Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

18 Ocak 2020

Edebiyat

Manves City Bize Ne Diyor?

Gülsen Ç. Saçık

Paylaş

2

0


2018’de Latife Tekin’in iki yeni romanı bir arada yayımlandı. Birbirini tamamlayan iki kitaptan ilki Manves City. Roman, fabrika işçilerinin “yeni” çalışma koşullarına, yoksul ve çaresiz oluşlarına ayna tutuyor. Diğer kitap Sürüklenme’deyse köylülerin maden şirketleriyle ve bu şirketlerin yol açtığı çevre sorunlarıyla boğuşması anlatılırken mücadeleye örgütlenme pratiğini de katıyor yazar. İki kitabı birlikte okumanın elzem olduğunu düşünüyorum ancak ben bu yazıda Manves City’ye odaklanacağım.

Latife Tekin Manves City’de ekonomik ve politik gündemi salt tema olarak ele almıyor. Romanın konusu biçimsel anlatımı da belirlemiş. Gerçek ile gerçeküstü dünyayı bir arada ele almış yazar. Anlatılanlar dile yansımış. Bu yanıyla okuru zorlayan bir biçime sahip olduğunu düşünüyorum romanın. Yaşadığımız zamana tanıklık ediyor roman ve parçalanmış yaşamı bütün olarak önümüze sermeye çalışıyor. Anlatı, Ege’nin kadim kültürüne, eski Yunan’dan bu yana gelmiş geçmiş kavimlerin bıraktığı izlere, mesellere, deyimlere ve anonim kültüre yaslanıyor.

Roman Erice’de geçiyor. Manves City, bölgede kurulmuş olan bir holding ve ona bağlı aynı adı taşıyan fabrikalar, okullar var. O ve diğer özel şirketler tarım arazilerini, bağı, bahçeyi sanayi tesisi kurmak amacıyla işgal etmiş. Sırtını devlete dayamış bu şirketler, haksızlıklarla dolu “esnek çalışma yasası” sopasıyla işçiyi cendereye alıp nefes almaksızın çalıştırıyor.

Kitabın giriş cümlesiyle her şeyin hızlı bir biçimde değiştiğini anlıyoruz: “Şu Ersel’in Yağderesi’ni dolaşıp da o işçi deryası sanayi dünyasında beş yıl önce çalıştığı fabrikanın kapısını bulamayışını kim anlatabilir ki?”(1)

Daha ilk cümlede okuru zorladığını fark ediyoruz yazarın. Yazar böyle bir biçimi neden tercih etmiş olabilir? Birkaç kez okumayı gerektiren bu cümleyi başka bir yazar kursaydı okumayı sürdürür müydük, bilmiyorum. Yazar Latife Tekin olunca böyle bir söylemin bilinçli seçildiğini düşünüyoruz. Biçimin temaya hizmet ettiğini.

Okumayı sürdürünce yazarın esas anlatıcı atadığı Nergis’i metne dâhil etmeye çalıştığını anlıyoruz. Zaten Nergis sorunlu ya da alışılmışın dışında bir anlatıcı. Her şeye vâkıf değil bir kere. Parçalı bir anlatımı var. Ayrıca diğer karakterden de bir şeyler saklıyor.

“Erice’den çıkmanın yolunu arıyordu artık. Ümidinin tükendiği önceki bahar aylarında sakladığı bir durumun Ersel’in kulağına gitmesiyle mektupları kesilmiş.”(2)

Nergis gerçeğin ortaya çıkmasını neden engelliyor? Kendi gerçeğiyle Ersel’in gerçeği aynı olamayacağı için mi? Onu kaybetmekten korktuğundan mı yoksa kendisine emanet edilen Eda’yı koruyamadığından mı?

Esas anlatıcı Nergis’in sakladıklarını ya da bilmediklerini tamamlamak için başka anlatıcılar da seçmiş yazar. Ersel’in sesini geri dönüşlerle duyuyoruz zaman zaman. Ersel, kitaptaki tek karakter. Aslında trajik bir kahraman gibi. Sorunları göstermek ve tartıştırmak için tutarlı bir duruşa sahip. Üstüne atılan suç nedeniyle beş yıl cezaevinde yatıp çıktıktan sonra dışarıyı tanıyamıyor. Kendini yabancı hissediyor. Her şey altüst olmuş ona göre. Tutunacağı pek bir şey kalmamış ama o yine de kendinden ödün vermiyor. Bu haliyle bile direniş sembolü sanki. O da kayıp kızı Eda’yı aramaya tutunuyor. Eğer onu bulup kurtarabilirse vicdanı rahatlayacakmış, kızla beraber kendini ve ahlakı da kurtarabilecekmiş gibi hissediyor.

İşçilerin sesini duyuyoruz diğer yandan. Kendilerince çalışma koşullarının düzelmesi için ihtiyaç ve isteklerini içeren dilekçeler yazıyorlar. Onlar düşük ücretli yoksullar. Çalışma koşulları çok ağır. Üstelik en ufak hatalarında kapının önüne konabilirler. Tek tipleştirilmiş ve birbirleriyle rakip hale getirilmişler; bu yüzden birbirlerine karşı zalimler. Makinelerle yarıştırıldıklarından sık sık kazaya uğruyorlar, başlarında botşef (robot şef) var. Sendika yok, örgütlü değiller. Dolayısıyla sistem karşısında savunmasız ve yalnızlar. Öğretilmiş istekleri var. Eskiye göre lümpenleş(tiril)mişler.

Bu dilekçelere yanıt şeklinde İnsan Kaynakları imzasıyla işverenin de sesini duyuyoruz.

Eda ise adı sık geçen ama görünmeyen, henüz reşit olmamış, cinsel istismara uğramış bir kız. Ahlaki bir simge gibi…

Bir de Eda’nın annesi Zeynur’un sesi var. Tımarhaneye yatırılmadan önce yazdığı mektuplardan tanıyoruz onu.

Ve son olarak arada bir, sessizce metne girip çıkan yazarın sesini belli belirsiz duyuyoruz.

Latife Tekin, çok sesli bir metin yaratmış. Bu seslerin her biri, farklı yaşamları karşımıza çıkarıyor. Gerçekliğin doğal olarak parçalı anlatıldığını görüyoruz. Kişilerin derinliğini bilemiyoruz, sadece tutumlarından psikolojik durumlarını çıkarıyoruz.

Sanayi ve işçi beldesi olan mekânımız Erice de karaktere dönüşmüş gibi. Ama içinde yaşayanlara ne ev olabiliyor ne yuva. Klasik anlamda bir olay örgüsüyle de karşı karşıya değiliz üstelik.

Yazar metinde anlatı, mektup, dilekçe, gazete yazısı gibi birbirine geçişli türlerden yararlanarak bütünlüğü sağlamaya çalışıyor. Zaten kaosu tek bir türle anlatmak mümkün müydü? Tüm bunlar roman temasının dışında biçimiyle de bir şeyler söylemek istediğini gösteriyor. Çünkü “modern romanın iddiası bütünlüğün parçalandığı ama bütünlük ihtiyacının sürdüğü bir dünyanın kurmacası olmak” değil miydi?(3) Anlatıcı çeşitliliği varsa yazın türünün çeşitliliğini de doğal saymalıyız.

Manves City’de sıçrayan bir zaman var: Kesik kesik, sarkaç gibi bir ileri bir geri salınan bir zaman. Metin zaman belirliliğini fiil kiplerinden alıyor.

“Onca zaman sonra, yine bir sabah vakti karşılaşacak olmaları tesadüften öte anlam taşıyordu ayrıca. Oyun çağından beri o fabrika senin, bu atölye benim çalışıp mücadele vermişler, tarla ekiminden toplamacılığa birlikte gezmedikleri iş kolu kalmamıştı. Uykudan başlarını kaldırıp vardiyaya, nöbete koştuklarında yolda değilse minibüste yan yana düşerlerdi hep. Ersel’i Erice’ye getiren tren ovaya girdiğinde ikisinin de gözünde eski günlerin anısı canlanıyordu. Rüyada süzülüyormuş gibi dalgın, mahmur şafak göğünde süzülüyorlar. Birbirlerinin hatırasında sabah yüzüyle yer etmişler.”(4)

Latife Tekin zamanı neden eğip büküyor? Acaba bize roman yazarak bütünlüğü anlatmanın beyhude olduğunu mu söylemek istiyor? Niyeti bu mu? Anlatıcılar parça parça bir şeyler anlatırken metne sıkıntı ve dağınıklık eşlik ediyor çünkü ne toplumda insanı önceleyen bir sistem var ne de kendi iç dinamiğiyle birey olabilmiş modern insanda söz ve eylem birliği… Kapitalizm toplumun hücrelerine kadar sızmış ve onu teslim almış. Fırsatçılık, ahlaksızlık, ikiyüzlülük, sürekli pompalanan satın al ve tüket mantığı hâkim olmuş her yere. En kötüsü de doğanın geri dönüşsüz şekilde yok ediliyor oluşu. Tüm bunların ortasında neyin doğru neyin yanlış olduğunun izi sürülemiyor. Herkes gerçeğin bir yanını görüyor ve herkes için tek olan hakikat ne yazık ki kayıp.

Sanki sistemin bu parçalılığı metnin parçalılığına dönüşmüş gibi.

“Bundan böyle sanatın biçimlerine kolaylıkla kabul edilebilecek bir bütünsellik kazandırılamaz: Dolayısıyla sanatın biçimleri, biçim verilecek şey ne olursa olsun, ya onu kuşatabilecekleri noktaya kadar küçültüp buharlaştırmak, ya da kendi zorunlu nesnelerini elde etmenin olanaksızlığını ve kendi araçlarının içsel geçersizliğini polemikçi bir biçimde göstermek zorundadırlar. Ve bu ikinci durumda da dünyanın yapısının bölük pörçük dünyanın biçimlerine taşımış olurlar.”(5)

Lukacs’ın yorumu Latife Tekin’in amacına mı işaret ediyor? Çünkü yazar, insanın yersiz yurtsuzluğu ve üveyliği üzerine Nergis’e defalarca “Hani ev, hani yuva?” diye isyan ettiriyor.

Bilindiği gibi ev, yuva felsefede önemlidir ve aidiyeti belirtir. “Felsefe gerçekte sıla özlemidir, nerede olunursa olunsun sılada olma isteğidir,” diyor Novalis.

Günümüz modern toplumunda insan kendini yersiz yurtsuz, evsiz yuvasız hissetmekte. “Onca çırpınıştan sonra geldiği yer burası mı olacaktı, hani ev hani yuva?” (6)

Nergis’in bu serzenişi anlamlı. O, kendini herkes gibi evsiz, yuvasız ve üvey hissettiğini gazete yazısında da belirtiyor. “Erice’de üveylikten çok ne vardı… (7)

Yazar yuvayı metniyle özdeş mi kılıyor? Latife Tekin’in iddiası bu olabilir mi?

Roman söz konusu olduğunda genellikle epikten bahsedilir. Epik kendi çağını belirli bir bütünlükte kavrayan bir tür olarak adlandırılır. Söz ve eylem birliğinin bütünlüğü sağladığı epik çağı insanında hayatla özün uyum içinde olduğu söylenir. Hayat anlamın yuvasıdır ve anlam hayata içkindir.

“Roman, hayatın kapsamlı bütünselliğinin artık dolaysızca verili olmaktan çıktığı, anlamın hayata içkinliğinin bir sorun haline geldiği ama yine de bütünsellik terimleriyle düşünen bir çağın epiğidir.”(8)

Kısacası hayat artık anlamın yuvası değildir, bu yüzden roman da anlamı aramaktadır. Romanın derdi çağının gerekliliğini algılama isteğiyse eğer, bu çabanın boşuna olduğu görülür. Romanın çağı bireyin arzuları ve eylemleriyle dış dünya arasındaki uyumsuzluğun çağıdır. Modern birey bu parçalanmış hayatta karmaşa içindedir. Anlamı soyutta, metafizikte aramaya başlar. Lukacs’ın ifade ettiği gibi roman, bütünlüğün parçalandığı ama bütünlük ihtiyacının sürdüğü bir dünyanın kurmacası olduğundan, hayatın yerini alamaz ancak kendi hakikatini kurgulayarak yaratır. Dünyayı yansıtmaz, yeni bir dünya kurar. Roman biçimi Lukacs’a göre aşkın bir yurtsuzluğun ifadesiyse eğer, çağımız yersiz yurtsuzluğun olduğu çağ değil midir? Ve biz bunu ait olamama, yuva özlemi, üveylik ve göçmenlik olarak yaşamıyor muyuz?

Manves City, biçimini bu parçalanmışlıktan mı alıyor? Bütünlüğü yakalamanın olanaksızlığını mı anlatıyor bize?

Yazar, bilinçli olarak kalemiyle hayatı yeniden kurar. Sevgili Arsız Ölüm’ün Latife Tekin’i büyülü gerçekçiliğin temsilcisiydi. Şimdi Manves City de bize o büyünün bozulduğunu mu söylüyor?

Metnin karmaşa üzerine kurulduğunu söylemiştik, yazarın otoritesinin olmadığını da. Kapitalizmin adı yok kendisi var. Kapitalizm insanın doğasına dönüşmüş adeta. Bunu metin boyunca yazarın başarıyla anlattığı ilişkilerden, eylemlerden okuyoruz. İşçi dilekçelerinden kavrıyoruz durumu. Dinsel göndermeler de var. Romana dönüşemeyen Manves City aslında açık ve net yaşanan bir şiddet metni. Nasıl da sert şeyler söylüyor Sayın İnsan Kaynakları’na yazılan şu dilekçe.

“Fabrikamız süper modernken çorbamızdan çıyan çıkıyor hâlâ. Kameralar sorun teşkil ediyor, altmışken yetmişe çıkarıldı. Saniyemiz izleniyor, nefes almakta zorlanıyoruz.”(9) Şiddeti apaçık seriyor ortaya.

Latife Tekin, günümüz dertlerini kurmacayla görünür kılmak istemiş. Bu yüzden Manves City, alışık olmadığımız bir metin. Ve belki de parçalanmış yaşamın tüm olma arzusunu taşıyan bir roman.

_________________________

1 Manves City, Latife Tekin, Can Yayınları, 2018, s. 11

2 Manves City, Latife Tekin, Can Yayınları, 2018, s. 11

3 Roman Kuramı, Georg Lukacs, Metis

4 Manves City, Latife Tekin, Can Yayınları, 2018, s. 13

5 Roman Kuramı Georg Lukacs, Metis, s.48

6 Manves City, Latife Tekin, Can Yayınlar, 2018, s.16

7 Manves City, Latife Tekin, Can Yayınları, 2018, s. 34

8 Roman Kuramı, Georg Lukacs, Metis, s.64

9 Manves City, Latife Tekin, Can Yayınları, 2018, s.76

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yüzyıllık Yalnızlık Üzerine | Ian John..Ian Johnston
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Serkan Parlak

12 Mart 2025

Başak Arslan: "Elbette edebiyat içinde..

Az sözcükle güçlü bir dünya kurmak, karakterleri ve olayları en sade haliyle derinleştirmek öykünün büyüsü. Serkan Parlak: Başak Hanım atölyeler, dergiler, dijital mecralar ve yoğun çalışmalar derken sonunda ilk öykü kitab..

Devamı..

Aysuda, Bir Su Perisinin Masalı

Cihan Çakan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024