Kuş
27 Ocak 2020 Öykü

Kuş


Twitter'da Paylaş
2

Büyük bir gürültüyle yataktan fırlıyorum. Günlerdir süren uykusuzluk ve yorgunluktan o kadar halsiz düşmüşüm ki sesin dış kapıdan geldiğini anlamam dakikalar sürüyor. Zile aralıksız basmaları yetmemiş olacak ki kapıyı da şiddetle tekmeliyorlar. Üzerimdeki sersemlik dağılır dağılmaz uzanıp komodinin üstündeki telefonumu alıyorum. Saat 5.14’ü gösteriyor.  Aylardır mahalledeki tüm kapılar ortalama bu saatte ve gürültüyle çalınıyor. Bu nezaketi iyi bildiğim için elim ayağım titremeye başlıyor,  göğüs kafesim sıkışıyor. Kalkıp açacak cesareti de, takati de bulamıyorum kendimde. Ama hiç yerimden kalkmasam da o kapının açılacağını biliyorum.

Doğrulup ışığı açıyorum. Makyaj aynasından gördüğüm savunmasız ifade canımı sıkıyor. Tekmeler de gittikçe şiddetleniyor. Ola ki bir yanlışlık olmuştur umuduyla cesaretimi toplayıp kapıya fırlıyorum. Korkmakta ne kadar haklı olduğumu daha ilk karşılaşmada anlıyorum. Bütün odalara dalıyorlar ve birkaç dakika içerisinde her şey yerle bir oluyor. Kitaplar, iç çamaşırları, hurçlardan fırlayan yorgan ve yastıklar aynı anda ortalığa saçılıyor. Her şey olağanmış gibi gözüm çamurlu botlarına takılıyor. Galoş giymelerini mi söyleseydim acaba? Ne olacak, beni öldürecek değillerdi ya bunun için? Bu düşünceyi hemen def ediyorum kafamdan. Bir köşeye oturup bu ânın geçmesini beklemek hatta mümkünse tüm hayatın geçmesini beklemek istiyorum. İlk defa kendi evimde varlığımı bu kadar işe yaramaz ve anlamsız buluyorum.

Vücudumdaki titreme bir türlü geçmiyor. Boğazım kupkuru. Su içmek için mutfağa gidiyorum. Akşamdan suya koyduğum kuru fasulye duruyor  tezgahta. Bu hayatta uzun vadeli plan yapmamak lazımmış. Suyunu süzüp çöpe döküyorum. Çıkarken kapıya bırakırım artık. Kuşumun ciyak ciyak  ötüşüyle aniden irkiliyorum. Nasıl olur da varlığını unuturum bunca zaman? Yıllardır, evimde soluğum dışında duyduğum tek soluk. Kendi cinsimden hiç kimseyle kuramadığım yakınlığı onunla kurdum. Gün içerisinde omzumda, kafamın üstünde, vücudumun bir parçası gibi hayatıma dahil. Kapısını sürekli açık tuttuğum kafesine sadece geceleri girer; çünkü ev de, dünya da ikimiz için yeterli kafes görevi görüyor.

Kendimi unutup onun için kaygılanmaya başlıyorum. Nasıl kalır bir başına? Onu emanet edebileceğim ihtimalleri teker  teker eliyorum. Ne zaman döneceğim belli olmaz. Daha önce şahit olduklarım, mevcut koşullar umuda pek de yer bırakmıyor. Giderayak kimseyi hiçbir şeye mecbur bırakmak istemiyorum. Bugünün geleceğini bile bile, ona güvenli bir yer bulamadığım için kendime kızıyorum. O an için aklıma bir tek çözüm geliyor. İçim acısa da daha iyi bir seçeneğim yok. Salona gidince kafesinden çıkarıp pencereye doğru gidiyorum. Minicik vücudunu doya doya öpüp yanağıma bastırıyorum. Bir anda avucumdan kurtulup sağa sola saldırıyor. Bilinçli yaptığımı sanıp hırpalıyorlar beni. Benim dışımda ulaştığı herkesi gagalıyor. Elleri ve kollarıyla kuştan kurtulmaya çalışıyorlar ama nafile. Biraz uzaklaşıp tekrar saldırıya geçiyor bizimki. Benim kolayca teslim olduğum durumu kuşum içine sindiremiyor. Zamansız ve anlamsız bir şekilde o kadar çok şey yitirdim ki giderayak bir kaybı yaşamak da, yaşatmak da istemiyorum. Kuş olması onu koruyamaz, biliyorum. Acı acı ötüşü, havada dönüp durması beni yıllar öncesine götürüyor.  Kişisel tarihimin adeta bir tekerrürü.  Yıllardır aklıma bile gelmeyen, zihnimin kuytusunda kaybolan, daha doğrusu kaybolması için çok uğraştığım “o gün” bütün canlılığıyla karşımda duruyor. Geçip gidenin sadece “zaman” olduğunu bir kez daha anlıyorum.

İlkokula başladığım yılın baharı. Evimiz köyün azıcık dışında, bir tepenin üzerinde. Babaannem, bahçenin hemen bitişiğindeki meşe ağaçlarının en heybetlisine salıncak kurmuş. İnsanlarla kuramadığım iletişimi bir ağaçla kurmam , tüm gününü bahçe ve ağıl arasında geçiren babaannemin epey işine gelmiş. Hem ayakaltında dolaşmadığım hem de sıkılmadığım bir oyun bulduğum için herkes çok mutlu. Herkes demişim ama hepi topu üç kişiyiz, babaannem, dedem ve ben. Bir ağrıdan, acıdan yadigarım onlara. Unutmak istedikleri, fakat varlığımla bunu  imkansız kıldığım bir ağrı. Teselli mi yoksa yük mü olduğuma onların bile karar veremediği bir yadigâr.

Okuldan eve gelir gelmez yemeğimi yer hatta çoğu zaman yemeği bile beklemeden, bir parça ekmeğin arasına ne bulursam koyar, ağacıma koşardım. Kalan kırıntılarla da ağacın kovuğundaki karıncaları ve dalına yuva yapan serçeyi beslerdim. Birkaç gün sonra ağaçtaki nüfusumuz bir hayli kalabalıklaşacaktı.

Hepsi birbirine benzeyen ama yine de sonrakini iple çektiğim günler. Bir gün farklı bir sabaha uyanacağım hiç aklıma gelmiyor. Hem nasıl gelsin ki? Gittikçe yaklaşan hızar sesi ve birkaç gün içinde kel kalan karşı tepeler dışında olağandışı bir şey yok. Babaannem ve dedem bu durumu umursamadıklarına göre her şey yolundaydı. Okuldan döndüğüm bir gün, gördüklerim karşısında adeta dilim tutuldu. Acaba yanlış mı görüyorum diye defalarca gözlerimi ovdum. Her gün tüm heybetiyle beni karşılayan ağacım da diğer ağaçlarla birlikte kesilmiş, öylece yatıyor. Çığlık çığlığa yanına koşuyorum. Yaprakları hâlâ canlı ama kökü ayrı yerde, gövdesi ayrı yerde duruyor. Salıncağım gövdenin altında kalmış. Yuvası da altında kalmış olacak ki, kuş acıklı acıklı ötüp ağacın etrafında bir o yana, bir bu yana çırpınıyor. Ben dünyadaki tek sığınağımı, o da yuvasını kaybetmiş. İkimizin çığlığı yeri göğü inletiyor ama kimseye ulaşamıyor. Yıllar sonra, bir anda başka bir kuşun ağacı olarak buluyorum kendimi. Acı acı ötüp çırpınıyor. Ağız, göz demeden saldırıyor. Eve hakim olan öfkenin dozu iyice artıyor. Tek isteğim pencerenin açılması ve kuşun dışarı salınması. Ona doğru yönelen silah kabzasını görünce, her türlü hırpalanmayı göze alıp fırlıyorum yerimden, fakat koşmamla kuşumun hızla kulağımın dibinden geçmesi bir oluyor.

Dönüp baktığımda duvardan aşağıya doğru akan kanı görüyorum.


Twitter'da Paylaş
2

YORUMLAR


Mustafa Ecevit
Etkileyici...
6:50 PM
Figen Uğur Dölek
"Kuş olması onu koruyamaz, biliyorum."
2:14 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR