Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

21 Haziran 2017

Öykü

Grace Paley • Babamla Bir Konuşma

Oggito

Paylaş

48

0


Babam seksen altı yaşında ve yatalak. Artık kalbi de yaşlandı ve o kör olası kan motoru bazı işleri beceremiyor. Beynine hâlâ zekâ pırıltısı pompalayabiliyor ama bacaklarının vücut ağırlığını taşımasını sağlayamıyor. Ben böyle metaforlar kuradurayım, ona sorsanız, bu kas iflası yaşlı kalbinden değil potasyum eksikliğinden ileri geliyor. Bir yastığa oturmuş, üç yastığa sırtını vermiş, son dakika tavsiyesi verip bir ricada bulunuyor. “Senden son isteğim basit bir hikâye yazman,” diyor, “Maupassant’ın ya da Çehov’un yazdığı türden, hani şu eskiden yazdıklarından. Bilindik insanları, sonra da başlarına gelen şeyleri yaz.” Ben de, “Tabii, neden olmasın? Olabilir,” diyorum. Gönlü olsun istiyorum ama daha önce böyle bir şey yazdığımı hatırlamıyorum. Kastettiği, “Bir kadın vardı...” diye başlayıp sonra iki mutlak nokta arasında gelişen olayları anlatan hikâyeyse, evet, böyle bir hikâye anlatmak isterdim, ama bundan hep nefret ettim, edebi nedenlerle değil, umuda yer bırakmadığı için. Hayali ya da gerçek, herkes hayatın açık yazgısını hak ediyor. Nihayet, karşı sokakta son birkaç yıldır yaşanan bir hikâye geldi aklıma. Yazdım, sonra da sesli okudum. “Baba,” dedim, “nasıl olmuş? Kastettiğin bunun gibi bir şey miydi?”   Bir zamanlarımda bir kadın vardı, kadının bir oğlu vardı. Manhattan’da küçük bir apartman dairesinde geçinip gidiyorlardı. On beş yaşlarındaki oğlan esrarkeş oldu, bu da mahallemizde pek rastlanmayan bir şey değil. Oğluyla yakın arkadaşlığını sürdürmek için anne de esrarkeş oldu. Gençler artık böyle takılıyor, diyordu anne, kendisi de bu konuda epey rahattı. Bir süre sonra, bir veya birkaç nedenle, oğlan esrarı bıraktı, şehri ve annesini tiksinerek terk etti. Çaresiz ve yalnız kalan anne yasa boğuldu. Hepimiz arada onu ziyaret ederiz.   “Evet baba, bu kadar,” dedim, “süssüz püssüz bir zavallı hikâyesi.” “Ama benim kastettiğim böyle bir şey değildi,” dedi babam. “Beni bilerek yanlış anladın. Sen de biliyorsun, hikâye bundan ibaret değildi. Her şeyi makasladın. Turgenyev bunu yapmazdı. Çehov bunu yapmazdı. Aslında hiç duymadığın, ufacık bir fikrin bile olmayan Rus yazarlar var, kimseden aşağı kalır yanları yok, yalın ve sade bir hikâye anlatırlar ama senin makasladığın şeyleri makaslamazlar. İtirazım gerçeklere değil, ağaçta oturup zırvalayan insanlara, nerden geldiği belirsiz meçhul seslere...” “Sen onu boş ver baba, şimdi bunda neyi makasladım ki?” “Mesela kadının görünüşünü.” “Ha. Sanırım çok güzel. Evet.” “Saçları?” “Koyu, kalın örgülü, genç kız veya yabancı gibi.” “Anne babası, soyu sopu nasıl insanlar? Ki böyle bir insan olmuş. Bunlar ilginç şeyler.” “Taşradan gelmişler. Meslek sahibi insanlar. Memleketlerinde ilk boşanan çift. Nasıl? Oldu mu?” diye sordum. “Sana göre her şey hava cıva,” dedi. “Peki oğlanın babası? Ondan niye hiç söz etmedin? O nasıl biri? Yoksa çocuk evlilik dışı ilişkiden mi doğmuş?” “Evet,” dedim. “Evlilik dışı ilişkiden doğmuş.” “Senin hikâyelerinde kimse evlenmez mi allasen? Kimsenin nikâh dairesine gitmeye vakti yok da doğrudan yatağa mı atlıyor?” “Yoo,” dedim. “Gerçek hayatta evet ama öykülerimde hayır.” “Bana niye böyle cevap veriyorsun?” “Aman be baba, öylesine bir hikâye işte... akıllı bir kadın New York’a geliyor, günümüz hallerinde aşk, güven, heyecan beklentileri var, oğluyla zor zamanlar geçiriyor. Evli ya da değil, ne fark eder.” “Çok şey fark eder,” dedi. “Pekiyi,” dedim. “Kendini pekiyile dur sen,” dedi. “Şimdi bir dinleyiver. Kadının eli yüzü düzgün olduğuna inandım ama akıllı olduğunu düşünmüyorum.” “Doğru,” dedim. “Aslında hikâyelerdeki sıkıntı da bu. Düşsel bir durumla başlanır. Karakterler olağandışı sanırsın, ama hikâye aktıkça iyi eğitimli ortalama insanlardan ibaret olduklarını anlarsın. Bazen de tam tersi olur, karakteri alık, safdil birisi sanırsın ama senden akıllı çıkar, hikâyenin nasıl biteceğine akıl erdiremezsin.” “O halde ne yapmalı?” diye sordu. Yirmi otuz yıl doktorluk yapmıştı, sonra bir yirmi otuz yıl da sanatçıydı; ayrıntılara, işçiliğe ve tekniğe hâlâ ilgisi var. “Şöyle ki inatçı kahramanla aranda bir anlaşmaya varana dek hikâyeyi akışına bırakman gerekir.” “Bu söylediğin saçma değil mi şimdi?” diye sordu. “Baştan al,” dedi. “Bu akşam dışarı çıkmıyorum nasılsa. Hikâyeyi yeniden anlat. Bakalım bu kez ne çıkacak ortaya.” “Tamam,” dedim. “Ama bu beş dakikalık iş değil.” İkinci girişim:   Bir zamanlar karşı sokakta komşumuz olan pek güzel bir kadın vardı. Doğumundan beri tanıdığı için (çaresiz tombul bir bebekken, emeklerken, kucaklarken, yedi yaşından on yaşına, önce ve sonra) sevdiği bir oğlu vardı. İşte bu oğlan ergenliğin pençesine düştüğünde esrarkeş oldu. Öyle umutsuz bir çocuk değildi. Aslında umutluydu, insanları inandırdığı belli başlı fikirleri vardı. Harıl harıl çalışan kafasını işe koşarak lise gazetesinde ikna edici makaleler yazdı. Daha geniş bir dinleyici kitlesi arıyordu, önemli bağlantılarını kullandı, Aşağı Manhattan’daki bir gazete bayiinde Ah! Altın At! adında bir dergiye rastladı. Kadın da esrarkeş oldu, çünkü oğlu suçlu hissetmesin istiyordu (Çünkü suçluluk duygusu bugün Amerika’daki kanser vakalarının onda dokuzunun sebebidir, diyordu) ve kötü alışkanlıklara evde izin verildiğinde en azından onlara göz kulak olunabileceğine inanıyordu. Mutfağının namı aldı yürüdü bir dönem, ne yaptıklarını bilen entelektüel bağımlıların toplantı merkezi oldu. Kimisi Coleridge gibi bir sanatçı olduğunu hissediyordu, kimisi de Leary gibi bilimci ve devrimci. Kadının çoğu zaman kafası güzel olsa da birtakım annelik reflekslerinden vazgeçemiyordu, evin her yerinde portakal suyu, bal, süt, vitamin hapları bulunduruyordu. Öte yandan biberli yahniden başka yemek yapmıyordu, onu da haftada bir kez. Bir gün onunla konuştuğumuzda ciddiyetle, komşu samimiyetiyle anlattı, gençlik kültüründeki rolü buymuş, kendi kuşağındakilerdense gençlerle olmayı tercih edermiş, bundan gurur duyuyormuş. Bir gün Antonioni’nin bir filmini sallabaş izleyen oğlan yanında oturan haşin misyoner kızdan sert bir dirsek yedi. Kız kan şekeri düşmesin diye oğlana hemen kayısı ve kuru yemiş verdi, paparayı bastı, eve götürdü. Kızın oğlanı ve yaptığı işleri sağda solda duymuşluğu vardı, kendisi de İnsan Yalnızca Ekmekle Yaşar adında iddialı bir derginin yazarı, editörü ve yayıncısıydı. Kızın daimi mevcudiyetinin yaydığı organik sıcaklığa karşı koyamayan oğlan kendi kaslarına, damarlarına ve sinir bağlantılarına yeniden ilgi duymaktan kendini alamıyordu. Hatta onlara âşık olmaya, üzerlerine titremeye başlamış, İnsan .... Yaşar dergisinde küçük, komik şarkılarla övgüler düzmeye koyulmuştu.   tenimin parmakları aşar aşkınsal ruhumu gergin omuzlarım gevşer dişlerim beni bütünler   Kafasındaki ağzına (o irade ve kararlılık abidesine) sert elmalar, kuru yemişler, tahıl tohumları, soya yağı tıkıştırdı. Eski dostlarına dedi ki, Bundan böyle aklım başımda takılacağım, ayık kafayla gezeceğim. Sonra spiritüel bir derin nefes yolculuğuna başlayacağını söyledi. Peki ya sen ne yapacaksın anne, diye nazikçe sordu. Dönüşümü öylesine ışıltılı ve harikuladeydi ki, mahalledeki yaşıtları oğlanın aslında hiçbir zaman gerçek bir bağımlı olmadığını, hikâye olsun diye işi ucundan koklayan bir gazeteci olduğunu söylemeye başladılar. Anne oğlu ve arkadaşları olmadan yalnız bir alışkanlığa dönen bu şeyi defalarca bırakmaya çalıştı. Bu çabası ancak durumu katlanılır kılmaya yetti. Oğlan ve kız elektronik teksir makinelerini aldı ve başka bir semtte yabanıl, tenha bir yere taşındılar. Çok katıydılar. Kadın altmış gün boyunca uyuşturucudan uzak durana dek onu görmemeye kararlı olduklarını söylediler. Evde yapayalnız kalan anne akşamları gözyaşları içinde Ah! Altın At! dergisinin yedi sayısını tekrar tekrar okuyordu. Ona her zamanki gibi gerçekçi görünüyorlardı. Sık sık karşı sokağa geçip onu teselli etmeye uğruyorduk. Ama ne zaman üniversitede okuyan, hastanede yatan ya da okul bırakmış evde oturan çocuklarımızdan bahsetsek, Yavrum! Yavrum, diye feryat figan bağırıyor, yüz tırmalayıp gözyaşları dökerek zaman öldürüyor. Son.   İlkin babam sessiz kaldı, sonra dedi ki, “Birincisi: Hoş bir mizah anlayışın var. İkincisi: Basit bir hikâye anlatmayı beceremediğini anladım. O yüzden vaktini boşa harcama.” Sonra üzülerek dedi ki, “Üçüncüsü: Sanırım annesi artık yalnızdı, öylece yapayalnız bırakılmıştı. Belki de hastaydı?” “Evet,” dedim. “Zavallı kadın. Zavallı kız, deliler zamanına doğmuş, deliler içinde yaşamış. Bitti. Son. Bunu söylediğin iyi oldu. Son.” Karşı çıkmak istemedim ama şunu söylemek zorundaydım, “Yani illa da son olarak almamak gerek baba.” “Evet,” dedi, “ne trajedi. Bir insanın sonu.” “Öyle değil baba,” diye rica ettim. “Öyle olması gerekmez. Kadın kırk yaşlarında. Zaman geçer, dünyada daha bir sürü başka şey olur. Öğretmen ya da sosyal hizmet çalışanı. Ne olmuş eskiden esrarkeşse! Bazen yüksek lisans derecesinden daha iyidir.” “Yazar olarak temel sıkıntı mizah anlayışında,” dedi. “Kabul etmek istemiyorsun. İnsanın sonu trajedi! Düpedüz trajedi! Tarihsel trajedi! Umutsuz vaka. Son.” “Aman baba,” dedim, “kadın değişebilir.” “Kendi hayatında da bunlarla yüzleşmen gerek.” Birkaç damla nitrogliserin aldı. “Beşe çevir,” dedi oksijen haznesindeki tuşu işaret ederek. Boruları burnuna geçirdi ve derin nefes aldı. Gözlerini kapadı ve, “Hayır, değişmez,” dedi. Tartışmaya girdiğimizde son sözü babama bırakacağıma dair ailemize söz vermiştim, ama bu durumda farklı bir sorumluluğum vardı. O kadın karşı sokakta yaşıyor. Hem bildiklerimin hem de uydurduklarımın ürünü. Onun için üzülüyorum. Onu o evde ağlar halde bırakmayacağım (benim gibi merhametli değil ama Hayat da bırakmayacak). Dolayısıyla: Kadın değişti. Tabii oğlu bir daha eve dönmedi. Kadın şimdilerde East Village’da bir sağlık ocağında resepsiyoncu. Müşterilerin çoğu genç insanlar, kimileri eski dostlar. Baştabip ona, “Keşke bu klinikte senin gibi tecrübeli üç kişi daha olsa,” bile demiş. “Öyle mi demiş doktor?” Babam oksijen borularını burnundan çıkardı ve şunu dedi: “Mizah, sorun yine mizahta.” “Hayır baba, böyle şeyler oluyor gerçekten, bugünlerde dünya bir tuhaf.” “Hayır,” dedi. “Önce gerçeği konuşalım. Kadın tekrar kötüleyecek. İnsanın karakteri olmalı. Onun karakteri yok.” “Hayır baba,” dedim. “Gerçek ortada. Kadının işi var. Daha ne olsun. Sağlık ocağında çalışıyor.” “Ne kadar sürecek ki?” diye sordu. “Sonu yine trajedi! Senin sonun da. Bununla ne zaman yüzleşeceksin?”

İngilizceden çeviren: Oğuz Tecimen

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

İhap Hulusi Görey: Cumhuriyet'in Görse..Derya Önel
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Daniel Treisman

2 Temmuz 2025

Manipülasyonun Gücü

Günümüz diktatörleri biraz farklı çünkü onların yönetim biçiminin temelinde şiddet değil, manipülasyon var. Donald Trump genellikle sahip olduğu otoriter arzular sebebiyle eleştirilir, hatta otoriter eğilimlerin önünü açmakla suçlanır. Trump’ın liderlik tarzını ülke dışındaki emsa..

Devamı..

Ankara'da Hafta Sonu Kaçamağı: Nereye ..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024