Uzun zaman olmuştu. Uzun ne, zaman ne gittiğimde görecektim. Bir önce geçtiğimiz iklimde ağaçlar bodurlaşmış, yollar buharlaşmıştı. Arabanın gölgeliği, klimanın harıl harıllığı yetmez olmuştu. Güneş, virajlarla yön değiştirdikçe beni sobeliyor, ben yine ebe oluyordum. Kaçmak isteği ne kadar artarsa kovalayanın adımları o kadar sık ve ısrarlı oluyor. Hayat, bana bunu öğretmişti.
Uzun zaman olmuştu. Yoldaydım. Yoldaydık: ben ve yakın arkadaşım. Ne kadar kestirmiştim bilmiyordum. Yol aynıydı. Araba aynı. İçindekiler aynı. Değişen: manzara, vites ve hız göstergesi. Güneş yola çıktığımız güneşin aynısıydı. Birazdan ısrarından vazgeçecekti. Yol kenarında derme çatma bir lokantayı gözümüze kestirdik. Kahve istedik. Bayat çay içtik.
Değişmiş mi buralar?
Değişmiş.
Gel gidelim, sen de gör bizim oraları diye kafamın etini yedin. Uyumadan önce eski günleri neşeli neşeli anlatıyordun. N’oldu? Sen de değiştin.
Değişmeyen şey mi kaldı? Sanki kendisi değişmedi. Yola çıktığımız andan daha yaşlıyız artık. Araba bile değişti. Camında, panjurunda böcek ölüleri. Bir şeyleri öldürmeden ilerlemek imkânsız. Etrafta her şey değişmiş. Dağlar, yol kenarındaki kavaklar, çinko çatılar, hiçbiri tanıdık gelmiyordu.
Klimayı kapatayım mı?
Olur.
Birden bir serinlik çöktü. Ürperdim resmen.
Buralar böyledir. Serinlik, soğuk, sıcak hepsi aniden başlar.
Yazın ortasında bile ha?
Evet.
Yol daraldı iyiden iyiye.
Öyle. Ağaçlar utanmasalar iki taraftan üzerimize düşecek.
Şikâyetim yok. Ne kadar kaldı?
Az. Çok az. Yavaşlayacağın yeri söylerim sana.
Bazı şeyler zihnimde tekrar şekilleniyordu. Hatırlıyordum. İki viraj sonra bir düzlük, oradan sola, köprüyü geç, solda çıplak bir tepe, onun ve köprünün altında akan nehir, çakıl taşları, karşı kıyıda başı önünde söğüt ağaçları, söğütlerin arkası elma bahçeleri, yanında harman yeri, sık ağaçlığın arkası yine nehir, sonra yine yine nehir, daraldığı yerlerde gürültülü, taşlar kaypak ve yontuk, tahta köprü, ellerinde serpmeli gençler, sıkıcı yazlar, boğan kışlar, tepenin ardı evler, ahırlar, insanlar, okul, mezarlık, cami, sarmalık tütün, nasır, biri bitmeden diğeri başlayan geceler.
Kararan yolun iki tarafında arabanın farı vurdukça sallanmaları artan ağaçlar, rüzgâr tersten vurdukça uzun, dağınık saçlı hortlaklar gibi üzerimize doğru eğilip geri çekiliyorlardı. Ürkmek bir yana garip bir şekilde rahatlamıştım.
Ağaçlar dedin. Nehrin kıvrımı dedin, hepsi bitti bitecek. Yokuş yukarı çıkar olduk.
Hemen sağdan toprak yola gir. Manzara güzel olur tepede. Biraz durup etrafı seyredelim.
Karanlıkta ne manzarası? Yoldan çıkalım diyorsun yani. Sen bilirsin. Durgunlaştın sen.
Yok canım. Nerden çıkardın?
Peki öyle olsun. Hadi bakalım.
Çobanlar bir yerlerde sürülerini yakın köylere götürüyorlardı. Çok uzak olmayan bir mesafeden sürülerin, çobanların, köpeklerin sesleri geliyordu. Gece gitgide koyulaşıyordu. Başımızın üstünde yılanlar, çıyanlar, boğalar, ayılar. Altta biz. Yıldızlar, daha önce gördüklerimden daha yakın mesafedeydi. Köprü, nehir, ağaçlar, sapak. Hepsi arkamızda kalmıştı. Biliyordum. Tanıdığıma yemin edebileceğim bir yerde ıssız, suskun, tütün kokulu seyre dalmıştım, dalmıştık. Bulduğumda, gördüğümde, en azından aradığım nehrin yanından geçtiğimde, bir şeylerin tamama ereceğini zannediyordum.
İyisin değil mi?
İyiyim iyi. Merak etme.
Motoru hâlâ çalışan araba arkamızda, önümüzü gösteren farları açıktı. Rüzgâr hafiflemiş, gece dinginleşmişti. Aşağılardaki nehir artık görünmese de daraldığı yerden belli belirsiz sesi geliyordu. Tepenin ucuna doğru büyükçe bir kayanın üstünde oturuyorduk. Bir süre öylesine durduk. Uzaktan bizi gören biri olsa yanıp sönen iki ateşböceği zannederdi. Aklıma söyleyecek bir şeyler gelip gidiyordu. Sessizliği arkadaşım bozdu.
Bir gün ben de böyle kaybolmalıyım.
Karanlıkta arkadaşıma döndüm. Yine diyecek bir şey bulamadım. Omzuna hafifçe dokundum. Çoban, sürü ve köpek sesleri kesilmişti. Ağaçlardan ara sıra hışırtılar, nehirden tepeye doğru serinlik geliyordu.
Gidelim mi? dedim.
Duymadı.
Arabanın farları yükseldi yükselecek koca tepsi şeklindeki aya çarpıyor, ışık oradan nehre vuruyordu. Suyun aydınlanmış yerlerinde ya balıklar ya da yıldızlar toplanmış kıpırdanıp duruyorlardı. Serinlik tenimize ince dişlerini geçiriyordu.
Gidelim mi? dedi.
Duymadım.






