Uzanmış, gündüz kuşağı kadın programlarını izliyorum. Adamın karısı başka bir adama kaçmış, geri gelsin diye programa çıkmış. Karın başkasına gittiyse bırak, tutma, gitsin. Üstelik daha önce de kaçmış geri getirmiş, şimdi yine geri gelsin istiyor. Program sunucusu şaşkın. “Seviyorum Esra abla!” diyor adam. Çağrı yapıyor. “Geri dön karıcığım, istediğin paraysa daha çok çalışırım” Ne insanlar var! Programdan sıkılıp kanalı değiştiriyorum. Eski gazeteci yeni sunucu bir kadın çıkıyor karşıma. Bu sefer de alzheimer hastası bir ihtiyar evinden çıkıyor, geri gelmiyor. Ailesi salya sümük. “Ne olur babamı bulun Müge abla,” diyor kızı. Bu da beni sıkıyor. Yok ki gündüz güldürü programı izleyeyim. Katilleri, yasak aşkları, dolandırıcıları izlemekten toplumun beyni ambale olmuş derken kapı çalınıyor.
“Kim o?”
“İki dakika açar mısınız,” diyor genç erkek sesi. Göz deliğinden bakıyorum, eli yüzü düzgün genç bir çocuk. Kapıyı açıyorum.
“Buyrun”
“Orijinal yurt dışı ithal parfümleri denemek ister misiniz?” diye soruyor.
“Teşekkür ederim. Almayacağım. Orijinal diyorsunuz sahte çıkıyor,” deyip kapıyı kapatmaya yelteniyorum.
“Lütfen,” diyor. Çakmak çakmak gözleri pürüzsüz yüzüyle yalvarıyor, kapıyı tutuyor.
“Öğrenciyim, almasanız da bir deneyin sahte olmadığını anlayacaksınız. Kokuları çok güzel. Ablama, anneme aldım, çok beğendiler.”
Israrlarına dayanamıyorum. Beğenirsem belki birkaç tane alırım. Bu genç adama acıyorum. ‘Acımak’ Allah’a mahsus diyor. Kim diyor? Biri diyor işte. Parfüm almaya niyetleniyorum. Masum yüzü beni ikna etmesindeki en büyük sebep.
“Peki, şu pembe kapaklıdan sık bakayım nasılmış?”
“Coco chanel. Britney Spears kullanıyor bu parfümü. Bunu seveceksiniz.”
Bileğimi uzatıyorum. Bir fıs sıkıyor. Beğeneceğimden adı gibi emin. Umduğunu bulamıyor. Leş kokuyor. Çürümüş bitki kokusu gibi.
“Şu sarı kapaklıyı denesem bir de.”
“Burberry. Ferah bir kokudur. Yaz kokusu tam bu mevsime uygun. Rihanna parfümü de denir.”
Diğer bileğimi uzatıyorum. Şekeri parfüm yapmışlar sanki. Oda parfümü niyetine bile kullanılmaz. Bileğimi kokluyorum. Bir daha kokluyorum. Bir daha… genç adamın sırıtan masum yüzü bulanıklaşıyor. Gözlerim kararıyor. Sanırım tansiyonum düştü.
“Sena! Senaaa kızım alsana ekmeği. Senaaa duymuyor musun kızım?”
Kafamı kaldırıyorum annem elinde ipi sıkı sıkıya tutmuş. Ekmeği almamı bekliyor. Genç ve güzel. Gözlerinin etrafında derinleşen çizgileri oluşmamış. Yağ bezeleri çıkmamış henüz. Teni her zamankinden daha beyaz, berrak. Sepetin içinden peçeteye sarılmış salçalı ekmeği alıyorum. Aman Allah’ım nasıl da özlemişim tadını. Karnım da pek acıkmış. Ellerim ufacık. Saçlarım tepeden at kuyruğu. Gözlerim çekik oluyor annem böyle bağladığında. Baş ağrısı yapıyor gerilmiş şakaklarım. Canı istediğinde lülük çıkarırdı kaşlarımın üzerine. Kıvırcık lülüklerim gözlerimin içine girerdi. Sabah özenle yapılmış saçtan akşam eser kalmaz, üstüne üstlük toprağa kuma bulanmış bir havada olurdu. Ayakkabılarım kurdeleli kırmızı babet. Kaldırıma oturmuş ekmeğimi yerken ağzım kuruyor.
“Anneee, anneee!”
“Efendim,” diyor annem.
“Anne su sal ne olursun, çok susadım.”
Annem sepeti yavaş yavaş aşağıya salıyor. Lacivert cam bardaktan su içiyorum. Kuponlarla aldığı bardak takımı bu. Buzdolabı için biriktirmişti onu yerine tabak bardak takımı vermişlerdi. Bu sayede evimize her gün milliyet gazetesi girmişti. Suyu kana kana içiyorum. Hava sıcak. Belli ki öğle saatleri. Yasin elini kolunu sallaya sallaya bana doğru geliyor. Gözlerimi ovuşturuyorum. Evet, canlı kanlı Yasin bu. Onunla bütünleştirdiğim kırmızı tişörtünü giymiş. Tavşan lakabının hakkını veriyor. Öndeki iki dişi uzun. Yanı başıma kaldırıma oturuyor. “Seksek oynayalım mı?” diyor. Kalbim hızlı hızlı çarpıyor. Sena kaç yaşında kadınsın, ne heyecanı bu, çocuğun yaşındakine hem de? Burada çocuğum yaşında değil, aynı yaştayız. Yasin’in teklifini kabul ediyorum. Tebeşir bulup seksek çiziyoruz. Sekize kadar numaralandırdığımız seksek karelerinin ilk üçü oyunun en kolay leveli. Mermer taşımızı önce bire atıyoruz. Tek ayak üstünde diğer numaraları tamamlıyoruz. Denge oyunlarında ben daha iyi olmama rağmen Yasin de fena gitmiyor. Yediye kadar ikimiz de başarılı gidiyoruz. Oyunun en zor kısmı sekiz karesine gelince Yasin taşını karenin içine isabet ettiremiyor, yanıyor. Oyun birincisiyim. “Yendim seni oh!” diyorum. Saçımı çekiyor. Ben de ona bir tekme savuruyorum. Kavga etmeye başlıyoruz. Ağlıyorum. Annem duyuyor, “Ne oldu?” diye bağırıyor. “Hiçbir şey olmadı anne!” diyorum. Yasin’i dövmek istiyorum. “Gel artık eve sokakta yaşıyorsun be kızım!” diye söyleniyor annem.
Yaz aylarını sabırsızlıkla bunun için beklemiyor muyum zaten? Sabahtan akşama kadar sokakta olmak için. Uyanır, kahvaltımı yapar, hava kararıncaya değin oyunlar oynamaz mıyım hiç? Elbette oynarım. Seksek, ip atlama, saklambaç, ortada sıçan… Çamurdan tencere tabak yapmaz mıyım, hatta gerekirse maç bile yaparım. En sevmediğim oyun da maç. Yasinle bu oyunda genellikle birbirimize giriyoruz. Çalım atmayı beceremiyormuşum. Ayaklara değil, topa vuracakmışım. Her seferinde beni kaleye koyuyor, gol yiyince de kavga ediyoruz.
Kaldırımdan ayrılamıyorum. Evimdeki koltuktan bile rahat geliyor ve hâlâ ağlıyorum. Yasin yanıma oturuyor. “Ağlama özür dilerim,” diyor.
“Saçımı çektin,” diyorum.
“Sen de bana tekme attın,” diyor, “sert vurdun ayrıca ben ağlıyor muyum,”
“Erkekler ağlamaz. Babam hiç ağlamıyor,” diyorum.
“Benim de babam ağlamıyor. Ben de ağlamıyorum. Evet erkekler ağlamaz ama üzülüyorlardır bence.”
Kapkara gözleri var. Kirpikleri sık ve kıvrık. Annem, onlar Gürcülerden o yüzden karalar demişti. Köyden birçok hane İstanbul’a aynı mahalleye göçmüş, hem akraba hem arkadaş olmuştuk. Babamın amcasının evinde kiracıydık. Annem, “Bak görüyor musun amcan apartman dikti. Baban hiçbir şey yapmamış çalıştıklarını sinemalarda yemiş,” derdi. “Bari biz ev bark sahibi olalım.” Babam da gecelere kadar kahvede oyun oynardı. Dedem sinemadan babam da kahveden çıkmamış. Nesiller boyu aktarılan eğlence merakı beni de sokağa itmiş olsa gerek.
Yasin çil parmağını uzatıyor ben de uzatıyorum, birbirine parmaklarımız kilitleniyor, parmaklarımızı sıkarak çekiyoruz. Kilit açılıyor.
“Barıştık,” diyor. Bir tane lolipop veriyor.
“Barıştık.”
Önümüzden Ferdi Tayfur’dan “sevdalılar beni anlar” şarkısını son ses çalan bir araba geçiyor. Halamın sevgilisi Osman. Şarkıyı sevgilisine duyurmak istiyor. Halam camdan bakamıyor. Babasından, babamdan korkuyor. Camdan bakmama çok kızardı şu abim derdi halam eskileri yad ederken. Osman bana göz kırpıyor. Malum tanışıyoruz. Halam buluşmak için kaç kere beni oyunlarına alet etmişti, sayısını bilmiyorum.
“Arabaları sence iki kişi kaldırabilir mi?” diyor Yasin
“Bence kaldırır” diyorum. “Yüz kilo var mıdır arabalar?”
“Evet, yüz kilodur. Bir insan da yüz kilo çok rahat kaldırır,” diyor
“Peki, araba ayağımın üstünden geçse kırılır mı?” diyorum.
“Bilmiyorum, çok ağır olmadığına göre kırılmaz.”
Hızla gelen bir otomobilin altına ayağımı uzatıyorum. Ahhh!
Ahhh!
Ayağımda ve boynumda bir acı hissediyorum. Kanepenin üzerinde uzanır vaziyetteyim. Yerimden zor doğruluyorum. Ayağımda ince bir sızı. Çok şükür yürüyebiliyorum. Evdeki her şey yağmalanmış, pazar alanına dönmüş. Bilgisayarım, televizyonum yerinde değil. Yasinle olan fotoğrafıma bakıyorum ellerimiz belimizde, gülüyoruz. Neyse ki o hala yerinde duruyor. Elimde sıkıca tuttuğum çilekli lolipopu masanın üzerine bırakıyorum. Telefonumu elime alıyorum.
“Alo, polis mi? Bir ihbarda bulunacaktım.”






