Yuva’dan sonra yazarın yine Sia Kitap’tan çıkan Yaz Evi, Daha Sonra isimli öykü kitabını okumak için sabırsızlandığımı söyleyebilirim.
Başta söylemeli ki çokça ödül almış kitapları incelemek biraz sıkıntılı bir durum. Aynı heyecanı ve beğeniyi taşıyamamak korkutabiliyor insanı. Bu yazının konusu olan yapıt da tam bu duruma örnek teşkil edecek türden. Belirtilene göre 2021 ve 22 arasında önemli üç ödülü alan Yuva Judith Hermann’ın ses getiren bir kitabı. Hermann layık görüldüğü pek çok ödülle adından söz ettiren bir yazar. Son romanı Yuva’da (Daheim) bunu perçinlemiş görülüyor. Sia Kitap aracılığıyla okurla buluşan romanın çevirisini, oldukça genç bir isim olan Anıl Alacaoğlu üstlenmiş. Alacaoğlu’nu daha önce Joseph Roth imzalı İsyan adlı kitabın çevirisinden hatırlıyorum. Kitapta aktarılana göre başka pek çok yazarın da dilimize aktarılmasında ismi yer alıyor.
Yukarıda sözünü ettiğim korku hususuna gelecek olursak, neyse ki Yuva; atmosferinin gücüyle beni aynı beğeninin bir parçası kılmayı başardı. Kitabın ortalarına doğru 47 yaşında olduğunu öğreneceğimiz isimsiz kahramanımızın geçmişinden bir kesitiyle aralanan roman; daha sonra Almanya’nın kuzeyinde deniz kenarında yaşadığı olayları konu alıyor. Otuz yıl önce bir kentte sigara fabrikasında çalışan kahramanımızın o dönemine ait retrospektif bilgiler, romanda şimdiki zamanın psikolojisini domine eden bir kanal niteliğinde. İtiraf etmek gerekirse ilk yirmi sayfanın içinde geçen bu geçmiş yaşantı bölümü, ilk başta bana yavan gelmişti. Onun yapbozun bir parçası olarak ilerleyen bölümlerle kurduğu sağlam ilişkiyi gördüğümde ise bu fikrim elbette değişti. Bu bağlamda yapıtı rahatlıkla psikolojik roman başlığı altına yerleştirebiliriz. Otuz yıl sonrasına gelindiğinde Kuzey Denizi kıyısında bir yerde kendisine yeni bir yaşam kurmaya çalışan –orada yaklaşık bir yıl aralığında– yalnız bir kadını görmekteyiz. Ağabeyi Sacha’nın işlettiği barda çalışıyor. Olay örgüsü günümüze yakın bir zaman diliminde geçiyor. Hermann’ın önümüze koyduğu bu kadın karakterin günümüz kadın algısında önemli bir yeri var. Tek çocuk sahibi ve eşinden ayrı yaşayan bir insan tiplemesi… Bu elbette kulağa çalınan şekliyle sığ gelecektir fakat alt metninde diğer birçok parametreyi de barındırdığından bu analojiyi ıslamamak adına zikretmek gerek.
Romanda yer alan olaylar bütününe ilişkin geniş çaplı bir çözümlemeye girişmek henüz Yuva’yı okumamış kitapseverler için haksızlık olacaktır. Yazıda bunu gözetmeye çalışarak örnekler vermeye gayret edeceğim. Bir kere aykırılıklar taşıyan, marjinal yahut lider bir kişilikle karşılaşmıyoruz. Ana karakterimiz sıradan bir insanı aşan özellikler, meziyetler taşımıyor. Tepkileri, beklentileri ile normal standartlar içinde. Yazarın onu tasarlarken bunu gözettiğini düşünmek olası. Yani klasik bir taşradaki entelektüel kıssası ile karşılaşmıyoruz. Gerçi bu yerel kodlar ile alışkın olduğumuz bir şablon ancak bunu Çehov oyunlarından tanıdığımız haliyle pekâlâ Batı’da da yer alabilecek bir durum olarak kabul edebiliriz. Ne avam olan –ki ağabeyi ile diyaloglarında bu zekâ pırıltısını görebiliyoruz– ne de entelektüel bir birikim yansıtan bu kadının, bir kıyı kasabasındaki sıradan hali içinden bize akseden; okurken hazzettiğimiz bir gerçekçilik… Hermann’ın bu romanda bir yazar olarak en iyisinden sağladığı denge, bu gerçekçilik hissi bana kalırsa. İnsanî olarak aynı anıları, benzer durumları yaşamasak da olayların bizde uyandırdığı etkileri ele aldığımızda iyi bir ressamın elinden çıkmış portrelere baktığımızda yüzümüzde beliren bir memnuniyeti sağlıyor böylesi karakterleri okumak.

Geçmiş Bir Anının Yükü
Belleğin geçmişte unutulup giden hatıraları nasıl olup da bir anda heybeden çıkarıp bizi şaşkına çevirdiğine akıl erdiremiyorum. Bunu şaşkınlığı, mutlaka sizde yaşamışsınızdır. Bir tetikleyici ile geçmişin bir sekansı bir anda bugünümüze hükmedebiliyor. Tıpkı Yuva’daki kadın kahramanımıza olduğu gibi… Onun henüz gençlik döneminde belki de içinde bulunduğu yeknesaklıktan kurtulmak adına evine konuk olduğu sihirbaz ve karısı ile yaşadığı o anı ve sonrasında verdiği karar, onun dönüm noktası olarak karşımıza çıkıyor. Bir anda hiç tanımadığınız bir yabancıdan, hiç deneyiminiz olmadığı bir alanda teklif aldığınızı düşünün. Uzak ülkelere seyahat edeceğiniz, yepyeni bir hayat ihtimalini de barındıran bir teklif. Evet, Kuzey Denizi’nde ağabeyinin yanına taşındığından bahsettiğimiz kahramanımızın bu teklif karşısında vermiş olduğu kararı tahmin etmek, kimse için zor olmayacaktır kuşkusuz. Diyebilirsiniz ki bunda ne var? Her tercih bir vaz geçiş değil mi! Olsa olsa bu biraz daha büyük ölçekte değerlendirilecek cinsten. Bana kalırsa bu zaviyeden bakmak hatalı bir yaklaşım olur. En azından bu roman için. Hayatın karşımıza çıkardığı fırsatlar karşısında başarısız olma halinden daha yıkıcı bir deneyimi ifade eden de onun öznesi olmaktan kaçınmaktır. Denememek, deneyimleyip aşamamaktan daha yıkıcıdır. Bu durum kitapta büyük tepkilerle süslenen bir trajedi halinde seyretmez fakat kahramanımızın, satır aralarına incelikle serpiştirilen jestlerinde, kök meselesi üzerinde ondan şifahen duyduğumuz ifadelerde bu denenmemiş olanın bütün yaşantıya sirayet eden daraltıcı etkilerini görürüz. Hatta kahramanımızın kocasıyla ayrılma süreci, genel manada evliliği irdelendiğinde de bu etkiler bulunacaktır.
“… peşinden giderken aklıma yine sihirbazın kutusu geldi. Kolayca, rüyamda gördüğüm bir şey gibi. Bu kapanın bana en başından beri ne hatırlattığını fark ettim -şehri, yalnızlığı, otuz yıl önceki o günü. Balkondaki sıcağı, benzin istasyonunu, sihirbazı, sihirbazın kutusuna yattığımı, onun da beni testereyle ortadan ikiye böldüğünü.” (s.45)
“Ona sihirbaz kutusu anısının canlı olduğunu, kendine has bir malzemeden yapılmış hissedilebilir olduğunu anlatmak isterdim. Yalnızca kutuyu değil, bir anda diğer her şeyi de hatırlamıştım – kaşındıran örtüyü, başımı çıkardığım deliğin altındaki yastığın dolgusunu, içinde fosilleşmiş midye kabukları olan terrazo kaplama pencere denizliğini, soğuk çayın tadını, kadının biber ve sirkeyi andıran keskin kokusunu. Kendimi hatırlamıştım. Kutuya girdiğimde üstümde olan elbiseyi, ip askılı, beyaz puanlı, diz boyu mavi elbiseyi. Saçlarımı -düz, kısa, kahverengi. Yine de bu anı bir yabancının, hiç tanışmadığım, hiç karşılaşmadığım birinin anısıydı. Kimdi o kadın. Nereden gelmiş, MS Aurora onsuz denize açıldıktan sonra nereye gitmişti, dahası neden böyle bir şeye kalkışmıştı, neden bir kutuya yatmış, kendini ikiye böldürmüştü.” (s.54)
“… Planlar yapmak, planların başarısızlıkla sonuçlanabileceğini, başarısızlıkla sonuçlanacağını düşünmemek, hayattaki hemen hemen her şey başarısızlıkla sonuçlanır Ann, bildiğim için söylüyorum ama tabii ki hiçbirini söylemiyorum.” ( s.104)
“Bu dünya benim dünyam, çünkü şu anda buradayım, hepsi bu -belki abime bu cevabı verebilirdim.” (s. 71)
Realitenin can acıtıcı olduğundan bahsedilir. Deneyime konu olan gerçekleşmemiş hayaller ise daha can acıtıcıdır. Zira burada paralel bir biz belirir. Yanında da paralel bir kader taşıyarak. Yuva’da olamayan bir yuva halinde beliren, kahramanımızın yer aldığı uzamda, karşı istikamette bir yuva daha vardır. Tercih etmediği yahut ıskaladığını düşünebileceğimiz bir kader. Peki az önce belirttiğimiz genel haletiruhiyesi dışında bu aşılamamış deneyim kahramanımız için neden merkezde. Bunun böyle olduğuna nasıl karar verebiliyoruz? Sihirbaz ve karısının MS Aurora ile yeni sihirbazlık gösterileri için kahramanımıza teklif yaptıkları sahnede, testere ile kesilme numarasını canlandırma denemesi sırasında yaşanan gerilim ve kapana kısılma durumu ile çok sonraları yazarın kahramanın evine dadanan bir hayvan için kurduğu tuzak ile benzer bir düzlem bulunur.
“Otis’in sinir bozukluğunun anısı, sansar kapanı karşısında nükseden sihirbazın kutusunun anısı kadar ani ve net..” (s. 92)

Karakter Yelpazesi
Yuva içinde ana karakterimizin etrafında yer alan yan karakterler arasında ağabeyi Sacha, onun sevgilisi Nike, ayrıldığı eşi Otis, taşındığı beldede komşusu olan, bir dönem ağabeyi ile de ilişkisi olduğunu öğrendiğimiz Mimi, kahramanımızın kızı olan Ann ve Mimi’nin ağabeyi Arild yer alıyor. Bu asal karakterler dışında Mimi ile Arild’in anne babası olan Amke ve Onno, romanın sonlarına doğru çok kısa yer eden Kalkütalı doktor; yan özneler arasında. Bir de sadece anlık görünümde beliren Ann’ın erkek arkadaşı Gap, soruşturma yapan polis, ve sadece ismini duyduğumuz Arild’i terk eden karısı Furia bulunuyor. Ancak serimde üzerine düşünülmesi gereken karakterleri Sacha, Otis, Nike, Ann ve Arild olarak sayabiliriz.
Aynı yörede eski bir aile olduğunu öğrendiğimiz, çiftlikleri olan Mimi ve Arild’in anne ve babası, bir aile geleneği olarak çiftliklerinin idaresini oğulları Arild’ bırakıp, inziva evi adını verdikleri aynı yörede başka bir mülke taşınıyor. Mimi bir heykeltraş ve ressam. Kökleriyle görece sağlam bir bağ içinde. Enerjik biri. Geçmişteki üç evliliğinin ardından baba ocağına dönüyor. Belde ile ilintili mitolojik öğelerin romandaki aktarıcısı. Yuva içinde Mimi karakterinin Judith Hermann tarafından iki eksende işlevsel olarak yaratıldığı kanısındayım. Bunlardan biri az önce belirttiğim gibi o belde ile ilgili mitik bir öge olan Nixe hikâyesinin okura sunumu. Blaue Balje’de balıkçılar tarafından yakalana gelen ve tecavüze uğrayan bu deniz kızı efsanesi, dip akıntısında feminist tınılar da taşıyan bir söylence. Ancak bu mitin serimdeki asıl görevi, o bölgenin bir anlamda büyük bir ceza ile karşı karşıya gelmesi ile açıklığa kavuşuyor. Literal anlamıyla yuva, yurt olarak o beldenin böylesi bir mitle sunulması ilginç bir unsur . Keza bölge ile ilgili çarpıcı bir tespiti de Arild’in ağzından duyuyoruz:
“…Bu topraklar eskiden yoktu, diyor. Bataklıktı, yaşama elverişli değildi. Sonra deniz çekildi, insanlar da cesaret edip ilerlediler. Yerleşim yerleri kurdular.” (s.89)
Mimi’nin işlevsel olarak kullanıldığı diğer nokta ise kahramanımız ile birkaç yerde yaptıkları kök / köksüzlük tartışmaları. İnsanın nereye ve neye göre kök salabileceği, kurduğu bağların, hissettiği aidiyetin onu nasıl varsıl kıldığını anlamamız açısından bu diyaloglar romanın önemli bölümleri arasında. İçinde bulunduğumuz realite mi bizim yuvamızdır yoksa gerçekleşmesi muhtemel hayallerimizin, zihnin muğlak koridorlarında hapsolmuş görüngüleri mi? Romanın fay hattında çok hassas titreşimlerle diri tuttuğu bir ikilem olarak bu soru karşımıza çıkıyor. Belki de romanın asıl lezzeti, tam da bu ikilemi hatırlatırken öyle yapmıyormuş gibi duruşunda. Gündelik hayatın içinde yer alan sıradan insanlarda olduğu gibi. Yani bizler gibi…
Köksüzlük üzerine diyaloglar, Nixe miti, Kuzey topraklarındaki bir zamanlar bataklık olan yerlerin artık insana bağrını açışı, doğanın içinde kendine çekilen bireyin uzleti, hayatın insanı tek başına sınayışı, tekraren geçen yağmurun yağmayışı meselesi, felaket eksenli, ben merkezli, boş vermiş insan tiplemeleri gibi unsurlar; adeta, Hermann’ın Yuva’da gündelik- sıradan bir hayatın içinde açtığı anaforlar…
Romanın eksantrik karakterlerinden biri olan Otis; kadın karakterimizin mektuplaştığı eski kocası. Ayrı yaşıyorlar ancak dostane ilişkileri devam ediyor. Judith Hermann’ın bir insan tipini kişileştirdiği, onun vasıtasıyla eskatolojiye iman eden felaket bağımlılarının resmedildiği Otis; şehirdeki evinde tek başına yaşıyor. Günlerini film seyrederek geçiren, ne bulursa biriktiren, kendini ve çevresini sürekli kötüye hazırlayan biri. İnsanlığın sonu ile ilgili fikirlere sahip. Yuva’da kurgusal ilerleme, genel manada kahramanımızın Otis’le mektuplaşmaları üzerinden yürüyor. Hiç aynı evde yaşamayan, birliktelikleri sürerken bile aynı apartmanda iki ayrı dairede oturan ilginç bir çift olarak tezahür ediyorlar. Otis ile ilgili son olarak onun romanda üstü kapalı olarak delirdiğinin de ima ediliyor oluşuna yer verilebilir. Geçmiş anıları mektuplarda Otis’in başka, eski karısı olan kahramanımızın başkaca hatırlaması, ikisinden birinin mental olarak iyi olmadığının kanıtı durumunda. Otis; buna daha yakın olan taraf gibi görünüyor.
Bir kadın yazar olarak Hermann’ın iyi çizdiği bir tablo da orta yaşlarındaki kadın kahramanımızın Arild ile yakınlaşmaları… Bu yakınlaşmayı konu alan sahnelerde az şey söyleyerek çok şey anlatabilmeyi başarıyor yazar. Bizim normlarımızda ağır abi, maço olarak adlandırabileceğimiz, doğduğu yerden hiç ayrılmamış biri olarak Arild; kaba, sert ve hoyrat çizilen bir karakter. Karısının onu terk edişinden sonra böyle değişmiş olabilir. Ancak romanımızın kadın karakterinin ona bir anda kapılıp gitmesinde bir ihtimal az önce saydığımız bu menfi öğeler rol oynuyor. Kadınların alfa erkek manyetizmasına(!) kapılışını bariz olarak gözlemleyebiliyoruz.
Deniz kıyısında bir bar olan Shell’i işleten Sacha; kız kardeşinin gözünde pek iyi biri gibi görünmüyor:
“…Abim bildiğim kadarıyla hayatı boyunca hiçbir şeyle gerçekten ilgilenmemişti, hiçbir şeye bağlanmamış, hiçbir şey öğrenmemişti, iyi olduğu hiçbir şey yok gibiydi. Numaracıydı, her şeyi becerebilecekmiş gibi davranmakta üstüne yoktu ve bar işletmek vaziyeti kurtarmak için iyi bir çözüm gibi görünüyordu.” (s.29)
Kız kardeşi tarafından böyle sert eleştirilere maruz kalan Sacha’nın; sorunlu bir karakter olan Nike ile oldukça garip bir ilişki içinde olduğu görülüyor romanda. Aralarında epey yaş farkı olan Nike’de oldukça ilginç bir karakter. Yazar; onu da romanın sayfalarında detaylı bir şekilde anlatıyor. Sacha’nın ve kız kardeşi olan kadın kahramanımızın bu savrulmalarının kökeninde anneleri ile olan travmatik ilişkilerini de romanda okuyabiliyoruz. Bu iki kardeşin beraberce annelerine, daha sonra da birbirlerine olan uzaklıklarının altında yeterince beslenmemiş bazı duygular mı yatıyor? Kararı okurlara bırakmak gerek.
Kahramanımız ile Otis’in kızları Ann ise Batı’da çok sık görüldüğü şekliyle ergenliğinden itibaren ebeveynlerini bırakıp istediği bir hayatın peşinden giden biri. Avrupa’yı arkadaş grubuyla özgürce turlayan genç bir kadın. Hermann’ın burada yeni bir kuşağın dinamiklerini sergilediğini ve bunu oldukça başarılı bir şekilde sunduğunu söyleyebilirim. Annesinin dilinden diğer karakterler gibi o da anlatılırken Ann’in benim zihnimde ete kemiğe bürünmesi hiç de zor olmadı. Hermann’ın Ann karakteri ile vermek istediği şeyin ne olduğu ise bence daha önemli. Son jenerasyonun bir temsilcisi olarak kendi hayatının peşinde koşan bu maceraperest genç acaba annesi ve babasına biraz da olsun haksızlık ediyor mu, yoksa Ann; özgür bireyin kendi hayatının peşinde koşuşunu mu sembolize ediyor? Annesi ile sadece ara sıra Skype bağlantıları kurarak konum atan bu genç kadın tiplemesi; yuva dinamiğini sadece ana karakterimiz özelinde değil bir de onun kızının cephesinde sorgulamamıza olanak tanıyor. İnsanın kendi içinde bulunduğu kabuğu kırarken es geçtiği sorumluluk, aidiyet meselesine ilişkin etik bir tartışmayı, kızını özleyen ana karakter ile kurduğumuz empatide bulabiliyoruz.
Yuva’nın çevirisi oldukça akıcı. Otis’e yazılan mektuplar merkezinde öbeklenen anlatı, romanın akıcı bir biçimde ilerlemesine olanak tanıyor. Yazarın kitabı günümüze yakın bir dönemde kurgulaması ve çevirideki dil, her grubundan okurun Yuva’yı beğenmesini kolaylaştıracak gibi görünüyor. Sene başında ikinci baskısını yapması da bir diğer not. Anıl Alacaoğlu’nun genç bir çevirmen olduğundan yazının başında söz etmiştik. İyi bir iş çıkarmış. Ancak birkaç yerde gözlemlediğim bazı cümleler kulağımı tırmalamadı diyemem!
(Bir gün, Nike sekiz yaşındayken, kutuda bir deste oyun kartı varmış. Skip-Bo…) (s.56)
(Tamam, dedim. Bana kesinlikle eşlik edemezsiniz.) (s.12)
(… sonra kim olmak istediğime, kim olabileceğime karar verebileceğime hâlâ inanıyor olmama şaşırıyorum.). (s.93)
Bu gibi örnekleri saymazsak Alacaoğlu; bizlere kendini hissettirmeyen -ki iyi çeviri bunu gerektirir- ve romanın atmosferine kolaylıkla adapte olmamıza yardımcı olan bir çeviri sunuyor.
Hermann’ın kendi dilinde yayımlandığı kitabın baskısını internette görünce Sia’nın da benzer ama daha iyi bir kapak tasarımını tercih ettiğini fark ettim. Kitabın künyesinde bu işi Yeşim E. Aydın’ın üstlendiğini görünce kendisinin de adını burada zikretmek istedim.
Yuva’dan sonra yazarın yine Sia Kitap’tan çıkan Yaz Evi, Daha Sonra isimli öykü kitabını okumak için sabırsızlandığımı söyleyebilirim.






