Pazara giden kaldırımda yaşlı bir adam sırtını duvara dayamış oturuyordu. Sol koluyla gözlerini kapamış, güneşi avucunda hissediyordu. Sağ elindeki plastik pompayı sıkıp gevşetmeye devam ediyordu. Bunu da telin ucundaki ucube, plastikten yapılmış fareden çıkan sesten biliyordu. Yatağında olmayı isterdi şimdi. Arkasına dönüp yorganı başına çekmeyi ve orada küçülmeyi, sessizce.
Eldekiler bir bitse daha da almak istemiyordu, satılmıyordu bu fareler. Çocuklar istese anneleri istemiyor, farenin acemice yapılı burnuna bıyıklarına bakıp dudak büküyorlardı. Genellikle apartman görevlisi babalar çocuklarını mutlu etmek için... Parası çok bir şey değildi, bir simitten çok az fazla. Tahtakale’den topluca almış, eve koymuştu. Yarısından çoğu hâlâ çekyatın gözünde. Her çarşamba bu pazarın kapısına birazını getiriyor, çoğunu satamadan götürüyor, duran farelerin arasına bırakıyordu. Bir sonraki hafta içlerinden rengârenk bir demet yapıp kuyruklarından bir lastik geçiriyor ve tekrar pazarın yolunu tutuyordu. Kazandığından minibüs parasını ve öğlen yemeği için aldığı öteberiyi düşsen bir şey kalmadığı gün de oluyordu.
Buraya gelmezse ne yapacaktı. Bugün daha sabahın köründe gelini homurdana homurdana temizliğe girişmiş, sağından solundan hışımla geçmişti. Son çayını bitirmeden kalkmıştı, kahveye komşular gelecekmiş sözde. Bir odası da yoktu ki kapısını kapayıp bütün gün bir başına kalsın, kimsenin yüzünü görmesin. Evin iki odasından birinde oğluyla gelini, diğerinde iki torunu kalıyordu. Kendisi de salonun ucundaki çekyatta. Gece son yatan, sabah ilk kalkan o.
Bu evi kendisi almıştı, karısı o vakitler hayattaydı. Oğlu evlenip de büyük oda onlara, sonra küçük oda da çocuklara verilince kendisi evde fazlalık gibi kalmıştı. Karısı öleli on yıl kadar oluyordu. Kendisi ondan beş yaş büyüktü. Yine de ölüme çok yakın hissetmiyordu. Zamanla arkadaşları ya ölmüş ya da evden ayaklarını çekmişlerdi. Emekli aylığı desen, oğlunun iş açacağım diyerek çektiği krediye gidiyordu yıllardır. Oğlunun iş miş yaptığı da yoktu. En son işi de yürümeyince bir lokantaya garson girmişti. Kredinin bitmesine bir yıldan az kaldı ya oğlan yeni planlarını çıtlatmaya başlamıştı bile. Dün akşam gelinin dağıttığı çayları içerken oğlu yine lafı evirip çevirip oraya getirmemiş miydi. Onu dinliyor, ikna olmuş gibi yapıyordu bu sefer işin tutacağına. Başarısız her tecrübenin bir sorumlusu vardı oğluna göre. Birinde uğursuz arkadaşı, birinde çarşıdaki patlama, diğerinde hırsızlık. Olmaz dese ne olacak, tat tuz zaten yok, evdeki yerini tümüyle kaybedecekti. Kızınınsa gelin olup gittiği şehirden yıllardır aradığı da yoktu sorduğu da. Memleket desen ana baba kardeş kalmamış, yeğenlerse dirseklerini göstermişlerdi. En fazla da İstanbul’a geldiklerinde gelinden yüz görmeyince. Ne büyük şehirde yeri vardı ne de memlekette.
Güneş biraz yükselince gözleri ışıktan kurtulmuştu. Avucunda sıkıp gevşettiği lastik pompanın verdiği havayla hareket eden plastik parçasına dalıp gitmişti. Arada bir de “bebelere oyuncak” demeye çalışıyordu bakışını kaldırmaksızın. Sabahtan beri sattığı üç farenin parasını biraz önce öğle yemeği için harcamıştı bile. Zaten biri eksik vermişti parasını. Eline bozuk paraları bırakıp uzaklaşmıştı kadın, sanki fazlası varmış gibi. Sayınca otuz beş kuruş eksik çıkmıştı ama sesini yükseltip itiraz edecek gücü bulamamıştı kendinde.
Her günkü sıkıntısı yüreğinde usul usul demlenirken göz ucuna iki küçük ayak yaklaştı. Belli ki bir erkek çocuğuydu, beş altı yaşlarında. Elinden tuttuğu büyüğün ayakları da istemeden yaklaştı. Yaşlı adam anneye bakmaya çalışarak, “Bebelere oyuncak, iki lira,” dedi. Annenin ne ona ne çocuğa baktığı vardı, genç anneliğin verdiği gayretle çocuğunu yürümekte olduğu yöne sürüklemeye çalışıyordu. Çocuğun eliyle işaret ederek, “Şu kaça,” dediği yere baktığında, duvar dibinde öğle yemeği için satın aldığı peynir ekmek torbasının başında gri bir fare gördü. Anneye döndü, çocukla uzaklaşmışlardı bile. Annesinin çektiği yönün tam gerisine bakan çocukla göz göze geldi.
Anne çocuğu çekiştirirken, “Evde bunlardan çok var,” gibi bir şey diyordu. Çocuğun, annesine duyuramadığı sesiyle, “Ama bu canlı,” dediğini yaşlı adam duyar gibi oldu. Çocuk annesinin gücüne karşı gelemedi, gözden kayboldular.
Yaşlı adam telaşla kalktı, pantolonunu silkeler gibi yaptı ve küçük adımlarla kalabalığın geldiği yöne doğru yürüdü.
Güneş daha tepeye tırmanıyordu.






