[button]Semih Gümüş[/button]
Peki bizde niçin azdır aşk romanları? Düşünmeye değer. Bazı konular az yazılmıştır edebiyatımızda. Çocuklar da, gençler de, aşklar da. Durup anlamaya çalıştıklarımız hemen hep incelikler değil de, yaşadığımız bu hayatın kötücül, sert yanları olmuştur.
Yalnızca sözcüklerle, somut hayatın ürettiği anlamları soyutlayarak yapılması, edebiyatı mucizeler yaratan bir sanata dönüştürüyor. Sözcüklerle gerçek hayatlara benzeyen hayatlar, bazen bizden daha sahici kişiler yaratılıyor, dünyalar kurulup dünyalar yıkılıyor.
Anna Karenina’yı düşününce, çevremizde tanıdığımız kişiler mi daha sahici, Anna mı diye sorabiliriz kendimize. İkincisi daha tam bir insan gibi görünüyor.
Sanırım yalnızca benim için değil, romanı okuyan herkes için de Anna kadar inandırıcı, güçlü, karmaşık, zengin dünyası olan kişilere gerçek hayatta rastlamak daha zor. Yaşadığı aşklardan ve hayata ilişkin inançlarının yıkılmasından sonra kendini trenin altına atıyorsa Anna, orada onun gerçekliğinin ne denli sağlam olduğunu durup düşünmeye de başlıyoruz. Vronski ile yaşadığı aşkın bir türlü mutlulukla sürmemesi Anna için hayatı çekilmez yapmaya başlamıştır. Peki Anna’nın yaşadığı hayatın acı sonu mu onu daha inandırıcı yapıyor?
Romanın anlattığı aşk
Mutluluk, bütün aşkların arayıp bulamadığı, hep eksik yaşanan duygu. Evet, edebiyat asıl olarak sevinçlerden değil acılardan, sorunsuzluktan değil sorunlardan, mutluluktan değil mutsuzluktan doğar. Bu yüzden mi mutlu aşk romanları yazılmaz. Öteki bütün nitelikli romanların anlattığı aşk hikâyeleri de Anna’nın yazgısına benzer.
Kırmızı ve Siyah’ın gitgide büyüyen ama mutlulukla sürmeyeceğini her satırında belli eden aşk hikâyesinin kahramanı Julien Sorel, pek çok tutarsızlığıyla kendisini giyotine gönderirken onun ölümünden duyduğu acıya katlanamayan sevgilisi Madame de Renal’i de onulmaz bir hastalıkla ölüme göndermiş olur. Julien ile Madame de Renal’ın tutkulu ve yaşadıkları hayatın gerçekliğini okurun gözleri önüne seren aşkları, gücünü gene çaresizliğinden alır.
Balzac, kumarda kazananın aşkı da satın alabileceğini belirtir ama o da bu sözüyle gerçek hayatı anlatır. Yoksa arkada bütün Fransa’nın toplumsal hayatını verirken onun içinden çıkan kişilerin bireylik savaşlarını büyük bir zenginlik içinde anlatan Balzac da mutlu aşklar yazamamış. En popüler romanlar arasında yer alan
Vadideki Zambak, Henriette ile genç sevgilisi Felix arasındaki aşkı, kadın erkek aşkını gerçek hayatın bir aralığına sıkıştırır ki, bize çok tanıdık gelir.
[caption id="attachment_9292" align="aligncenter" width="650"]

Kırmızı ve Siyah, Julien Sorel ve Madame de Renal[/caption]
İlk aşkların öğretici olduğu söylenir. Benzersiz bir hayat deneyimi, acısını unutturarak size kalır. Ve neden sonra yaşananlar üstüne gölgesini düşürür. Felix de, Henriette’ten sonra Lady Dudley’e âşık olduğunu sanır ama hem bu ilişkisini öğrenen Henriette’in hastalanıp ölümüne neden olur hem de hiç kimseyi Henriette’ten daha çok sevmediğini anlamıştır. Tıpkı Julien’in Mathilde’e olan yakınlığının Madame de Renal’e aşkının yanında önemsiz kalışı gibi. Bazı aşklar ilk olduğu gibi, demek son olarak da kalır.
Bana kalırsa Carlos Fuentes’in
Diana’sını okumadan aşk romanı okunmuş sayılmaz. Üstelik bu kez gerçek bir aşkın hikâyesini anlatır
Diana (Yalnız Avlanan Tanrıça). Fuentes’in sinema oyuncusu Jean Seberg’in gizemli güzelliğine kendini kaptırıp kısacık bir sürede yaşadığı tutkuyu anlatan roman, gerçek aşkla yazılan arasındaki geçişliliği de gösterir.
Aşk nedir ki? Tek kişinin, hemen hep aradığı karşılığı alamadan yaşadığı (aşk iki kişilik olmaz, varsa da kısa sürer). Yol açtığı erken mutluluk mutsuzluğunu çok geçmeden doğururken insanda bıraktığı kalıcı izler belki ömür boyu, ince bir çizikten zaman zaman sızarak kendisini hissettirir. Peki Fuentes’in
Diana’sı gibi, hep bir hayal olarak mı yaşanır?
Bazen kadının bulunduğu yerden anlatır romanlar, bazen erkeğin. Karşılıksız kalırsa, orada eşitlik de vardır. Hangi aşkın karşılıksız yaşanacağı bilinmediği gibi, beklediğini görememenin acısı da bir yana daha çok bükülmez. Belki geçen yüzyılların aşklarında erkek giden, kadın bekleyendir daha çok ama tutkunun, dolayısıyla karşılıksız kalakalmanın acısı eşitçe paylaşılır.
Öykünün kısacık zaman dilimine sığmaz aşk. Taçyaprakları açılan bir hayatın içinde birkaç boyutta birden yaşanan aşklar, gerçekliğini daha çok romanın olanakları içinde bulur. Bunu bir de şöyle görebiliriz: Öykü, değil mi ki hayatın kısacık kesitlerini, anlarını anlatır, oralarda bir aşkın mutlu anları da anlatılabilir. Demek mutlu aşk öyküleri yazılabilir de, iki insanın hayatının uzunca bir dönemini mutlulukla sürdürmek olanaksızdır. Sonunda pembe dizi hikâyesi değil hayat. İnsanı, hayatın sorunlarıyla iç dışlı yaşayagelmiş yetişkin insanları inandıran mutlu aşk romanları edebiyatın değil de, popüler hayat tasarımlarının konusu olabilir.
Julien’i, Felix’i ve daha pek çok roman kahramanını, bu arada Charlotte Bronte’nin
Jane Eyre ya da Emily Bronte’nin
Uğultulu Tepeler romanlarını düşününce, eski romanlarda yoksullarla zenginler arasında yaşanan aşkların yazarları ve okurları yakından ilgilendirdiği görülüyor. Bir çelişki arayışı, anlatının çıkış noktası olarak görünür ve bu hep böyle olur. Günümüzdeyse, zengin yoksul çelişkisi nitelikli edebiyatın aramadığı bir durum, tersine, iki kişilik aşklar yerine, yaşananların tek kişinin iç dünyasında yol açtığı sarsıcı duygular öne çıkıyor.
Edebiyatın gücü
Okuduğum aşk romanlarını düşünüyorum, siyasal hayatın acımasız sertliği içindeki gençlik yıllarımda, aklıma gelmiyorsa, benim ilgi alanımda olmayışından değil de, bulmakta güçlük çektiğimizden olmalı. Heinrich Böll’ün
Ve O Hiçbir Şey Demedi romanını çevremdekilere öteden beri öneririm. Edebiyat acı olanı iyi anlatır, bize de öğretir ama buruk bir –tat demeyelim de buna– iz bırakan romanların gücü şaşırtıcıdır.
Ve O Hiçbir Şey Demedi’yi okuyalı kırk yıl olmuş mudur, bilmiyorum ama unutmadım, neden sonra ikinci kez de okumuştum. İkinci Savaş’ın hemen ertesindeki yıkım günlerinde, bir otel odasında yaşadıkları geceden sonra uzaklaşıp gitmeye çalışan Bogner’in karısına daha büyük bir sevgiyle dönüşü, yoksunluklar insanın belini bükerken sevginin yol açtığı iyileştirici duygunun ne denli etkileyici olabildiğini anlatır.
Edebiyat, nedir ki: insana yazınsal bir doygunluk verirken onun hayata izdüşürdüğü anların sahiciliğinin bıraktığı etkiyi başka nerelerden alabiliriz. Gerçek hayattan mı? Bazen belki ama hayat çoğu kez edebiyattan daha inandırıcı ve etkileyici değil. Arayıp bulamadığımız aşkları da anlatır iyi romanlar, hiç aklımıza getirmediğimiz aşkları okuma fırsatı da verir. Kaldı ki aşklar da yaşandıktan ya da anlaşıldıktan sonra bir köşeye atılmıyor, tam tersine, insanın hayatın anlamını arama tutkusunun bir biçimi olarak da yaşanıyor.
Peki bizde niçin azdır aşk romanları? Düşünmeye değer. Bazı konular az yazılmıştır edebiyatımızda. Çocuklar da, gençler de, aşklar da. Durup anlamaya çalıştıklarımız hemen hep incelikler değil de, yaşadığımız bu hayatın kötücül, sert yanları olmuştur. Onları anlatmayı bir yükümlülük gibi gören edebiyatımız, kendince çareler aramaya da az koyulmamıştır.
Toplumla insan arasındaki uzaklığı ortadan kaldırdıkça bireylikten, dolayısıyla bireylerin yaşadığı duyguların en güçlüleri arasında bulunan aşklardan söz etmek de zorlaşıyor. Demek bugün daha çok beklenebilir aşk romanları. Öte yandan, bu da ilk bakışta öyle görünüyor. Günümüzde yaşanan hayatlar bambaşka, gerçeklik onun içinde bir başkasıyla yaşamayı zorlaştırıyor. Demek aşklar da romanların konusu olacak derinlikte ve çoklukta yaşanmıyor. Bu dediğimden aşk romanlarına açılan kapıları aralamanın zor olduğu söylenebilir mi? Bunu söylemek, en azından kendi dünyasında büyük aşklar yaşayanlara haksızlık olur. Yazanlar yaşarsa, yazılabilir de demek.