Üzerine “eğreti bir kimlik” giydirilmiş ve ömrünü kim olduğunu bulmaya çalışarak geçiren “emanet kimlikli” bir adamın ve de babasından yaralı, anne sevgisinden eksikli bir kadının hikâyesini okuyoruz.
“Yaralı bir hayvan gibi saklanmak için kendime kuytular arayıp dururken acı gerçeği kabullenmek zorunda kaldım: Kayboldum” cümlesiyle başlıyor Tarık Tufan’ın Doğan Kitap’tan çıkan en son romanı Kaybolan.
Hakan’ın, kırk yaşına girdiği gün çalıştığı sigorta şirketinde arkadaşlarıyla doğum gününü kutlarken, pastanın üzerinde yanlış yazılan ismi gördüğü anda aniden kimlik bunalımına girmesi, kendi içindeki çatlağa düşüşü, kaybolduğu bu uğultulu ormanda sesine yabancılaşması ve en nihayetinde kendini kentin sokaklarına atmasıyla açılıyor roman. Hakan bir yandan kaybolduğu gerçeğini kabullenmeye çalışırken diğer yandan da dönüş yolunu bulmaya çalışıyor lakin gerçekliği ve hayali arasındaki mesafe açıldıkça açılıyor.
“Kaybolmayı kabul etmekten daha sarsıcı ve zor olanı geriye nasıl döneceğini bilememek. Asıl yıkım burada başlıyor,” (sf:12) diyen başkahramanımız Hakan, ölmekle hayatta kalmak arasında savaş verirken, evde onu karşılayan on beş yıllık karısı Yıldız da kendi iç dünyasında ve aile travmalarının içinde sıkışmış bir halde kendi savaşını veriyor. Ona musallat olan belleğiyle cebelleşirken hayat adaletsiz bir şekilde babasının belleğini yok ediyor. Yıldız’ın elinde kalansa hükmünü yitirmiş, tarihini doldurmuş bir hesaplaşma isteği ve çocukluktan getirdiği ağır bir travma. “Unutunca yaralar kapanır mı Baba?” isimli bölümde tek kişilik bir hafızayla nasıl iki kişilik bir savaş verdiğine şahit oluyoruz.
İki yaralı insanın birbirine tutunma çabasının yittiği ve artık birbirlerine merhem olamadıkları noktada, Yıldız kendi aile travmalarının içinde kayboluyor, Hakan da doğduğu gün başlayan “kayboluş” hikâyesinin içine savruluyor. Hakan’ın vazgeçilmiş bir çocuk olmasının ardında yatan o hüzünlü hikâyeyi öğrenince anlıyoruz pastanın üzerinde yanlış yazan ismin onu neden bir nevrozun eşiğine getirdiğini.
İstanbul sokaklarındaki alametlere bıraktığı yazgısının peşin sıra gidiyor ve bizler de birer flanöre dönüşüyoruz, kentsel belleğin içine sızıyor, kentin kültürel mirasını kucaklıyor, yerel lezzetlerin tadına bakıyor, tekke ve dergahlarına girip çıkıyor ve hikâyeler dinliyoruz. Elimizde adeta bir haritayla, kozmopolit kentin semtlerinde geziyor, hanlara, esnaf lokantalarına uğruyoruz. Üzerine “eğreti bir kimlik” giydirilmiş ve ömrünü kim olduğunu bulmaya çalışarak geçiren “emanet kimlikli” bir adamın ve de babasından yaralı, anne sevgisinden eksikli bir kadının hikâyesini okuyoruz.
Hikâyenin ilk kırılma noktası Hakan’ın ölü sandığı eski aşkı Sonay’ın yeniden karşısına dikilmesiyle gerçekleşiyor. Bireysel belleğimize sızmış olan meşum doksan dokuz depremine bir fener tutan Tufan, deprem yıkıntıları üzerinden insan ruhunun yıkıntılarına gönderme yapıyor ve okur kendini bir yığıntı edebiyatının ortasında buluyor. Enkaza dönüşen bir kentin içinde yıkıntı altında kalan ve ruhları enkaza dönüşen karakterler önce kendi içlerindeki enkazı kaldırmak ve vicdani bir hesaplaşmayı tamamlamak zorundalar. Tüm bu travmaların içinde “yeşeremeyen” hayatı ölü bir cenin -doğamayan bir nesil- üzerinden anlatan Tufan, Kaybolan’da kullandığı metaforlarla başarılı bir anlatı kuruyor. Sonay, Hakan’a tuttuğu aynayla onun babasından genetik bir miras gibi aldığı çaresizliğini kabullenmesini ve babasını affetmesini sağlıyor. Yıldız “yıkabildiği” patriyarkal düzenin içinde kendi gücünü ve sesini buluyor. İncil’den bir alıntıyla “ölüler, ölüleri gömüyor.”
Olmak isteyip de bir türlü olamayanların, hayatın sonsuz girdaplarında sıkışanların romanı Kaybolan. Ne yıldız anne olabiliyor ne Sonay. Ne Hakan evlat olabiliyor ne de Reha İleri baba. Kimsenin rolünü “oynayamadığı” bu romanda Tufan, kimlik bunalımı, aidiyet sorunsalı, hayata tutunma ve aile travmaları gibi sorunlara değinirken aynı zaman İstanbul’un tarihi ve kültürel dokusunu ihmal etmiyor. Yıldız Sarayı’nda anlatılagelmiş bir hikâyenin Yıldız’da tecelli etmesi, Hakan’ın zihninde dönüp duran Bee Gees şarkısı, solup giden Aşk merdiveni çiçeği gibi metaforlarla daha derinleşen; Tufan’ın önceki romanları Düşerken ve Hayal Meyal ‘e metinler arası göndermeler yaptığı Kaybolan hem derin altyapısıyla hem hikâyesinin kuvvetiyle hem de güçlü bir dil kullanımıyla Çağdaş Türkçe edebiyatın içinde yerini alıyor.
Ve ancak karanlık çöktükten sonra uçuyor Minerva’nın baykuşu...
“Herkes hayatında en az bir kere deliriyor, düşüyor, kayboluyor ve hiç kimsenin delirmesi, düşüşü yahut kayboluşu bir başkasınınkine benzemiyor. Yıkımların her birinin kendine özel bir hikâyesi var.” (sf:223)






