Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

20 Ocak 2024

Edebiyat

Hayalet Bakıcısı: Ayrıksı Bir Öykü Dünyası

Özcan Yılmaz

Paylaş

1

0


Henüz ilk kitabında böylesine yetkin öyküler yazan birinin sonraki kitaplarını ve anlatacağı hikâyeleri merakla bekliyorum.

Yazmak hakkında konuşurken öyle bir an gelir ki üsluptan bahsetmeden olmaz ve mutlaka biri konuyu açar. Üslup derken ne anlıyorsa oradan anlatmaya başlar. Şunu savunur çoğunlukla, bir yazar en başında değilse bile yazdıklarını çoğalttıkça kendine has bir üsluba sahip olmalıdır. Kimse karşı çıkamaz ama nereden noksansa oradan anlar herkes bu iddiayı. Kimi, Dildir, der, yazara üslubunu kazandıran, ya da ses, diye devam eder, kendi sesini bulmaktır esasında bütün mesele. Kimi biçeme vurgu yapar, kimi kurduğu dünyaya, yarattığı karakterlerin özgünlüğüne ya da olay örgüsünün benzersizliğine, tahmin edilemezliğine. Taklit edilemez olmalı, der biri, öbürü de ona katılır ve ekler, çok basit görünmeli, ne var bunu yazmakta deyip denediğinde başarısızlığa uğramalı, o duyguyu muhakkak tatmalısın. Çok sürmeden ciddi konuşmalar, iddialar, savunular, tartışmalar yerini şamataya bırakır, konuşmanın ciddiyetini yitirdiğini fark etmeyen son kişi de duruma uyanana dek eğlence sürer. Nihayetinde bir uzlaşmaya varılamasa da hepten boşuna değildir böyle konuşmalar, illaki bazı sözler kalır bazı zihinlerde ve herkes köşesine çekildiğinde konu üzerinde asıl düşünme başlar.

hayalet bakıcısı özlem dikeçligilBana kalırsa üslup denen şey ayırt ediciliktir. Bütün yazarlarda olmaz, olması şart mıdır, emin değilim ama bir yazar buna sahipse kendini çok da gizlemeden belli eder. Özlem Dikeçligil’in öykülerini okurken aklıma gelen ilk şey bu oldu, henüz ilk kitabında üslubunu bulmuş bir yazar. İlk eserde sık rastlanmaz böyle bir duruma, hatta nadiren rastlandığını bile söyleyebiliriz. Bu yüzden böyle bir tespitte bulunmadan önce iki kere düşündüm. Fikrim değişmedi. Dikeçligil’in öykülerinin ilginçliği üslubundan kaynaklanıyor. Öyleyse bunun hakkında biraz daha açıklama yapmalıyım ve kaçınılmaz olarak öykülerinden, öykülerindeki hikâyeyi ele alış biçiminden, kullandığı yöntemlerden söz etmeliyim. Kitaplar hakkında yazarken aslında onların bende yarattığı etkilerden bahsetmeyi yeğlerim ancak o kadar da sabit fikirli değilim, bazı kitaplar için alışkanlıklarımı değiştirebilirim.

Şurası bir gerçek, Özlem Dikeçligil öykülerindeki hikâyenin tamamını okurun bilmesini istemiyor, bazen başında, bazen ortasında, bazen sonunda bazı şeyler öğreniyorsunuz hikâye hakkında ancak asla tamamı değil. Okurdan sabır talep ediyor, böylesi metinlerin tamamlanması zordur, üstelik sonu getirildiğinde bile açığa çıkmamış şeyler kalabilir okurun zihninde, bu tür öyküleri okurken olan biteni takip etmeye çalışmak yerine karakterlerin duygusuna veya yaratılan dünyanın özgünlüğüne kapılıp gitmeyi tercih ederim. Demek ki böylesi metinler, hikâyenin tamamını merak etmeyen benim gibi okurların ilgisini ancak karakterlerin, dünyalarının özgünlüğüyle ayakta tutabilir. Ya da öyküde anlatılanların ötesinde, tamamen yazara ait, az rastlanır bir üslupla. Öyleyse Dikeçligil’in öykülerine yazarın sıra dışı tercihleri sayesinde girdiğimi düşünebilirim.

Kitabı okumaya başlar başlamaz, henüz ikinci öyküde farklı bir şey okuduğumu anladım. Böyle şeyleri anlamak bundan uzun da sürmez pek, hikâyenin anlatılmaya nereden ve nasıl başladığı tek başına birçok şeyi açık eder. İlk öykünün daha ikinci paragrafı bittiğinde ne okuyacağımıza dair fikrimiz oluyor, ana karakteri, ona bu hikâyeyi anlattıranı az çok tanımaya başlıyoruz ve çok değil birkaç paragraf sonra da kendimizi öykünün dünyasının içinde buluveriyoruz. Zahmetsizce hazırlanmış gibi görünen etkileyici bir giriş. Bugünlerde herhangi bir okuru herhangi bir metnin içine çekmek hiç kolay değil. Dikeçligil’in niyeti elbette bununla sınırlı değil, hikâye ilerledikçe hem anlatıcının hem anlattırıcının kusurlarını yavaş yavaş öğrenmeye başlıyoruz. Ve burada Dikeçligil iki karakterine de eşit mesafede durmayı başarıyor. Madde bağımlısı ve ona bağlanmış kadın, ikisini de yargılamadan öyküsünü sonuna dek taşıyor. Çok rastlamadığım bir yazar tavrı. Öbür türlü yazılmış metinlere karnım tok olduğu için onlardan uzak durmaya çalışıyorum. Şöyle şeyler okumayı seviyorum:

“O kış annem ölmüştü. Ölmesi uzun sürmüştü. İçimde sıkışmış, nasıl çıkaracağımı bilmediğim bir keder vardı. Ben yokmuş gibi yapıyordum. Tehlikeli bir zamandı.”

Ya da şöyle bir şey:

“Sağ elimin dış tarafındaki kabuğu koparmak üzere olan yara izine baktım. Yüzünü duvara doğru çevirip altındaki büyük naylonu üzerindeki kokulu, ıslak yığınla beraber çekmeye çalışırken çırpınmaya, çığlık atmaya başlamıştı.” … “Hayatta kalması etimden koparacağı parçaya bağlıymış gibi dişlerini daha derine gömmeye çalıştı. Elini kurtarmak için öbür elimle boynuna olanca gücümle bastırıp yanağına tokat attım. Yüzüme tükürmek istedi ama tükürüğü çenesinin ucundan damlayamayacak kadar güçsüz bir salya olarak kaldı. O salyayı çenesinin ucundan silmedim. Bıraktım öyle uyusun.”

İlk alıntı "Küçük Bir Tören" adlı açılış öyküsünden. Sözcüklerin seçimi, art arda gelen cümlelerin ritmi neredeyse kusursuz. Anlatıcı hakkında iki satır bile sürmeyen bir tutumlulukla o kadar çok şey anlatıyor ki. Bağımlı birinin git gide uzayacak olan yokluklarının içinde sıkışıp kalmış bir karakterin ruh halini, o hale gelmesine yol açanları, iki satır bile sürmeyen cümlelerden çıkarıveriyoruz. 

özlem dikeçligil hayalet bakıcısı

İkinci alıntıysa kitaba ismini de veren "Hayalet Bakıcısı" adlı sonraki öyküden. İki arkadaşın sıradan bir sohbeti gibi başlayan öykü burada hat değiştiriyor. Biz bu paragrafı okuduğumuzda sıra dışı bir olayla karşılaşacağımızı biliyoruz ve öykünün sonunda her şey aydınlığa kavuşacak ancak önemli olan olayın kendisi değil, üzerinden yıllar geçmesine rağmen etkisinin sürmesi. Yaşadıkları travmayı bir türlü atlatamamış dostunu terk edemeyen bir kadının hikayesi. Öyküye yaklaşımını buradan görebiliriz yazarın, travmayı, öncesini ya da sonrasını anlatmıyor, onu merkezine değil derinliğine koyduğu bir hikâye yaratmayı seçiyor. Böylece iki karakterin belki de bu travmadan bağımsız bir halde başından beri orada bir yerde yatan kusurlarını ortaya koyuyor. Saygıdeğer bir tercih.

"Banyo Günü", "Farecik", "Erindel Ülkesi", "Zigotlarımız" adlı öykülerdeyse ebeveynlik, tercih edilen ya da başa gelen bir sorumluluk olarak ele alınmış. Bu sorumluluğun ağırlığı, yol açtığı trajediler, onu arzulamanın ve ona sahip olmanın yarattığı tüm dramatik durumlar ortaya konmuş. Bazen kendi kanından, bazen başkasının, hiç fark etmez, bir canlının annesi ya da babası olmak, onun hayatından, sağlığından, gelişiminden sorumlu olmak harika hikayelerle ustaca anlatılmış. "Banyo Günü"nün parçalı yapısı, iki farklı bakış açısından hikâyeyi okumamızı sağlıyor. Bence Koro bölümlerindeki parantez içi başlıklar gereksiz, onlar olmadan da kimin anlattığı belli çünkü. Öte yandan bu bölümlerin varlığı öyküye üçüncü bir bakış katıyor, ben buna sıradan gazete okuru bakışı diyorum, günümüzde sayısı epey azalmışsa da geçmişte böyle okurdan çokça vardı, şimdi sosyal medyada her biri kendini özel sanan binlerce benzer ses var. O okurların yerini birbirinin aşağı yukarı aynısı bu binlerce ses aldı. Koro başlıklı bölümlerde bu ortak sesleri dinliyoruz aslında, sahipleri hangi mesleğe mensup olursa olsun aynı. Günümüzde sıkça rastladığımız ve artık kanıksanmış şiddetin böylesi bir soğukkanlılıkla anlatımı zamanımıza da cuk oturuyor.

Özlem Dikeçligil’in öykülerinde çoğunlukla kadınların başına gelenler anlatılıyor ve bu son derece doğal. Kadınların gözünden erkekler ve çocuklar ve bebekler anlatılıyor ancak yazar bunu yaparken genelde kadınlara atfedilen şefkatli, duyarlı, nazik vb. gibi kalıplaşmış bakış açılarına başvurmuyor, tiksinme, utanç, yetersizlik hissi, sorumluluktan kaçma gibi isteklerin kadınlarda da doğallıkla olabileceğini gösteriyor. Bana kalırsa böyle yapınca da öyküler daha insani bir hal alıyor. Hatta öykülerinde sıklıkla faydalandığı evcil hayvanlar da bu duyguyu pekiştiriyor. Kendi insancıllığımızı, kendimize nasıl bir insan olmak istediğimizi hatırlatsın diye, tanıdığımız, birlikte yaşamak zorunda kaldığımız tüm kalabalıklara karşın onlarla bir ilişki kurduğumuzu düşündürüyor. En azından bana düşündürdüğü bu.

Misal "Güneş Sistemim" adlı öyküdeki Pamuk isimli kedi. Kendine özgü bir karakter olarak öyküde yer almayı başarıyor ve belki de hikâyenin en kilit yerinde rol çalıyor. Ya da "Bahtiyar Kadın" adlı öyküdeki Bambam. Ya da "Banyo Günü"ndeki Oleg. Tüm bu canlılar ana karakterlerle birlikte soluyorlar, uyuyorlar ve en önemli anlarda, yalnızlığa sığınıldığında veya ondan kaçınıldığında veya bir başkasıyla kurulmaya çalışılan bağ için kullanıldıklarında çok önemli bir rol oynuyorlar.

En sevdiğim öykülerden biri olan "Tapşini"de özel bir çocuk anlatılıyor. Dikeçligil kendine has üslubuyla çokça benzerini okuduğumuz özel çocuk hikâyesinden farklı bir öykü yaratmayı beceriyor. Hep aynı şeylerin anlatılmasını edebiyatın kısırlaşmasının sebebi olarak görenlere yerinde bir yanıt.

Özlem Dikeçligil’i tanımıyorum. Ne zaman yazmaya başladığını, hep öykü mü yazdığını, bundan sonra da hep öykü mü yazacağını bilmiyorum. Ancak henüz ilk kitabında böylesine yetkin öyküler yazan birinin sonraki kitaplarını ve anlatacağı hikâyeleri merakla bekliyorum.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Sait Faik'in Menekşeli Vadisi, Ömer Lü..Seyfi Gençer
Öne Çıkanlar

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Gürkan Yavaş

13 Temmuz 2025

Bugünün Akıllılarına Dünden Bir Öykü: ..

Türkiye yakın tarihinin bu kritik yılları, salt romanın kurgusundaki temel çelişki ve çatışma için değil, kimi örtük mesajların algılanıp yorumlanması için de işlevsel bir zaman dilimine işaret eder. Ahmet Büke’nin “yetişkinler için yazdığı ilk ..

Devamı..

Çeşme’de Gün Batımı İzlenecek 6 Manzar..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024