Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

11 Mayıs 2022

Kitap

Hayaller, Gerçekler ve Doktor Jivago

Erhan Sunar

Paylaş

3

0


Boris Pasternak, bu sınırsızca geniş romanı boyunca tartışmacı ruhlu, hayalci insanları şu veya bu konuda değil de çocukluk arkadaşları Gordon’la Yura’nın yapacağı gibi “dünyadaki her şey hakkında” konuşturur. Coşkulu ruh halleri tıpkı serbestçe ileriye, geriye salınıp duran zaman aralıkları gibi değişip durur.

Doktor Jivago’nun, kendisinden en az yarım asır öncesine dek uzanan Rus klasik büyük romanlarıyla bir doku akrabalığı içinde tasarlandığı, daha ilk sayfalarından itibaren çok belirgindir. Bu geniş soluklu edebiyata aşina olanlar için, uzun sayfalar boyunca neyin ne olduğunu, kimin hangi kişisel özellikleriyle diğerlerinden ayrıldığını saptamak bir ölçüde mümkün olabilecekken, biraz daha yabancı okurları mahlaslar, sevecenlik ifadeleri, aile isimleri arasında hep çoğalıyormuş gibi görünen bir kişiler galerisi, bununla bağlantılı olarak da yoğun bir kelime karmaşası bekler. Romanın girişindeki bir sahnede her ikisine de açıkça değinildiği zaman, dikkatli okur bu genişlemeye eğilimli romanın hitabet gücünü, diyalog sarhoşluğunu ve coşkusunu Dostoyevski’den, kişilerin ahlaki değerler peşinde tavırlarına ve sözlerine yansıyan ölçülülüğü ise Tolstoy’dan ilhamla edinmiş olabileceğini şöyle bir düşünecektir. Benzer biçimde ani duygu değişimleri ve karşılıklı niyet okumalar, hızla ve bir sahneden diğerine savrulurcasına geçip giden zaman ve bütün bunları –özellikle yavaş yavaş büyümekte olan Yura’nın kişiliğinde– doğayla bir olan lirik gözlemlerle içe içe safça vermesi ise belki Çehov’dan bir şeyler barındırır.  

Romanın göze çarpan iki yönünü hemen belirtmiş oldum: Kişi ve tema bolluğu ve bununla koşut biçimde geçmiş edebiyata öykünen geniş bir zamansallık… Ne var ki küçük Yura büyüdükçe yazarın ısrarla onun din ve tarih sevgisine vurguda bulunması, bu ortak geçmişten sürekli ileriye devinen bir tür yeni düşünce silsilesi çıkarmamızı da zorunlu kılıyordur: Tarihte, özellikle de yakın tarihte hep olduğu gibi Rusya büyük değişimlerin eşiğindedir ve şair ruhlu bu hassas çocuğun bir görebildiği, tecrübe ettiği dünya, bir de onu da aşan kozmik bir güçmüş gibi yazarın günleri, ayları birbirine bağlayarak, ülke insanlarının çalkantılı ilişkilerini hep bir düzene sokmaya çalışarak “araya girdiği” uzun, söylevsel, kimi kez didaktik daha başka bir dünya vardır. Çok geçmeden anlarız ki, bu dev roman üzerine temellendiği edebi ve toplumsal geleneğe asıl saygısını bir nostalji bilinci ve gönderme bolluğuyla değil, ülkeyi bütün bir tarihi bünyesinde barındıran minyatür bir yapı olarak görmesiyle de değil, büyük dönüşümlere hazır canlı bir oluşummuş gibi ilerledikçe gerçek kimliğini bulacak karmaşık bir düzen tasarlamasıyla gösteriyordur: Bu düzenin edebi olan kılcal damarları birçok olguyu bir arada tutabiliyorsa da, romanla canlanan asıl Rusya ve insanları, birbirlerine değen hayatları ya da savruluşlarıyla en derinde yaşamsal olmakla da kalırlar.  

Edebi tuhaflıklarından, rastlantı bolluğu veya “şiirsel” pasajlarının çokluğu yüzünden kızıp küsemeyeceğimiz, bir kenara bırakamayacağımız romanlara güzel bir örnektir Doktor Jivago. Sadece okurları da değil, Rusya bürokrasisini hatta uluslararası kamuoyunu, Soğuk Savaş’a çok geçmeden malzeme olacak çelişkili yönleriyle diplomasiyi ikiye bölmeyi öyle kuvvetle başarmıştır ki, etrafında göz alıcı başka bir hale daha oluşuvermiştir. Her şeye karşın edebi iddiasıyla onu köklerine bir selam olarak değerlendirenler bile, Yura’nın şahsında Pasternak’ın göstermek istediği şeyin geçmişe bir mesafe ya da ondan açıkça bir kopuş mu olduğu konusunda kararsızlık yaşayabilir. Özellikle Devrim sırasında Kızıllarla Beyazlar arasında iç savaş sürerken Jivago bir zamanlar olduğu çocuk tabiatlı Yura’ya kıyasla epey bir iç muhasebe geliştirir ve onun ikilemlerini fazlasıyla siyasete batmış biçimde okuduğumuzu fark ederiz; şiirlere yatkın küçük çocuk yerini hâlâ şiirler yazan olgun birine bırakmışsa da “edebiyat” artık kanlı gerçeklerin, hayat karşısında zedelenen hayallerin ve yitik bir geçmişin gölgesinde oluşuyordur. Bu yüzden onu bir ulusun yeni bir çağda kendini bulma karmaşalarının epik bir karşılığı olarak edebiyatın içinden bir manifesto gibi algılayan ve öyle sevip kabullenen okurlara (sözgelimi romanı bir günde okuyup büyük bir hayranlıkla karşılayan ve gerekirse mikrofilmlerini yaptırıp, toprağa gömüp, olası bir nükleer tehdide rağmen koruyacağını ileri süren, Pasternak’ı bile düşündürecek biçimde ilgili görünen Isaiah Berlin gibi düşünenlere) hak vereceğimiz ölçüde, şiirselliğinde açıkça bayağılık gören (ve Nabokov gibi alaycılıkla, kitabı Pasternak’ın değil de metresinin yazmış olabileceğini söyleyen) okurlara kızarken bir kere daha düşünmek zorunda da kalabiliriz.

Romanın oluşumu ilk bakışta bir miktar savruk ve yer yer hızlıdır, ama düşünceli bir ses gibi yazarın olay örgüsüne hâkimiyetini unutturacak ölçüde değil: Dönemsel Rus tarihinde kilit rol oynayan edebi ve siyasal figürlerle ya da büyük bir gerçekçilik etkisiyle verilen Çar Kararnamesi gibi sözleşmelerin halkı sokaklara, miting alanlarına dökmesiyle kurgunun iyice belirsizleştiği sahneler, sayfalar sonradan hep kurmaca bir güç kazanırlar çünkü yazar böyle detayların etrafına ördüğü dünyanın geride kalmasını da istemez. Romanı bir ağ gibi saran toplumsal olaylar kişilerin dünyasıyla ilişkili anlatılır, bir başlarına birer malumat yığını olarak değil. Sokaklar karışır, insanlar karşı karşıya gelir ve büyük bir tutkuyla düşünce ve ideal alışverişi yaşanır; yine de bütün bunlar olurken bir biçimde yapay, daha edebi, daha sezgisel bir şeylerin varlığını hep sezeriz. Roman bunca tanınmasını bir hayatın ve ortak bir tarihin dökümü olduğu için edinmedi elbette ve zaman geçtikçe onu daha kurmaca bir dünya gibi algılayacağımız da bir ölçüde ihtimal dâhilinde: Her koşulda birbirlerine içlerini, hikâyelerini açan ve belirgin bir yapaylık pahasına tumturaklı ifadelerle sohbetlerini birer tarihsel manzumeye çevirebilen kişileriyle, zaman zaman bir “geçmiş yüzyıl” güzellemesine dönüşen söylemsel sayfalarıyla bile onu baştan sona bir siyasi argüman olarak göremiyoruz. Kat edilen zaman aralığının genişliği, değişip duran insan kalabalığı kurgunun sıkılığını değil de hayatın genişliğini ve savrukluğunu düşündürse de, yazınsal birtakım önlemler alınmış; diyaloglara anıştırma işlevi yüklenmesi, yarıda bırakılan kimi sahnelerin yeni bir bakışla sonradan bir daha gündeme getirilmesi ya da basitçe kişilerin yıllar sonra birbirlerini buluvermesi gibi yollarla edebi bir mantık hep süregelmiştir. Bunların eksikliği değil, benzer yollarla ima ediliyor olmaları bir sorun olarak öne sürülebilir ama romanın her türlü rastlantısallığı bir biçimde bünyesinin parçasına çevirme gayreti de öyledir ki, en sonunda onları da bir yetersizlik olarak görmez ve destansı bir şeylerin varlığına hep biraz daha yaklaşırız. Bir âlim gibi görgülü Kolya Dayı ile Tolstoy’un çömezlerinden biri arasında, yoğun hitabete, edebi göndermelere ve bu arada kendiliğinden oluşan acımasızca hiyerarşi duygularına sahne olan tartışmanın sonunda, bir başına kaldığında Kolya Dayı meramını sıradan bu adama açamadığını öfkeyle düşünür ve sadece onu aşağılamakla kalmaz, bir de boşa giden bütün ifade çabasını daha da belagatli, edebi bir üslupla güncesine geçirir. Benzer biçimde, gönül ilişkileri, aşk ve dostluk işaretleri de ta en başından beri hem doğal seyrinde hem de romanın bütünü gözetilerek işlenir: Genç ve duygusal Paşa’yı henüz ilk karşılaşmalarında avucunun içine alabileceğini Pasternak’ın hiç sakınmadan söylediği Lara Antipova ileride bu adamla sahiden de evlenecek ve aynı zamanda büyük bir etkiyle Jivago’nun da ruhsal dünyasına nüfuz edip iki adamın hayatını, yazgılarını karşı karşıya getirecektir. Onu Nabokov’un burun kıvırarak romanın asıl sahibi varsaydığı bir metres gibi hikâyenin büyük bir kısmına hükmünü koyarken görüp görmeyeceğimiz ise, yine hayatla edebiyat arasında kuracağımız kişisel okur tercihlerimize, belki hayalciliğimize, edebi sezgi ve mantıktan ne anladığımıza bağlıdır elbette.  

Doktor Jivago, yazarının hayatından ve özlemlerinden büyük izler taşıyordu. Sözgelimi hep hüsranla sonuçlanan aşk ilişkilerinin onu yoğun şiir nöbetlerine soktuğu (tıpkı Lara’yla karşılıklı konuşan Yuri Jivago gibi yazıyla, şiirle coşkulu anlatımı birbirinden ayıramadığı) ve böyle kayıplarla sürüp giden yaşamından en sonunda bütün dünyaya seslenecek büyük bir eser meydana getirmek istediği artık biliniyor. Pasternak her şeyden önce ünü ülkesini saran önemli bir şairdi ve hayranlarının bir anlamda hep gözetimi altındaydı; yine de bu tek romanının özellikle son bölümlerine dokuyacağı şiirlerine kıyasla içindeki romancıyı bambaşka bir istekle diri tuttuğunu yazışmalarından, dostlarının sözlerinden de görebiliyoruz. Bir gün büyük bir edebiyat olayı gerçekleştireceğine duyduğu sarsılmaz inanç sonradan, romanın etrafında oluşacak ulusal ve uluslararası tehlikeli rekabetin de gösterdiği gibi, yazarını her anlamda paylaşılamayan bir figüre; kimilerince açıkça bir haine, kimilerince ise hep dikkatle kulak verilmesi gereken bir aydına dönüştürecekti. Pasternak engin sular gibi akıp giden romanına içinde bir özlem gibi taşıdığı büyük Rusya’dan öylesine çok şey katmış, özellikle iç savaşla çehresi değişmekte olan toplumsal yapıya öylesine hararetle temas etmişti ki, dünyanın giderek iki kutba ayrıldığı bir ortamda ne ülkesinin kapalı bürokratik mekanizmaları ne de onları da yoğun bir dikkatle takip eden Amerikan istihbarat çevreleri bunu görmezden gelebilirdi. Her sahnesinden büyük bir coşkuyla âdeta kendiliğinden bir lirizm taşan ve kurgu olduğu anlarda bile gerçeklerden ayıramayacağımız romanı, onu en sonunda gerçekten de büyük bir şöhrete çevirecekti ama aldığı Nobel ödülünü bile bir anlamda diplomatik bir krize dönüştürerek…

Küçüklüğünden bu yana şiirsel düşüncelere yatkın Yura’nın, büyüdükçe politikayla insan yaşamının daha elzem, daha doğal yanları arasında hep ikilemde kaldığını, bu durumun da hayalci kişiliğiyle birleşerek eylemlerine hep bir hüsran havası kattığını açıkça görebileceğimiz bir roman için bunca “gerçeklik” arayışı fazlaysa, kısaca bir de gönül ilişkilerine bakabiliriz. Tonya, sevgili karısı, ne kadar yakınında ve tanıdıksa o kadar gerçeksi; hep ulaşmaya çalıştığı ve şimdi başka biriyle evlenmiş olan Lara ise ne kadar uzaktaysa o kadar hayal ürünüdür Jivago için. Tonya gündelik dertlere gömülü haliyle kimi kez unutulabilen biriyken, özellikle son sahnelerdeki haliyle Lara âdeta siyasetin içinden kuvvetle beliren bir deniz feneri gibidir. Lara’ya duygusal olarak temas ettiği her zaman diliminde aynı anda ülkesinin tarihsel kaderi de canlanıyordur oysa Tonya anaç ve geride durmaya mahkûmdur. Zaten büyük aşklar da büyük sonları gerektirir ve Jivago, Lara ve kocası Paşa’nın karşılaşmalarıyla çetrefilleşen romanın bitmeye yakın bölümlerinin çoğu üçünün hayatından, kesişen ve ayrılan geçmişlerinden bambaşka destansı bir hava yaratıp her birini ölümlerine, bilinmezliklerine öyle gönderir. Bu üç anıtsal kişilik çevresinde alegorik bir okuma yapılacak olsa, intiharlarla, kayıplarla gelen sonlarının uluslarının kaderiyle bağları da biraz daha açığa çıkmış olur. Roman buna izin verir, çünkü uğruna savaşımlara girdikleri Rusya’nın savaştan zaferle çıkıp çıkmadığı onlardan çok sonrakiler için bile bütünüyle açık değildir.

Aslında romanın gerçeklerden hep bir özlemin karıştığı, tarihle gündelik coşkuların kolaylıkla ayırt edilemeyeceği bir tür hayalcilikle bahsediyor oluşu, her bir parçasında karşımıza çıkan, okudukça alışacağımız en temel yönü belki de. Bunu kısmen kişilerin ihtiraslı yanlarına, kısmen yazarın onlara bahşettiği destansı âlem içinde olup biten büyük olayların düşlere, düşüncelere ve elbette tutkulara yer açan daha anlayışlı bir üslupla anlatılıyor olmasına borçluyuz. Ama tutkular kadar dehşetin de eşlik edebileceği bir düzlemdir bu. Gerçekleri basitçe aksettirmek ve kişileri sırasını bekleyen oyuncular gibi akıp giden tarihte birer rolle donatıvermek değildir Doktor Jivago’nun yaptığı; öyle olsaydı iç savaşın büyük yıkıma uğrattığı sıradan insanların sesini hiç duymayacak, karşı cephenin göstereceği zulümden önce kendi ailesini kendi elleriyle öldüren adamın trajedisinden bir hayatın anlamını ve boyutlarını değil, kaskatı bir erdem, soğuk bir fedakârlık dersi çıkaracaktık. Oysa daha birkaç sayfa önce sevgiyle tasvir edilen aile yaşamıyla aynı adam, diye büyük bir hayal gücü ve doğruculukla yazacaktır Pasternak, kendini de öldürmeyişiyle etrafındaki herkes için ayıplanacak birinden farksız oluvermiştir; kişiliğinde ve eyleminde kimse biraz olsun hak görmeyecek, acıyacak kimsesi olmayacaktır. Özellikle bu savaş sırasında olanları anlattığı uzun sayfalar boyunca roman, büyük harflerle yazılacak Tarih’e birçok kez düşündürücü birer şerh olabilecek örneklerle doludur; onu büyüklenmeci epik yapıtlardan ayırabilen öyle nüanslarla insan hayatlarına temas eder ki, en sonunda okumakta olduğumuzun gerçekten yaşanmış olup olmadığını belki düşünmez, oluşturduğu paradoksal edebi çerçeve içinde doğallıkla unuturuz bile.  

Tarihin ve dönemsel siyasetin olduğu kadar, yoğun hayalcilik örtüsünü aynı zamanda edebiyatın üzerine de seren bir yapıttır Doktor Jivago. Küçük yaşlarından başlayarak Yura’nın maruz kaldığı aile facialarını (on yaşındayken annesi ölmüş, bir süre sonra da babası intihar etmiştir) tabiata ve onda saklı duran güzelliklere yönelen kendiliğinden bir ilgiyle şiire, bir çocuk için aşırı sayılabilecek hassas düşünceleriyle etrafında oluşan daha başka küçük “tuhaf” bir çevreye ve dinden hayatın anlamına dek birçok meseleyi eşelemeye yatkın epey sorumlu bir yaşayış idealine çevirdiğini görürüz. Romanın geri kalanında (ve Yura büyüdükçe) ağır ağır dünyanın bilincinden ayırt edilemeyecek sert çizgiler, sınırlar ya da düşüncelerle olgular arasında sürüp giden hızlı alışverişten uzakta, henüz filizlenme aşamasında, belki tabiattan da ayrı tutulamayacak, kitapları hayatın doğal bir devamı gibi algılayabilecek saf beyaz sayfalardır bunlar. Solovyov’dan Aşkın Anlamı’nı, Tolstoy’dan Kroyçer Sonat’ı dillerinden düşürmeden tartışan bu çok temiz yürekli edebiyatseverlere bakınca hayatın olanaklarını başka yerlerde aramaları gerektiğini sevecenlikle düşünen Kolya Dayı’yı yine de alt edecek ölçüde mutludurlar kitaplar arasında. Romanın hemen girişinde detaylarıyla verilen böyle çocukça parıltılı dünyayı, ileride her birinin kişiliğini esir alabilecek daha zalimce şartlara karşı önceden bir savunma, bir zırh olarak şefkatle, titizlikle işlemek istiyor gibidir Pasternak. (Kolya Dayı’nın saflıklarıyla eğlendiği küçük arkadaş çevresi sahiden de birbirlerine bağlı kalır ve hatta Tonya ile Yura ileride, şartların ve başka ilişkilerin zorlamasıyla sarsıntılar geçirecekse bile, hayatlarını da birleştirir.) Zaman zaman bahsi geçen, konuşmalara, tartışmalara konu olan edebiyat eserleri, güncel yazınsal sorunlar, örneğin Tolstoy’dan ve karşıtlarından ilhamla dünyayı güzelliğin mi, iyiliğin mi kurtaracağı gibi fikir alışverişleri, Yura’nın yanlarına verildiği kültür heveslisi Gromeko ailesinin düzenlediği müzikli toplantılar bir tek bu kişilerin hayatlarının tam da o dönemini kaplayacak şeyler olarak durmazlar; tıpkı hayatın sanata öyküneceği gibi daha sonradan da kişiliklerinin seyrine etki etmeye devam ederler. Yaşanan zamandan ayrı değilmiş gibi gösterilen bütün bu kültürel deneyimler, okudukça anlarız ki romanın kendi geniş zamansallığı ve kurmaca dünyası içinde de bir çeşit doku konumunda duygusal, düşünsel daha başka bir seyir çizgisi oluşturuyorlardır. Bazen bir iki paragrafa dek kısalan romanın bölümlerinin her birini tren vagonlarına benzetecek olursak, kişilerin karşılaşmalarını ve hafızalarını hep anılar, öyküler, hatta Yuryatin Şehir Kütüphanesi’nde seneler sonra Lara’yı bulacak Jivago’nun tecrübe edeceği gibi kitaplar üzerinden yürüyen ve her defasında, tıpkı bir tren yolculuğunun geniş şimdiki zamanında asılı kalmış uzun bir sohbet gibi, birbirlerine bağlanıp ayrılan sarmal bir yumak olarak da hayal edebiliriz.   

Romanın retorik gücünü sınırlara vardırdığı ve özellikle Yura’nın bilim insanı kimliğiyle devreye girdiği kısımlarda, deminden beri değindiğim ve daha birçok örneğine rastlanabilecek hayallerle, ideallerle iyice hassaslaşmış derindeki kırılgan yapının ilginç biçimde değişim geçirmekte olduğunu da görmezden gelemeyiz. Anna İvanovna’yı hasta yatağında hem tedavi hem de teselli ederken, Yura sahnedeki şeffaf düzeni neredeyse kasvete boğacak ölçüde bir “terminoloji” ile konuşur; öyle ki sözlerinden bir doktorun mu yoksa bir din bilgininin mi çıkarımlar yaptığını bir şaşkınlıkla ayırt edemeyiz. Yazıldığı dönemin başka büyük romanları gibi yoğun düşünsellik pasajlarıyla açıkça “düşünce” üretmeye, kişilerin yazgılarını daha yüce yasalarla, kozmik yapılarla ya da kurallarla bir hizada görme yanlısı tutum Doktor Jivago’da da çok belirgindir; ama Yura’nın belki gençlik eğilimiyle birleşerek hastasını bir tür ruhsal katharsise yönlendirdiği uzun söylevinin sonunda, bu idealist doktorun kendi başına aklından geçirdiği iki basit cümle, yani ölmekte olan bir kadının başında “bir şarlatan gibi” laflar gevelediğini düşünüvermesi romanı bu gergin anda bile ironiyle mesafe edinilmiş yapay bir gerçekliğe yaklaştırır. Bundan da tuhaf ve romanı asıl hayatiyetine kavuşturan yazarın bir sonraki hamlesi de gecikmez ve daha biz Jivago’nun kendi kendini iğneleyen, geçersizleştiren tavrına alışamamışken, ertesi gün Anna İvanovna’nın “çok daha iyi” olduğunu öğreniriz… Kişiler tutkuludur, yaşam sonuna dek bunu dayatır, yine de küçük insanlarla büyük fikirler arasında gezinip duran roman elindeki zarları hiçbir biçimde gelişigüzel atmaz. Efsanevi devrimlerin, büyük sarsıntıların Rusya’sı ciddiyeti hak eder ama sert kış ayları boyunca yakılan sokak ateşleri etrafında, savaşta cephelerde ya da kaderin bir zorunluluk gibi nerede olursa olsun hep karşı karşıya getirdiği insanların (bu dev ülkenin her an oluşmakta olan tarihini sırtlanmış insanlarının) her koşulda birbirleriyle konuşmaları, tartışmaları kaydıyla.

Boris Pasternak, bu sınırsızca geniş romanı boyunca tartışmacı ruhlu, hayalci insanları şu veya bu konuda değil de çocukluk arkadaşları Gordon’la Yura’nın yapacağı gibi “dünyadaki her şey hakkında” konuşturur. Coşkulu ruh halleri tıpkı serbestçe ileriye, geriye salınıp duran zaman aralıkları gibi değişip durur. Acıda ve kahramanlıkta savaştaki kişilerle en çekimser olanları bile eşitleyebilecek ihtiraslarla doludur sayfalar. En açık durumlarda bile, abartıdan bir edebi günah çıkarmamamızı bizden kısık sesle talep ediyordur Doktor Jivago. Kesişip ayrılan sayısız hayatı bir büyük şölen gibi gözlerimizin önüne serdiği için de, zaman geçtikçe iyice klasikleşen dünyasını yazarının niyet ettiği şekliyle çok kapsayıcı, çok destansı bulup bulmayacağımız en sonunda kendi edebi dikkatlerimize bağlı. Unutmayalım ki Pasternak yoğun siyasi baskı ve gözetim altında yazıyordu ve her ne kadar Stalin onu “aklı bir karış havada biri” diye tanımlıyorsa da, romanın bütün bu kafa karışıklığını, çelişkisel korku iklimini ve bunlara karşı kendiliğinden oluşturacağı itirazları bazen doğruca, bazen en dikkatli sansür ve kontrol mekanizmasının bile anlayamayacağı yoğun bir tutkuyla vermesi en sonunda ince, tasarlanmış, güzelce düşünülmüş bir edebiyat meselesiydi.    

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Tıbbın Askeri Deyimlerle İstilasıFaik Çelik
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Adrien Rivierre

26 Ocak 2025

Makine Çevirisinin Bilişsel Kapasitemi..

Yeni bir dil öğrenmenin beynimizi doğrudan etkilediği uzun süredir bilinen bir gerçek ama bu etkinin boyutu hâlâ tartışma konusu. Makine çevirisi, yapay zekâ teknolojisindeki hızlı gelişmeler sayesinde kısa süre içinde hayatlarımıza ..

Devamı..

Antalya’nın En Büyüleyici Antik Kentleri

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024