Murat her sabah kalkıp yaptığı gibi camı açtı. Yine koca bir gün vardı önünde. “Bitmeyen günler” diye düşündü. Bazen hâlâ niye hayatta olduğunu anlamlandıramıyor, bir kalp sızısı ile soluğu kesiliyordu. Bir sigara yakıp derin bir nefes çekti. “İyi güzel. Biraz zehir illa lazım.” Gözlerinden süzülen birkaç damlayı sildi. Sigarasını filtresine kadar bitirip üzerini değiştirdi. En son sehpa üzerinden kol saatini alıp taktı. Artık hazırdı. Apartman kapısından sokağa adım attığında yüzüne çarpan soğuk hoşuna gitti. Paltosunun yakalarını kaldırdı. Sağ eliyle yakalarını tutarken sol eliyle de yoldan geçen dolmuşa işaret etti. O sırada yanından geçen küçük kız çocuğunun annesine, “Anne amcanın saatine bak,” dediğini duymazdan geldi. Başını bile çevirmeden önünde duran dolmuşa attı kendini. Cebinden çıkardığı bozuklukları şöföre uzatırken yanında dikilen adamın gözlerini kol saatine dikmiş olmasını umursamadı. Adam bakışlarını çekmeyince göz göze gelip “hayırdır ne var” gibisinden başını sallayınca adam omuz silkip başını cama çevirdi. Okulun önündeki duraktan indiğinde cebinden gelen mesaj sesini duyunca bir iç çekti. Karısından, yok aslında sekiz aydır ‘eski’ konumuna geçmiş olan karısından, olduğunu adı gibi bildiği mesajdı kesin. Avukattaki tapu vekaletini unutmaması gerektiğini hatırlatan mesaj. Artık sadece gerekli evrak işleri üzerinden yazışıyorlardı. Konuşmak bitmişti. Eski karısının onun sesini bile duymaya tahammülü kalmamış, Murat da onun suçlayıcı tonundan çok yorulmuştu.
Okul bahçesine adımını attığında öğrencilerin seslerini özlediğini fark etti. Bugün rapor süresi sona ermiş, ders başı yapma vakti gelmişti. Yavaş adımlarla okulun giriş merdivenlerinden yukarı çıktı. İçerinin mistik havası hâlâ yerli yerindeydi. Bu tarihi yapıyı hep sevmişti. Kolundaki saate baktı. İlk dersin başlamasına tam on dakika vardı. Yine yavaş sayılabilecek adımlarla sınıfına doğru ilerledi. Karşıdan gelen Aysel Hanım’ın, “Murat hocam hoş geldiniz, iyi gözüküyorsunuz” selamına dudaklarına zoraki bir gülümseme yerleştirerek karşılık verdi. Sınıfa girdi. İçeri girmesiyle beraber öğrencilerinin sesleri kesildi. Herkes sıralarına geçti. Murat paltosunu çıkardı, kapının yanındaki askılığa astı. Çantasından ders notlarını çıkarıp masasına oturdu. Öğrencilerinin birbirlerini dürtüp kol saatini işaret ettiklerinin farkındaydı. Aldırmadı. “Kitabınızın otuzuncu sayfasını açın.” Öndeki kız öğrencinin, “Hocam…” diye başlayan cümlesini elini kaldırıp kesti. İşaret parmağını dudaklarına götürüp başını salladı. “İlk paragrafa göz atıyoruz.” Kız öğrenci mahçupça yanındakine bir şeyler fısıldadı. Yanındaki omuz silkti.
Teneffüs ziliyle öğretmenler odasına yönelen Murat’ın adımları ağırlaştı. Kimseyle konuşmak istemiyordu. Odanın en dibindeki dışarı bakan cam kenarındaki koltuğa oturup gözlerini kapadı. Çalışma arkadaşlarının yüksek tonda olan sesleri muhtemelen onu gördükleri için alçaldı. Kolundaki saatin çevrilen kadrajını çevirip çıkan mekanik sesle dış seslerinden dikkatini çekmek için uğraştı. Teneffüsün bittiğini haber veren zil sesi ile birlikte oturduğu koltuktan kalkıp bakışları yerde bir sonraki sınıfına doğru ilerledi. Elbet insanlarla bir iletişimde bulunup konuşması gerekecekti. Ama o gün bu gün değildi. Belki yarın, bakarız, diye geçirdi içinden.
Dersler bitti. Gün bitti. Murat okul bahçesinden kendini dışarı attığında bir sigara yaktı. “Zehir. Lazım.” Yanından geçen dolmuşa binmedi. Biraz yürümek istedi. Ayakları onu mezarlığa getirdi. Oraya geldiğini farkedince şaşırdı. Bir süre kalmakla dönmek arasında gidip geldi. Kaldı. Mezarlıkta ilerledi. O tanıdık mezar taşının önüne gelince durdu. Taze çiçekler vardı. Toprağı eliyle biraz düzelttikten sonra ellerini açıp bir dua okudu. Artık dualara inanıyordu. Ellerine kondurduğu öpücük ile mezar taşındaki ismi sevdi. Sonra ev yoluna doğru ilerledi.
Apartman kapısını itip içeri girerken kapıcının kol saatine diktiği bakışlarına sert bir “İyi günler” ile karşılık verdi. Evinden içeri girdiğinde paltosunu ve çantasını kapı girişine fırlatıp salondaki camı açtı. Bir sigara yaktı. Sağ elindeki sigarayı derin derin içine çekerken sol kolundaki saatini batmakta olan kızıl güneşe doğru kaldırdı. O kızıllıkla saatin neon pembesi daha da göz alıcı oldu. Gülümsedi. Parmaklarıyla kızıllığa bir zafer işareti yaptı.
Sigarası bitince izmariti aşağıya fırlatıp camı kapadı. Yatak odasına geçip pantolonunu çıkardı. Banyoya geçip küvetin suyunu açtı. Su dolarken odasına geri dönüp başucundaki fotoğrafı okşadı. Eline aldı. Fotoğrafı öptü. “Olmuyor be Narinim. Olmuyor…” Küvetin içine geçmeden tıraş bıçaklarından birini aldı. Ilık suyun içine yerleşti. İki bileğini de dikkatle kesti. Derinden. Bileklerinden kanlar sızarken o banyo kapısının aralığından gözüken başucundaki fotoğrafa dikti gözlerini. Çenesini küvete yaslayıp, gözleri kapanıp kendinden geçene dek fotoğraftaki kızı Narin’ in gülümsemesine asılı kaldı bakışları.
Narin fotoğrafta çok isteyip doğum gününde binbir ısrar ile aldırdığı neon pembe saati ile zafer işareti yaparak poz vermişti.
Pembe renk bazı insanlar için bir daha asla aynı olmadı.






