Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

5 Aralık 2023

Öykü Yazıları

Işıl Madak'tan Dertkovan Öyküler

Başak Canda

Paylaş

6

6


Okudum bitti türünden değil. Günlerce rahatsız edecek türden. Elinizde başka bir iş; beyninizde, ruhunuzda Işıl Madak olur.

Edebi metinlerde, özellikle de öykü ve romanlarda kurgu tutarlılığı için çok söylenen bir söz vardır. Anton Çehov’a ait bu söz: “Eğer ilk bölümde 'duvarda bir tüfek asılı' diyorsanız ikinci veya üçüncü bölümde o silah patlamalıdır. Eğer ateşlenmeyecekse o silah orada asılı olmamalıdır." Bu bir anlamda başta oluşturulan kurgu mantığının bir tutarlılık silsilesiyle ilerleyerek son cümleye kadar devamına işaret eder.

Işıl Madak’ın Everest Yayınları’ndan çıkan, on sekiz öyküden oluşan Anlamsızlık Saati adlı kitabını okuyacak olanlar sağlam bir örgü ve mantık zinciriyle büyülenmeye hazır olsun. Üstelik Madak bunu, birbirinden bağımsız içerik ve kahramanlara sahip öykülerin bir arada bulunduğu kitapta başarmış.

Işıl Madak henüz kitabın başında, öykülere başlamamışken asmış tüfeği duvara. Asmak değil, âdeta çivilemiş. Sonra dönüp ‘İçindekiler’ bölümünde sağlam bir darbe daha indirmiş çiviye ve öyküleri ondan sonra her birinden kan sızan nar taneleri gibi dizmiş ipe.

Eduardo Galeano’dan “Guatemala dağlarında kaybolmuş belli köylerde anonim eller dertkovan bebekler yapar. Bunlar endişelere karşı kutsal bir çaredir. Dertkovan bebekler hiçbir şey söylemezler. Onlar dinleyerek iyileştirirler. Dertleri ve tasaları, hiçbir gecenin düşman olmadığı gizli bir yere götürürler.” alıntısıyla başlıyor kitap. Bu aynı zamanda Madak’ın öykülerine yüklediği anlamı ve yazdıklarına duyduğu güveni gösteriyor. Zira Işıl Madak, diğer kitaplarda ‘İçindekiler’ başlığı altında verilen dizinine ‘Sustuklarım’ başlığını koyarak her öyküsünün bir “dertkovan” olduğunu ilan ediyor. Öykülerin, okuyanın dertlerini dinleyip, alıp bir başka yere götürdüğü ilanı bu.

Hemen devamında bir atıf da kendisi yapıyor Işıl Madak. Masal, mit, hikâye ve gerçeğin iç içe geçtiği öykülerde yaşamla ölüm arasındaki ikilemin başlangıçla bitiş arasındaki temel kurguyu oluşturduğunu fısıldıyor. Binbir Gece Masalları’nın Şehrazat’ının ölmemek için geceyi geceye ekleyerek masal anlatışıyla öyküleri arasında kurduğu ilişkiyi kitabın sonunda deprem/ölüm anlatısıyla bağlıyor. Madak’ın duvardaki silahı en çok öykülerde patlıyor olsa da sonda ‘işlevini görmüş’ olarak indiriliyor duvardan.

Işıl Madak’ın her biri, bir “dertkovan”, ölüme meydan okuyan Binbir Gece Masalları’ndan çıkıp gelen öyküleri bu kurgu tutarlılığında akıp gidiyor, işlenen acıları sessizce alıp bir yerlere götürerek.

SÜLEYMAN’IN MÜHRÜ

Dinsel metinler ve Ortadoğu mitolojisinde en renkli figürlerden biridir Süleyman Peygamber. Üç yüz yıl yaşadığı, kuşlar ve karıncalarla konuştuğu, rüzgâra, hayvanlara, cinlere hâkim olduğu, kanatlı atlara sahipliği gibi üstün gücü, çocukluğumuzdan beri hep anlatılagelmiştir. Bildiğimizse onun mührü. Göğün ve yerin birleşimini işaret ettiğine inanılır. Edebiyatta da kullanılan bir alegoridir. Sırrın bilgesi/simgesi olarak geçer. Işıl Madak o sırrı, onun mühründen basıp gözlerimize görebildiklerimizi değiştirmek için selamını getiriyor Anlamsızlık Saati’yle.

Kitapta bir varmış bir yokmuş gerçekliğinde masalsı hâllerimize gönderme de var, hayatın gerçekliğinde kötünün kötüsü de. Uyanışımız şimşek hızında oluyor. Etkisi uzun. Işıl Madak’ın öykülerini okurken bu insan üstü özellikleri giyinmiş bir yazarın diliyle karşılaşıyoruz. Bir farkla. Madak sadece hayvanların dilinden değil, hâlinden de anlayan bir yazar ustalığıyla ördüğü öykülerde bir başka acıyı yaşatıyor, tattırıyor bize ve sorgulatıyor. Hayvanların dili ve hâlinden anlayan bir peygamber şefkati kadar, umudu kaybetmemeyi öğütlüyor ölümün kol gezdiği coğrafyalarda bile. Samed Behrengi’nin soluğuyla hem de.

BEHRENGİ’NİN SOLUĞU

Küçük Kara Ayaklar öyküsünde bambaşka acılar denizine düşüyoruz. Behrengi’nin Soluğu yalayıp geçiyor yüreğimizi. Hayallerinin peşine takılıp giderken kaybolan Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ndan; hayallerini, yurdunu, ailesini kaybettiği için savrulan insanlığın tüm trajedisini koca ruhu ve küçük bedeninde yaşayan/ölen Madak’ın Küçük Kara Ayak’ına, Suriyeli küçük kız Badiah’ın öyküsüne yuvarlanıyoruz. Duyup geçtiğimiz, haberlere bile konu olamayacak kadar rutinleşmiş, yetmemiş onlara yaşatılanların tüm sorumluluğunu acımasızca üzerlerine yıktığımız, yetinmeyip suçladığımız savaş mağduru insanların/çocukların acısı içinde kıvranıyoruz. Behrengi’nin soluğu, Madak’ın soluğuyla birbirine karışıyor.

Savaş… Sanki savaşın kendisi suç değilmiş gibi ‘savaş suçu’ diye bir kavram yaratmış savaşın gerçek sorumluları. Hiçbir zaman kendi eylemlerine toz kondurmadan. Ve savaşın tek sorumlusuymuşcasına tüm sonuçlarını yaşayan masumlar. Başladığı andan itibaren bir kaybediştir savaş onlar için. Önce yakınlarını. Sonra evlerini. Belki birer uzuvlarını. Sonra ülkelerini. Ve nihayet hayallerini, yaşama umutlarını. Ve mültecilik. Umudun bittiği yerin başlangıcıdır mültecilik. Savaşta kaçtığın ne varsa çok daha katmerli, acımasız olanları, tüm savunmasızlığınla gelip bulacaktır seni. Açlıktan kaçmışsındır. Süreklileşen bir açlıktır mültecilik. Bağrında her türlü aşağılamayla. Barınma arayışıdır mültecilik. Çoğu kez bir barınaktan beter çadır bile çok görülecektir sana. İnsan olma onurunu koruma kaçışıdır mültecilik, her adımda insanlık dışı yaklaşımlara maruz kala kala. En önemlisi hayatta kalma çırpınışı, ölümden kaçıştır. Ama her köşe başında, her sınır boyunda, aç dalgaların seni yutmak için can attığı kara deryalarda, karın tokluğuna bile olmayacak işlerde ya da dilini, derinin rengini beğenmedi diye kendisini memleketin sahibi gören bir caninin elinde beklemeyecek, arayıp bulacaktır seni ölüm. Savaşta ölmediğine bin pişman eden bir aşağılıkla. Ölümden kaçarken kurtuluş gören çaresizlikte.

Ya bir de kadınsan, çocuksan, tüm kaybedişlerini bastırıp yine de yaşamak diyen bir kız çocuğuysan, bir Küçük Kara Ayak’san.

Ülkeni işgal edenlerden daha iştahlı işgalciler kesecektir yolunu. Tıpkı toprakların gibi ruhun da bedenin de onların işgal alanıdır. Bedenin, hele cinselliğin, en zehirli kelimelerle, en hoyrat bakışlarla, en edepsiz hamlelerle salya akıtarak apış aran düşürülecek bir başkenttir onlar için. Sahipsiz kalan toprakların acımasızca sömürülmesi gibi bakarlar korumasız, savunmasız bedenlere. En iyimser bakışları, “Mülteci değil mi canım ya… Hem karnını doyuruyorum.” dur. İşlediği suçtan daha korkunç olansa bir suç işlemediği düşüncesidir. Bir işgal ordusunun tüm haklılığı vardır onların hastalıklı bakışlarında.

Işıl Madak, belki de yüzlerce sayfalık politik bir metinde izah edilebilecek savaş, mültecilik, insanlık suçu gibi kavramları ve sonuçlarını Küçük Kara Ayak öyküsünde birkaç sayfada çırılçıplak göz önüne seriyor. Savaşın asıl kurbanları masumlardır gerçeğini ete kemiğe büründürüyor. En masum olan da kadın ve çocuklardır ki savaş; ‘barış içindeki’ bir ülkeye sığınmış mültecileri orada bile bulur ve yaşama umuduyla birlikte yaşamlarını da çeker alır.

Karakteri insan olmayan öykülerde de bir savaşın ortasındayız, içten anlatımlı, örtük öykülerde de. Sonu sürprizli öykü alışkanlığımızı karakteri sondaki cümlede belli olan öyküyle kırdığı da oluyor, anlatıcının kimliğini sona doğru yakaladığımız da. Karakter öyküleri bence. Olay örgüsü, mekân ve zaman unsurları karakterde şekilleniyor.

ÖYKÜ ANIN KENDİSİDİR

Savaşın yaşandığı anın sonrasına etkisini, bir kadının ve çocuğunun acısının ayrı ayrı işlendiği bir diğer öykü Frenk Acısı. Kadının travmasının çocuğuna yansımasının katmerli anlatımı ruhumuzun derinliklerine işliyor. Adem (çocuğun adı) adında yok sayma, hiçliği; yılan yok edici olarak acıyı sağaltıcı, ağaç kök salmışlığı (kadın), meyvesi de lekeyi simgeler. Savaşın bir diğer yüzü ‘başka şansı olmamaya’ gönderme niteliğindedir.

Kitaptaki öyküler için bireysel acıların duyumsanması ve bu acıların kadın, çocuk ve hayvanlar üzerinden harflerin kıvraklığında sözcüklere dökülmesi, zamanın anlamsızlığının anlamı bence. Yoksulluğa yoksunluklar da eklenince mutsuzluğun vicdanını ortaya çıkarmış Işıl Madak. Olasılıkların açmazlarında, zamanın içindeki eşyaya, eşyaların içindeki zaman sorgulamasında varlığın anlamına götürür bizi. ‘Zamanla geç/meyenler’in döngüsünde, ‘Dur bakalım’lara sıkışmışlığımızın resmini çizer. An öyküleri ama kesinlikle an’a kilitlenen öyküler değil. Andan geçmişe ve geleceğe bakan, etki öyküleri diyebileceğim öyküler toplamı. Çünkü sadece yazılana odaklanmıyoruz, yazılmayanın da peşine düşüyoruz. Geleceğe bırakılan yaşamın geçmişten geçtiğini tüm izleriyle alıyoruz tekrar tekrar.

Öykü için ‘zamanla olan’ tanımı yapılır genellikle. Kitaba adını veren öykü olan Anlamsızlık Saati’nde saat ve zaman kurgusunda anlamlar peşinde koşarız. Belki de yalnızlık demeliyim. Yalnızlığın anlamı en çok da. Kendini arama. Eski çağlardan bu yana hemen hemen her kültürde eşyanın önemi ortadadır. Bu daha çok o kültürün şekillenmesinde öncelik verilen kavramlara göre değişmesi de demektir. İçinde yaşanılan coğrafi koşullar, dini inanışlar, örf- âdetler, toplumun ekonomik durumu, savaşlar, göç gibi her şey bunda etkili olabilir. Zamanla da hele hele günümüzde sanayi ve teknolojik gelişmelere göre değişim göstermiştir. Ne var ki kendi hayal gücümüzü üzerinde gezdirdiğimiz nesneler hepimizin hayatında önemlidir. Dokunmanın en güzel hâlidir. Böylece geçmişten şimdiye bilinç altımıza işleyen bir olgudur onda yaşattıklarımız. Bu yüzden belki de hepimizin sandığında atmaya kıyamadığı çocukluğundan kalma bir eşyası vardır. İçimizdeki çocuk deyimi bu anıların birikimine bağlı olarak güçlenir. Eskiye dair her şeyimizdir belki bir eşya ondan geriye kalan. Ya da bir eşyaya yüklediğimiz anlam. Bir saat mesela. Bir cep saati. Kapaklı, zinciri olmayan. Otomatik değil. Romen rakamları beyaz bir yüzeyin üzerinde. Saatin üst ortasında top şeklinde bir çıkıntı ve ona bağlı bir halka. Akreple yelkovanı hep aynı zamanı gösteren. Sağlamlanmış hayatlarımızın tekdüzeliğini anlatır gibi. Zamanı ölçme gibi bir işlevi de yoktur zaten. Tik taklarının götürdüğü yerdeyizdir. Bir buluşma anı kadar karar verme zamanı. “Dikkat et”lere sığmayan yaşamın soluk yüzü; suda kaybolan bir kardeş: çocukluğun silinmeyen yüzüdür artık. Ya da sevdiğinin ilk elini tutarken, ilk gözlerine bakarkenki an. Değişen yaşamların kadına biçtiği kader. Saat üç hizasında ölçülen kızlık zarı ve son: yaşamın da durduğu yer. Sonrası yok. Bir savaşın ortası.

Öykü an değil midir oysa? An’ın kendisi. Bize o an yaşattıkları. Öyküyü çok yayamayız zamana. Ama o an hissettiklerimizi iyi duyuyorsak, kendimizi iyi dinlemeyi biliyor ve ne hissettiğimizi gerçekten bulmuşsak, işte öykü ordadır, ordan doğmuştur. Sonra o öykülerle gezmeye başlarız. Işıl Madak öykülerinde olduğu gibi. Okudum bitti türünden değil. Günlerce rahatsız edecek türden. Elinizde başka bir iş; beyninizde, ruhunuzda Işıl Madak olur. Onun öykülerindeki an, geniş zamandadır. Yukarıda belirttiğim gibi geçmişten gelir, şimdiyi sorgular. Bilinenden başka zamanlar saçılır. ‘Sustukları’nın iç döküşlerinde saçtıklarını toplayabilene kuşlara inanmak düşer!

Ayrıca Tomris Uyar’a gönderdiği selam, Orhan Kemal ile Bir Filiz Vardı, Bizim Büyük Çaresizliğimiz, Mavi Taşlı Yüzük, radyo tiyatrosu gibi daha birçok atıf ve imgesel anlatımlarla edebiyatın tadını, her yanıyla aldığımı söylemeliyim. “Anlamsızlık Saati anlamı kendinde arayan herkese selam niteliğindedir.”, “Süleyman’ın selamı var!” : Elçiye zeval olmaz. Selamı aldım ben, kalbime bastım.

YORUMLAR

İzzet Aslanbay

Madak'ın tarih, mitoloji kokususuyla harmanlayıp sadece Süleymanca okuyabilenlerin sırrına varabileceği öykülerin sırrına vakıf bir o kadar edebi bir çalışma olmuş. Öyküleri yüreğinle okuyup, bilincinle yorumlamışsın Sevgili Başak. Yeni yazılarında başka ufuklarda buluşmak dileğiyle.

5 Aralık 2023

Veysel Ismet

Değer verilerek okunan bir kitap olduğunu çok güzel göstermiş yazar . Özelikle savaş ve mülteciler ile.ilgili yorumu çok derin ve çarpıcı.

5 Aralık 2023

Basak Canda

Çok teşekkür ederim canım İzzet, 'Süleymanca okuyabilme ve sırrına varabilme'; Işıl hanım çok güzel yapmıştı, ben de onu takip ettim heybemdekileri de ekleyerek. Yüreğine sağlık, iyi ki varsın.

5 Aralık 2023

Basak Canda

Çok teşekkür ederim Veyselcimmm, öykülerin her biri içimizden bir yaraya değiyordu. Yaşanmışlıklarımıza denk. Ona değerek okumak yazmaktan daha zordu. Umarım layık olabilmişimdir. sevgimle

5 Aralık 2023

Adil BAŞOĞUL

Kutluyorum değerli arkadaşımı. Adil BAŞOĞUL...

18 Aralık 2023

Basak Canda

Okumanıza sağlık, sevgiler.

18 Aralık 2023

Öne Çıkanlar

Sait Faik'in Menekşeli Vadisi, Ömer Lü..Seyfi Gençer
Öne Çıkanlar

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Gürkan Yavaş

13 Temmuz 2025

Bugünün Akıllılarına Dünden Bir Öykü: ..

Türkiye yakın tarihinin bu kritik yılları, salt romanın kurgusundaki temel çelişki ve çatışma için değil, kimi örtük mesajların algılanıp yorumlanması için de işlevsel bir zaman dilimine işaret eder. Ahmet Büke’nin “yetişkinler için yazdığı ilk ..

Devamı..

Çeşme’de Gün Batımı İzlenecek 6 Manzar..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024