Sylvia Plath bir gençlik hastalığı, ancak genç yaşta sevilebilecek, belli tipte genç kızların sevdiği bir şair olarak kodlanmış nedense…
Bu yaz bir iş dolayısıyla, Amerika’nın iç kesimlerinde, oldukça muhazafakâr bir kısmında kendimle yaşıt Cumhuriyetçi Parti taraftarı bir grup insanla biraz vakit geçirdim. Her zaman yaptığım gibi kaldığım kentin kitapçısına koşmaya çalıştım hemen, sonuçta Amerika’da İngilizce kitap konusunda sonsuz seçenek bulurum diye düşünüyordum. Rachel Cusk’ın son kitabı çıkmış ama henüz Viyana’ya gelmemişti, Amerika’dan alırım demiştim. Taşrada olduğumu unutmuşum. Girdiğim kitapçıda Cusk’ın değil kitabını, yazarın adını hiç duymamış çalışanlarla karşılaştım. Kasabada yalnızca iki kitapçı varmış, ikisinde de çok satan kitaplar dışında neredeyse başka kitap yokmuş. Oradaki tanıdıklarım aracılığıyla tanıştığım insanlarla hoş ama yüzeysel sohbetler ettik etmesine ama duyduğum bir şey o kasabada kısa süre kalmış olsam da hissettiğim bunaltıyı çok artırdı. “Biz burada birbirimizin aynısı gibiyiz, baksana kızkardeşler sürüsü, hepimiz aynı şeyi giyiyoruz, zevklerimiz çok benzer, ben buna bayılıyorum,” dedi oradaki kadınlardan biri. Ona zoraki gülümserken bu kısa sürede Sylvia Plath’ın kafasını fırına neden sokmuş olduğunu, yaşadığı aynılık ve toplum baskısını sanki bir anda kavradım.

Bizimkiler dizisinde sevecen büyükanne olarak tanıdığımız Güzin Özipek, sanki Dr. Jekyll-Mr. Hyde değişimine uğramış, sanki kendisinin karanlık bir ikizi, dizide alıştığımızın aksine bu sefer torunlarına sert bir sesle çocukken çok korktuğum o tekerlemeyi söylüyor. “Var imiş bir Dunganga, alırmış çocukları, atarmış sepetine, vururmuş bir duvara, Dunganga Dunganga” Güzelliğinin doruğunda bir Müjde Ar, büyükannenin gelini, kocasından, iki çocuğundan kaçıyor, onları bir türlü kabullenemiyor. Hayır diyor, ben bir film yıldızıyım, bu ataerkil eve kapanmış olamam! Aaah Belinda diye bir şampuan reklamı çekerken kendimi bu kasvetli evde buldum, ben bir oyuncuyum. Sonuç: akıl hastanesi. Aynı koğuşta o görmese de yanında Sylvia Plath, Tezer Özlü ve başka bir Amerikalı şair Anne Sexton da var. Topluma, eş görevine, kendilerinden beklenenlere bir türlü uyum sağlayamayan, “deli” yaftası yapıştırılmış derin depresyonun pençesinde kadınlar. Eğer, diyor halktan sesler korosu, bizim istediğimiz gibi olmazsan, işte sonun burasıdır. Ağzına tahta kaşık tıkılıp elektroşok verilen uyumsuz kadınlar koğuşunda bulursun kendini, aman ha kendin gibi olmaya, bir aykırı ses çıkarmaya kalkma sakın.
Ben öyle pek aykırı bir insan olmasam da içinde büyüdüğüm İzmir’deki küçük çevrede de doğrusu kendimi bulamadım. Amerika’da yıllar sonra karşılaştığım ayniyet baskısı ortaokul ve lise yıllarıma damgasını vurdu. Örnek aldığım sanatçı kadınların cesareti bende olmasa da, sanıyorum ben de benzer mutsuzluklardan geçtim. Şiirler okuduğumu sakladım, yazdıklarımı, yazmak istediklerimi hele iyice. Sığamadığım bu küçük körfez kentinden neredeyse koşarak kaçtım, uzun yıllar adım atmamacasına terk ettim onu, İstanbul’a, başka ülkelere, başka dünyalara yelkenler açtım.
On dokuz yirmi yaşlarımda okuduğum bir şiir. Adı Lady Lazarus. Sylvia Plath’tan okuduğum ilk şiir olmalı. Cevat Çapan çevirisi şöyle başlıyor:
“ Bak, gene yaptım işte.
Her on yılda bir
Nasılsa buluyorum bir yolunu – “.
Sylvia Plath’ın intihar girişimleriyle ilgili bir şiir bu. Şiir sonra kendisiyle ilgilenen erkek doktorlara sesleniyor bir yerinde.
“Ya da saçımın, giysilerimin bir parçasının.
Ya, ya, Herr Doktor.
Ya, Herr Düşman.
Sizin eserinizim ben,
Sizin değerli eşyanız,
O som altından bebek
Hani bir çığlıkta eriyen.
Dönüyorum ve yanıyorum.”

Sonra zaman geçti, Sylvia Plath bir gençlik hastalığı, ancak genç yaşta sevilebilecek, belli tipte genç kızların sevdiği bir şair olarak kodlanmış nedense, ben de öbür şiirlerini okudum ama yaşım büyümüştü, bıraktım onu, uzun yıllar aklıma bile gelmedi. Ted Hughes, onu alıp bir kapana koyan, balayında bile Sylvia’yı nefret ettiği İspanya’ya götürüp sonunda “mutluydun ve bulunmayı bekleyen o şiirlerin” diye biten o mükemmel şiiri (You Hated Spain) yazmış olsa da onun hayatını aslında mahveden adamı da çıkardım aklımdan.
Bir iki yıl önce Şavkar Altınel’den bir şiire denk geldim, adı “Ateş 38”, bir bekleme odasındaki hastanın gözünden yazılmış. Benim de başıma atlatması çok uzun süren bir şey gelmişti, bir düşük yapmıştım. Yaşadığım üzüntü bir yana, bir yandan da doktorun hoyrat sözleri beni ayrıca yaralamıştı. Hasta gözünden yazılan bu şiiri okuyunca, yıllardır içimden atamadığım o hisler hakkında bir şiir yazabileceğimi kavradım. Bu konuda susmayacağıma, yaşadıklarımı anlatıp diğer kadınlarla paylaşacağıma kendi kendime söz vermiştim, sonunda o sözümü tutabilecek bir biçim bulabildiğimi düşünerek şiirimi yazdım.
Patriyarka veya Henry Ford Hastanesi
Frida Kahlo ve aynı koridordan geçmiş bütün kadınlar için
İlk kapıda mavi bir süs var
“Hoş geldin Deniz” yazan.
İlerledikçe süslerin rengi değişiyor.
Pembe, mavi, yine mavi, bir pembe daha.
Işıklar loş,
balonlar, bazı odalarda kurabiyeler
camdan görebiliyorum.
İlk kez dede olmuş belli,
yaşlı bir adam ninni söylüyor.
“İyice dayamanız lazım memeye” diyor hemşire
sabahlığının incecik dantel işini
özenle bağlamış birine.
Geçerken duyuyorum.
Ben valizsiz geldim
ve simsiyah giyindim.
Hayatımda ilk kez bindiğim
tekerlekli sandalyeyi
Koridor boyunca itiyorlar.
Kapı
kapı ardına.
“Aynı gün taburcu olursun” da demişti
Herr Doktor,
“Belki de sen çok istemediğin için böyle oldu” da.
Suratım sapsarı ve
çok şiş gözlerim.
Sarışın bir kadın şairden
kırmızı saçlarını
ve iki sözcüğü ödünç alarak
arabayla eve dönüyorum.
Yolda
bebeklerini düşüren kadınları
yenidoğan katına koymayı seçen
erkekleri düşünerek.
Karanlık ikiz deyince aklıma Çalıkuşu’nun Feride’si ile Çocukluğun Soğuk Geceleri’nin isimsiz kahramanı da geliyor. İkisi de yabancı okulda okuyan zeki, duyarlı genç kızlar. Dirayetli Feride’ye karşılık hastalık çeken bir genç kadın. “Benim. Hastayım. Narkozdan uyandım. İğneden çürüyen kollarımı görüyorum. Odadaki bitkileri görüyorum. Sonra yavaş yavaş anımsıyorum. Ben: benim. Yirmi beş yaşındayım. Kadınım. Coşkuyla gelen deliliğin ikinci bölümünü yaşıyorum.”
Yıllar önce Plath’ın Sırça Fanus’unu okumuştum, Tezer Özlü’yü sonra okudum, aralarındaki akrabalığa, dünyanın başka uçlarında çektikleri acıların birbirine benzerliğine şaşırarak. Ben de narkozdan uyanmıştım, tekerlekli sandalyemi yenidoğan katında itiyorlardı.

Birkaç hafta önce bir kitap okudum, adı Ritz Oteli’nde Üç Martini Öğleden Sonraları. Kapağında elliler modasını yansıtan ince bellerini vurgulayan döpiyesleriyle çok şık iki kadın duruyor. “1950’lerin Amerikası’nda kadınların hırslı olmaması gerekiyordu” diye başlıyor kitap. Sylvia Plath ve Anne Sexton, önce birbirlerinden nefret edip sonra buluşmaya, arkadaşlık etmeye başlamışlar. İkisi de klasik aile kalıbına sığamıyorlar, etraflarındaki kadınlara pek benzemiyorlar. O güne kadar yazılmamış konularda yazıyorlar, cinsellikten, düşükten, depresyondan bahsediyorlar. Bu toplumda büyük bir şok yaratıyor. Bunun sonucunda diyor, kitabın yazarı, bu iki şair hâlâ günümüzde bile kadın düşmanlığının konusudurlar. Genç kadınlara Plath’ın şiirlerini beğendikleri dönem, büyüyüp aşacakları bir gençlik hatası olarak aktarılır. Bu önyargı uluslararası biçimde öyle güçlü bir etki yaratmış ki, aslında ilk gençliğinde Plath’ı okuyan ben bile böyle düşündüğümü fark ettim.
Şiirimi yazmaya çalışırken düşük sürecimde psikolojik şiddetine uğradığım doktor için bir imge arıyordum. O anda aklımda bir anda Plath’ın yıllar önce bulduğu imge bütün gücüyle yankılandı. İkimiz de Yahudi değiliz ama, Herr Doktor diyordu o doktoruna. Kendini erkek yiyen kırmızı saçlı bir canavara benzeten sarışın Sylvia, ben çok da gençken değil, otuzlarını aşmış kocaman bir kadın olduğumda da yaşadıklarımı anlamlandırmama yardım ediyordu. O şiirlerini yazdığında yaşı genç ama yazdıklarının etkileri hâlâ canlı, hâlâ her yaştan kadın için önemli. Kitabı okumaya devam ediyorum. “Plath ve Sexton olmasa kadınlar birçok konuyu yazamazlardı bile. Düşük, kürtaj vs.” diye bir paragraf okuyunca şaşkınlıktan ağzım açık kaldı. Şiirimi yazarken elbette bunları düşünmemiştim, yalnızca kendimi ifade edecek bir yol arıyordum, aklıma bir anda Plath’ın gelmesini bir tesadüf sanıyordum. Ama anlıyorum ki yazabildiklerim dışlanma, hor görülme ve hatta intihar pahasına bu bildiklerini okuyan cesur kadınlara borçluyum. Hakkında yazılmış kitabı okuyunca, ilk şiirimi yazabilmemi sağlayan kadına bilmeden bir selam verdiğimi, saygı duruşunda bulunduğumu fark ettim. Cinsiyetçi yaklaşımın günümüzde de devam ettiğinden bahsediyor yazar. Knausgaard alkışlanırken aynı konuları yazan kadınlara histerik, sıkıcı diyen eleştirilerden bahsediyor. Sevim Burak’ı, Adalet Ağaoğlu’nu, Tezer Özlü’yü, Tomris Uyar’ı, Duygu Asena’yı, Leyla Erbil’i düşünüyorum bir yandan. Bizim bugün bir söz söyleyebilmemiz için bedel ödemek zorunda kalmış olan o cesur kadınları.
Yazın tanıdığım Amerikalılara sevdiğim şairlerden bahsettim, çoğu tanımıyordu bile söylediklerimi. Yıl 2024’tü ama kitapçıda okunmaya değecek, bulabildiğim tek kitabın üstünde En İyi Kısa Amerikan Öyküleri, 2021 yazıyordu. Alıp çıktım. “Bir tane de senin için aldım,” dedim yanımdaki kadına.






