Kuşlar Kanadını Çırparsa Eğer
13 Ağustos 2019 Öykü

Kuşlar Kanadını Çırparsa Eğer


Twitter'da Paylaş
0

Akşamın rengi, henüz indiğinde sulara. July on the sound... Çeşme daha da güçlü vuruşlarla heykellerin ağzında. Kentin gövdesine ve hemen şurada, gözünün önündeki kalabalığın yüzüne, gün batımının kızıllığı eriştiğinde. July on the sound... Serin kanatlarıyla orada at, ağaç ve aslan. Her iki taraftan yükselen süslü mermer heykellerden, geçmişin gizemli fısıltıları, duyarlığına ince bir rüzgârla sokulurken. Ruhu, kızıl gülleri seyreder gibi kıpkızıldı ya!

Çeşmeden havuza kendini bırakan seslerle birlikte, başka sesler yaklaşıyor. Vuruyor havada, dalgalanıyor yeşil yeşil. Akşam inerken sulara, ruhunu döndüren –merkezini kaydıran demeli belki– sesler ışığına yürüyor Feride. Havada çırpınan kuş sürüsünü anımsatan bir şarkı. Sözlerini tam olarak anlamasa da şarkının ritmi onu çağırıyor. Tur arkadaşlarını bırakıp hemen oraya doğru koşuyor. Koşuyor. Zaman kısa, acele etmeli. Yoksa? Yoksa ne? Yabancı bir kentte…

İşte şurada meydanda, kalabalığın hemen karşısında orkestra. Dört kişilik bir grup. Enstrümanların sesi dağılıyor parça parça, sonra ses yuvarlanıyor aşağıya, suya, kuşların kanadına, falcıların iskambil kağıtlarına, dinleyicilerin göz parıltısına. Nereye düşüyorsa orada sanki bir leke. Saçları omzuna dökülen sanatçı orada. Neredeyse tutkudan ölecekmiş gibi şarkısını söylerken. "Tutku da öldürür mü insanı?" deyip yarım, ironik bir tebessümle seyrediyor solisti. Viyolonselin tellerindeki sarsıntıyı görüyor Feride, –sanki koptu kopacak, dünya gibi, dünyayı dünya yapan şeylerin ufalanıp dağılması gibi– görür zira, dehşet bir duyarlık anneden miras. Şarkıya ortak olan insanların yüzünde, çiçek açmış hevesler. Unutuşun galibiyetinden. Ne varsa geçmişte hükmü kalmamış ve geleceğin kaygısı da bir süreliğine yok olmuş, eller havada, bir arada olmanın getirdiği coşkuyla sokak müzisyenlerine katılarak hep bir ağızdan. I ran away from the pain. Onu buraya getiren bütün ihtimalleri bir tarafa bırakıyor. Feride'nin dudaklarında şarkı. Uzun zaman gitme fikri, zihninde huzursuz bir karınca gibi dolaşırken. İlk gençlikte, doğduğu topraklardan bir adım dahi dışarı adım atamayacağını anladığında, ayrık otları gibi kasabaya kök saldığı fütursuzca yüzüne yüzüne savrulurken. Kızıl günbatımlarında gözlerini ufka doğru çevirip, iç çekerek, küskün küskün... Dağ mıydı? Baktığı dağdı. Yerden mi gökten mi geldiğini bilemediği bir sezgiyle, "Taş mı sandın yüreğim kal'a mı bedenim" diye diye, feleğe sövgüye mi dururdu? Ne fark ederdi ama ne fark eder! Sanki kasaba yüzyıllardır tuz ruhundan mürekkepti, orada nefes almak zaten tuz gibiydi, tuz! Ama ya şimdi? Birden kutsal bir ışık, onun yüzüne mi vurmuş ne? Kasabanın tozlu yollarını anımsamıyor bile Feride. Ne annesinin ölümün ardından her gece kapılarına dayanan alacaklılar, ne de ona hemen her gün fal bakmaya gelen deli kadın Fahriye. Her sabah hırçın, çalkantılı Karadeniz'in, burnuna bir solukta getirip bıraktığı tiksinti uyandıran yosun kokusu da yok!

Bir duayı tekrar tekrar fısıldar gibi, şarkıyı söylerken içinden binlerce kez şükranlarını sunuyor yazgıya. Yazgının bu kez onu kayırdığını düşünüyor, "bu kez" yalnızca. Olsun, bu iyi bir şey, diyor içinden. Yani tam da “I ran away from the pain" sözünü söylerken. Ne oldu da yazgı, bu defa ondan yana. “Bunu düşünmemeliyim şimdi,” diyor, "carpe diem." Nasıl olsa, carpe diem quam minimum credula postero! Coşkunun kanatları daha da açılıyor, sıradaki şarkı, just another brick in the wall. Hiç olmadığı kadar özgür hissediyor kendini. “Azadeyim,” diyor, hemen oracıkta hazır bekleyen faytona bağlı yorgun atların parıltılı gözlerinin içine bakarken. Öte yandan bütün bu coşkuyu gölgeleyen bir şey var, hemen şurada. Güneşli günlerdeki ayaz gibi. İnsanı mum denizine doğru sürüklüyor, ansızın kalabalığın ortasından geçen cenaze aracı. Tabutun üzerinde beyaz, bembeyaz lilyumlar. Az ötede Feride, öyle olur diyor uzun siyah bir araba kilisenin orada beklerken. Öyle olur, erken açan ağaçlar fırtınada döker çiçeklerini. Öyleyse! Aldanma bahar sabahına erik ağacı, sen de ey badem! Bir şeyi unuttuğunu düşünüyor Feride, tam da orada uzun siyah arabayı seyrederken. Belleği o kadar da güçlü değil, bu yüzden onu hep zorluyor kokularla, yağmurun sesini dinlerken ya da kar yağarken. Gitsin diye bir zaman yaşanmış olana bellek, tam tamlarla, saatin acı vuruşlarıyla! Neyi unuttuğunu anımsayamıyor ama bir türlü. “Proust'un belleği, bendeki,” diyor. “Proust'un kör talihi!”

Kimi turistler, sokak sanatçılarını dinlemekten vazgeçip kiliseden çıkarılan tabuta doğru yürüyor. Burada cenaze törenleri nasıl olur? Merak ve şaşkınlık... Roma halkı nasıl acı çeker, görmeli. Demek acının da ırkı var. Yas, yasası gereği aynı değil mi dünyanın her karış toprağında? Bir kadın, elinde dantel bir mendille tabutun yanında. Ağlamaktan bitkin bir vaziyette, göz altında mor lavantalar. July on the sound... Çeşmeden fışkıran suların şırıltısı kesilmiyor hiç. Kesilmesin.

Feride, turist kalabalığını ve cenaze törenini orada bırakıp, hemen kendi grubuna doğru hızlı adımlarla ilerliyor. Orada rehber işte. Telaşla bir şeyler anlatıyor. "Navona Meydanı, kentin en ünlü meydanlarından biri. Şu gördüğünüz çeşme, Bernini'nin bir eseri. Zaten Roma'daki eserlerin yüzde yetmişi Bernini'ye ait. Dört Nehir Çeşmesi adı. Nil, Ganj, Tuna ve Rio De La Plata..." Heykellerin üzerinde güvercinler takla atıyor, başı üstüne konuyor, sonra eğilip bir şey söyler gibi dönüyor, helezonlar çiziyor ak güvercinler. Saatlerce burada havuzun kenarında oturabilir, yaşam pınarlarını seyredebilir, gelip geçen insanların yüzünde oyalanabilir, havada sarsılan müziğin izini sürebilir Feride. Ama niçin tek bir ağaç yok meydanda? Bu soru, içindeki hevesi usul usul öldürüyor işte. Göz, yalnızca taşı gördüğünde, bir şekilde taşlaşıyor da gördüğüne taş muamelesi yapabiliyor. “İyi ki su var,” diyor, “suyun ruhu!”

Pandomim gösterisi yapan sokak sanatçıları, ressamlar ve geniş, kırmızı suratlı ihtiyar falcılar, herkes bir arada. Turistler, görme arzusunu doyurma heyecanıyla oradan oraya koşarken ve müzik. İnsan bu karmaşada, yazgıyı unutabilir! Sokaklarda için için dalgalanan suların rüzgârı, ah eder gibi. Her defasında, "Ağlamayacağım," diyor Feride. "Hayır, asla, burada olmaz." Gözyaşını bırakmayacağına söz veriyor bu topraklara. Asla iç çekmeyecek. "Ama korkarım ki ağlayacağım, bu kent fazlasıyla çeşme dolu..." diye fısıldıyor, en arkada yalnız yürürken. "Tek ağaç dalı yok. Nerede rüzgârla sarsılan yaprağın hışıltısı?" diye soruyor öte yandan. Esin, "Sevmedin galiba Feride burayı, yüzünden düşene bakılırsa," diyor. Yüzünden düşeni merak ediyor o sırada.

"Sevilecek bir yer değil mi burası? Beni çok heyecanlandırdı bu kent. Kesinlikle bir daha gelmeliyim." Ne cevap vereceğini düşünüyor bir süre gülümserken. Her zaman ne düşünüyorsa ne hissediyorsa, olduğu hâliyle söylemek gibi tuhaf bir alışkanlığı var. Öte yandan içinde durmaksızın vızıldayan arıyı susturmak. Bu sarkacın salınımından usanç duysa da böyle! "Sevmek meselesi değil. Taşıdığım karaduyguyu bulaştırıyorum, gövdem nereye tutunacak gibi olsa ayrılıyor bu yüzden bir lahzada." Söyleyemiyor, çünkü söylediği...

Bakışı, başka bir surete değiyor. Değmiyor da sanki gittikçe batıyor, elini kuyuya uzatmak isterken kuyuya düşmek gibi bir his ruhunda. Çoktandır rüyalarında gördüğü, durgun göle ellerini uzatan, uzatırsa kırmızı balıkları yakalayacağını düşünen kızın kim olduğunu bilmiyor. Sahi kim o çocuk? “Acaba benim çocukluğum mu?” diye soruyor, kenti gözleriyle talan ederken. Sonra yürürken, kurumuş ekmeği kemiren zavallı bir dilenciyle rastladığında. Duruyor, cümle sonuna bırakılan nokta gibi. Duruyor. Bunca yakın olan gövdelerinin arasında onları birbirinden uzaklaştıran yazgının elleri! “Onunla benim arama böyle mesafeler açan nedir?” diye soruyor. “Niçin bir dilenci değilim de şimdi açgözlü sömürgeci gibi dolaşıyorum sokaklarda?” Yaşlı kadın, azalan dişleriyle uğraşıyor; koparamıyor parçaları bir türlü. O kadar sert! Ağzını her açışında iki dudak çaresizce birbirine kavuşuyor sonunda. Baştan ayağa siyah giyinen kadının başı önünde. Kibirden mi başını kaldırmıyor, yoksa göz göze gelmemek mi kendisine zahmetle lütfedenle! “Demek dilenciler böyle burada, sessiz ve mahcup!” Öte yandan kemirilen ekmek, anında bir başka sahneye düşürüyor onu. Ahşap odaların gölgesinde kış geceleri. Çaya batırarak ekmekleri yumuşatıyor anne. Feride çok küçük... Şimdi ağzında ıslanmış ekmek tadı; alabildiğine yumuşak ama aynı zamanda haşin bir tat. Is-la-kkk! Is-lakk!

 

Siyah, sulara çekildi, yavaş yavaş. Göz kapağı nasıl inerse birden pınara doğru. Öyle. Mayıs mıydı? Kızıl, kıpkızıl güller her yana koşuyor muydu? “Ne önemi var,” diyordu Feride? Ne önemi var, bu son cümleyi söylerken dişlerini biraz sıktı, saçlarını topladı tekrar bıraktı eliyle, öfke geri geliyordu çağlayanlarla. Öfkelendiğinde dünyayı sevmiyordu, dünya ile arasında ne varsa karaydı o zaman, kapkara. Tıpkı gözünün rengi gibi. Ama şimdi tam da Kitab-ı Mukaddes'i almaya giderken, kasabanın tuz ruhuna Fatihalar okurken, –nasıl olduysa yazgı ona iyilik yapmışken– metrodan çıkarken, merdivenlerde tıknefes kalmışken, hep sağı kullanması gerekirken, –metrodan nefret ettiğini tekrar tekrar söylerken– aydınlık havada uçan kuşları gördüğünde... Oturmak istedi. Merdivenler yormuştu. Hemen metro çıkışındaki duvar dibine oturdu. "Ah, akşam harika!" diye fısıldadı. Mucize gibi. Akşamları kendini yüksekçe bir yerde rüzgârla birlikte oraya buraya eğilen çayırlar gibi hissederdi, çayırlar. Mezarların da üstünü örterdi çayırlar, baharda yeşil, kışta sarı, dünyanın sebebini açıklayan sarı diyordu Feride. Safran sarısı... Dünyanın sebebi? Tanrı buna gülerdi kesin! Gülerdi bir güzel.

Mezarlar, ha. En yakın zamanda gidecekti çayırlı tepeye. Gidecekti, kimselere dökemediği kelimeleri oraya bırakacaktı, annesinin toprağına. Kara saçlarını da... İşte o zaman çayırların dibinde, başına buyruk gönlü serin, ruhun kanatlarını çırparak yeşil yeşil. Ama şimdi, kitabı almalıydı. Şeyleri yerine bırakmalıydı, onların güzergâhını değiştirmeye kalkışmak günahtı, büyük günah. Böyle söylemişti babası. Tanrı değildi, bunu iyi bilmeliydi. Yazgı sözgelimi... Hiçbir şeyi anlamıyordu, bilmek de istemiyordu artık. Kesinlik, ondan uzaklaşan bir gemi gibiydi, neredeyse kaybolmuş denilebilecek bir gemi!

Ilık mayıs akşamında, yüzünde duydu yağmuru. Birden indi, sağanak halinde. Nereye sığınacağını bilemeden, kör gibi, –oyun bilmez biri gibi– sağa sola koştu. Sonra gözünü biraz daha açmayı başardığında, hemen ilerdeki kafeyi gördü. Koştu, koştu. İçeri girer girmez rahat bir nefes aldı. Oturdu. Ne yapacağını bilemeyen birinin tedirginliği vardı üzerinde. “Beklenmeyenin sarsıntısı bu,” dedi, beklenmeyen böyle sağanaklarla gelir. Zaten! Sonra aynı cümleyi önce de söylemişti, bunu anımsadı, ne zamandı? Kestiğinde saçlarını.

Geniş meydanlarıyla ünlü kentte, Feride bankın üzerine oturup, geçmişin sesleriyle büyülenirken, kuşlar! Kuşlar yerden yükselirken, kanatlarını da hızla kaldırıyor, havada yayarak açıyor, çırpıyor telâşla, çırpıyordu. Siyah, uzun cenaze aracı geçerken, yanına yaklaşan biri, "Fotoğrafımızı çeker misiniz?" demişti. Sonra aralarında konuştuklarını duydu Feride. “Bak bu fotoğrafı, annemin mezarına bırakacağım,” diyordu. Annesinin ölüm yıl dönümünü unuttuğunu anımsamıştı Feride o an, atların ağzında köpüren suların önündeyken. Cansız mermerlerin orada, gözleri atların gözündeyken düşündü. Mutlu mu ayrılmıştı? Belki de tıpkı bu atlara baktığı gibi annesi de ölmeden evvel, hayatı yeniden yaşamayı arzulayarak, sevilmeyi düşünerek, dizlerinin üzerinde yükselerek, kendini sahneye bırakmak istemişti de... Ama Feride, görmüştü yüzünü. Dolgun yanakları, geniş alın, kemerli burun ve parlayan gözler. Oydu işte! “Bir düş bu,” dedi, olamaz! Çoktan yitirilmiş birisiyle, hem de şu saatte, burada? “Yüz, karşımıza çıkabilir her yerde,” demişti Fahriye. “Hayır, Fahriye deli değildi!” Az ötede gördüğü kuşun yüzü, birden annesinin suretine döndüğünde... Gözleri üzüm karasıydı ya! Unutulan böyle anımsatıyordu kendini, yüreği bir koşuya sürükler gibi, dörtnala, sağanaklarla çarparak. Öyleyse, kesecekti saçlarını. Kesmişti. "Ama bir bak, mutlaka bakmalısın anne," diyecekti. "Kestim kara saçlarımı!" "Seni unutmuş olmanın bedeli, bedelse eğer," diyecekti çayırlı tepeye vardığında. Kara saçlarını mezarın üzerine bırakacaktı, rüzgârda savrulmasını seyredecekti gün batıncaya kadar.

Gün batmıştı işte yine, kafeden çıktığında. Feride dönüp baktı arkasına, kendisine ait olana değil de annesinin hikâyesine bakıyormuş gibi baktı. Ne uzun bakıştı öyle. Annesinin üzüm gibi parlayan siyah saçları gözünün önünde dalgalandı, çırpındı kuş gibi. Çırpınarak kanatlandı birden!


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR