

Söylediklerin aklıma Hitler’i getirdi. Acaba Hitler’e onca vahşeti uygulatan şey, resim sanatı ile peşinden koştuğu güzellik ve incelikten feragat ettirilmesi miydi?
Konuyu doğru yerden yakaladığını söyleyebilirim.

GŞ: O zaman ‘’Nesim’i kimler öldürdü’’ diye sormayacağım. Kitabı okuyanlar zaten bilecek. Ama Nesim neden öldü? Hem de birkaç kere. Nesimleri kurtarmanın yolu ne?

GY: Romandaki Nesimlerin ölümü, aslında pesimist bir kurguya, bir yenilgiye işaret etmiyor. Aksine, Nesim kendine tutsaklığı kabul etmeyen, tutkunun sürekliliğine inanan biri olarak; her defasında bir önceki kendine son veriyor ve kendini baştan yaratıyor. Nesim; alışkanlıkları öldürüyor, sıradanlaşmayı öldürüyor, ruhsuzlaşmayı öldürüyor. Dolayısıyla benim Nesim’im kurtarılmaya ihtiyaç duymuyor.

GŞ: Gökmen Yener’in Ulak ve Tanık’taki karıncaları ile Marquez’in Yüz Yıllık Yalnızlık’taki karıncaları akraba mı?

GY: Kötücül bir boy gösterme durumu var. Bu da onları akraba yapabilir, evet.

GŞ: Ya sinekler? Onlar bu romanda neyin habercisi?

GY: Sayfalarda ilk göründükleri andan itibaren rehber olma misyonları var aslında. Ulak ve Tanık, tersyüz etmelerin romanı... Genel kanıda erdem timsali olarak yer edinen karıncaları ‘’trajedik’’ unsurlar olmaya müsait bir halde bıraktım. Değersiz haşereler olan sinekler ise herhangi bir İbrahimî dinin kutsal varlıkları olabilecek pozisyondalar. Ne olduklarına karar vermek okura kalıyor…

GŞ: Önce şiir kitabı ve şimdi ilk roman… Zamanla yazıya ve dile daha bir hâkim olacaksın. Sonra yeni romanlar gelecek. Ulak ve Tanık belki güçsüz kalacak onların yanında. Peki, ilk olması dışında başka hangi hususta bu roman senin için hep özel olacak?

GY: Ortaya çıkış süreci. Sanırım her zaman kendimle gurur duyarak ve de duygulanarak hatırlayacağım. Gece vardiyasından gözleri kan çanağı hâlinde çıkmış ve kendine ait bir odası bile olmayan İşçi Gökmen’in boş sayfalar karşısındaki o azimli, o hayalperest duruşu beni her zaman duygulandıracak. Bir de seninle yaptığımız bu söyleşi… İlk ve son örneği olacak belki de…

GŞ: Biraz da yaratıcılık mutfağından bahset. ‘’Küstühatun Kasabası’’, ‘’Belki Yağmur Hanı’’ gibi güzel bölüm başlıkları var eserde. Bir de bölge isimleri ile ilgili türetmelerin: ‘’İç Anaölü, Güneydoğu Anaölü…’’ Basit kelime oyunlarından ibaret değiller, her birinin ruhu var. Yazarken mi oluştu bu isimler kafanda, yoksa önceden türettiğin kelimeler miydi?

GY: Anadilim olan Türkçeyi seviyorum. Daha da ötesi; insanın konuşabiliyor olma özelliği, cümle kurma güdüsü, sesin matematik yapısı vs. hepsi hayret uyandırıyor bende. En amiyane sohbetlerde bile dikkatim bu yöne kayıyor. Kafamda, söylenen sözcüklerdeki anlam ve biçim ilişkisine dair birtakım düşünceler cereyan ediyor. Ve çoğunlukla her dizginin, her dizilimin ortaya çıkışındaki absürtlüğü fark ediyorum. Sonra o absürtten mantık çıkarma süreci baş gösteriyor. Türetme hikâyem işte bu şekilde.

GŞ: Masal unsurları göze çarpıyor. Dokuzyılanlı Vadisi… Isırığıyla; cesuru korkak, merdi namert, bilgeyi cahil yapan yılanlar… Bir de günümüzün konusu olan pandemi... Farklı farklı romanlara tema olabilecek konuları aynı eserde birleştirip harcıyor olmak seni kaygılandırmadı mı? Yazma sürecinde mi oluştu bunlar, yoksa zaman zaman düşündüğün konuları bir şekilde birleştirmeye mi karar verdin?

GY: Daha önce de söylediğim gibi, gerçeği küçük düşürme konusunda kendime çokça güvendiğim için hayal kurma ve onları metne dökme konusunda sıkıntı yaşamıyorum. Dolayısıyla, yazacak konuları  tüketiyor olma gibi bir kaygım yok. Bu da beni mesele müsrifi yapıyor belki. Benim bu özelliğimle ilgili bir sorunum yok. Ancak yine takdir okura kalıyor. Romanı konuya mı boğdum, çok fazla konu var ve metinde kargaşa mı yaratıyor? Buna okuyucu karar verebilir. Pandemi ise senin de söylediğin gibi şimdimizin konusu. Yazar bir şekilde içinden geçtiği çağdan mesul değil midir? Pandemiyi hep beraber yaşadık ve kayıtsız kalınamaz birtakım olaylar cereyan etti. Metne yansıdı doğal olarak…

GŞ: Romanın mitoloji bağı yalnızca nefilimlerle mi ilgili? Onları nasıl tanıdın, nasıl kattın romana?

GY: Mitolojiye yaklaşımınıza bağlı. Peygamberlerin kart dağıttığı bir bölüm var hatırlarsan. Onlar da bir şekilde mitolojinin konusu değil midir? İnsanlık tarihi ile çok ilgiliyim. Ölene dek insanı tanımaya çalışacağım. İnsanların çeşitli zamanlar içerisinde inandıkları mitler, efsaneler, dogmalar… Hepsi ilgi ve araştırma alanım içerisinde. Nefilimleri de bu araştırmalarım dâhilinde tanıdım. Eski Ahit’te de bahsi geçiyor.

GŞ: Peygamberlerin kart çekmesi evet…  O bölüm de ilgi çekici. Bir peygamberi göremiyoruz ama, neden? Korku mu, saygı mı?

GY: Yani bunu söylemek gururumu incitiyor ama korku. Sence İslam dünyası, peygamberlerinin insani atıflarla bezeli bir diyaloga konu olmasını kaldırabilecek durumda mı? Saygı değil. Çünkü diyalogda saygısızca bir yaklaşım yok. Ayrıca, korkuyla dayatılan bir saygıyı içselleştirmek mizacıma ters…

GŞ: Rutkay, Nesim'in arkadaşı. Ama onun gitmesine de – manevi anlamda diyelim – bir kaç kez ölmesine de kenardan baktı. Neden bir şeyler yapmadı?

GY: Rutkay’ın da, Nesim’in de tabiatlarını anti-kahraman unsurlarla donatmaya gayret ettim. Rutkay en başından beri isteksizlikle kani. Olağanüstü şeyler yaşamak istemiyor, olağanın dışına çıkmak istemiyor ancak çıkmak zorunda kalıyor. Öte yandan yine de sorunun cevabı tam olarak bu değil. Ona bu rolü veren gizilgüç onu olaylara müdahale edebilecek konumda olmaktan men ediyor. Yani bir yerde elinde değil…

GŞ: Pandemi zamanındaki kapanma günlerinde yasakları delme yarışı yapıyor Rutkay ve Nesim. Bu bir sorumsuzluk mudur yoksa özgürlük mü?

GY: Gelmekte olan büyük kayboluşa, çocuksu haylazlıklarla hazırlık diyelim…

GŞ: Dil bakımından zengin bir roman. Nesim’in Sümbültere Krallığına çıktığı tarihi yolculukla birlikte, Cumhuriyet dönemi sonrası Türkçeyi Cumhuriyet dönemi öncesi Türkçeden bıçak gibi keskin bir üslupla ayırmışsın. Bu da romanın en kendine has özelliklerinden... Sanki Oğuz Atay dilinden İhsan Oktay Anar diline ani bir geçiş var. Bu iki usta yazardan etkilendiğini var sayabilir miyiz?

GY: Tabii ki. İkisi de beslendiğim ustalardan… Kendi dilimi oluşturma serüvenimde örnek alabileceğim iki isim. Öte yandan, örnek aldığım birçok usta isim var ama bu yolculuk bana ait. Gökmen olarak başladım, Gökmen’e ulaşmaya çalışıyorum.

GŞ: Küstühatun kasabasındaki suskunluktan, sesin intiharından bahset biraz da…

GY: Küstühatun; yeni uygarlığı, yeni insanı yaratmaya çalışıyor. Ve bunu dil ile yapabileceğini düşünüyor. Yeni ses, yeni sözdizimi, yeni adlandırmalar, yeni övgüler ve yeni yergiler. Dil, başlı başına devrimci bir ideoloji gibi boy gösteriyor. Okurun, bunun üzerinde özellikle durmasını isterim.

GŞ: Pekâlâ… Yeni eserini ne zaman okuyacağız? Bildiğim kadarıyla karalamaya başladığın yeni bir metin var. Konusundan bahsetmek ister misin? Bir de üzerinde durmadan geçemeyeceğim: Ulak ve Tanık enikonu bir erkek romanı. Metnin hiçbir yerinde güçlü bir kadın kahraman örneği yok. Yine bir erkek romanı ile mi karşılaşacağız yoksa daha güçlü kadın karakterlerin de olacak mı?

GY: Yazmaya başladığım yeni bir metin var, evet. Aşağı yukarı iki yıllık bir serüven olacağını düşünüyorum. Benzeri unsurlar yine olacak. İşçi sınıfı, olağanüstü vakalar ve felsefi sorgulamalar…  Bu kez daha güçlü kadın karakterler yaratmaya çalışacağım.

GŞ: Son olarak, yazarlarda kahramanını yaşatma takıntısı olabiliyor. Rutkay ve Nesim’i metinlerinde tekrar görebilecek miyiz?

GY: Nesim’i değil ama Rutkay’ı belki…

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

5000 Kitap Arasında UyuyabilirsinizOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Alastair Bonnett

30 Mayıs 2026

Asya ve Afrika’nın Eko-Distopik Romanl..

Görünen o ki, durum artık değişti ve bir zamanlar bilimkurgu olarak görünenler yalnızca Doğu’nun değil, Batı’nın sorunu haline geldi. Çevre felaketlerini konu alan romanlar, bu gibi konulara ilişkin spekülatif ve geleceğe dönük tasavvurları..

Devamı..

Midas Nedir? Midas’ın Avantajları Nele..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024