Az sözcükle güçlü bir dünya kurmak, karakterleri ve olayları en sade haliyle derinleştirmek öykünün büyüsü.
Serkan Parlak: Başak Hanım atölyeler, dergiler, dijital mecralar ve yoğun çalışmalar derken sonunda ilk öykü kitabınız yayımlandı. Kurmaca türlerle olan ilişkiniz, yazma serüveniniz ve ilk kitabınızın ortaya çıkış sürecini sizden dinleyelim.
Başak Arslan: Yazmaya başlamadan önce çok iyi bir öykü okuruydum. 2017’ye kadar yazmayı hiç düşünmemiştim. O yıl bir kırılma noktası oldu diyebilirim. İlk kez gerçekten yazmaya oturdum ve kelimelerin bende nasıl bir karşılık bulduğunu keşfetmeye başladım. Yazmak benim için bir alışkanlığa, hatta bir ihtiyaca dönüştü. O yıldan sonra hayatımın merkezinde hep edebiyat, özellikle de öykü oldu. Okuduklarım ve yazdıklarım arasında gidip gelen bir yolculuğa çıktım. Atölyelere katıldım, dergilere yazılar gönderdim, dijital mecralarda öykülerim yayımlandı. Tüm bu süreçte yazmak benim için hep bir keşif alanıydı hem kendimi hem de anlatmak istediklerimi anlamaya çalıştığım bir yoldu. Ve sonunda Sardunyalar Güneşe Bayılır ortaya çıktı. Bu kitap, yıllardır süren yazma yolculuğumun bir sonucu aslında. Öykülerin her biri zaman içinde benimle birlikte şekillendi, değişti ve bir kitap olma yolculuğuna çıktı.
SP: Her ne kadar okuma ve yazma deneyimleri, işçilik ve gözlem gücü önemli olsa da öykülerinize başlarken ilham kaynaklarınız neler oldu? Bu soruyla ilişkili olarak şunu da sormak isterim, öykülerinizin ilk taslaklarını nasıl oluşturuyorsunuz?
BA: İlham kaynaklarım her öyküde değişiyor aslında. Bazen bir kelime, bazen bir an, bazen de birinden duyduğum bir cümle beni yazmaya itebiliyor. Bazen hiç beklemediğim bir detay, gözümün önüne gelen bir görüntü bir hikâyenin başlangıcı olabiliyor. Öykülerimin ilk taslaklarını oluştururken genellikle bir sahne ya da bir duygu üzerine yoğunlaşıyorum. Bir cümleyle başlamak çoğu zaman benim için yeterli oluyor. O cümle beni bir karaktere, bir olaya, hatta hiç tahmin etmediğim bir sona götürebiliyor. İlk taslakları yazarken kendimi fazla sınırlamadan ilerlemeyi seviyorum. Hikâyenin nereye gideceğini, hangi detayların öne çıkacağını genellikle yazarken keşfediyorum. Bazen hikâyenin başını, bazen sonunu yazıyorum. İlk taslaklar bazen oldukça dağınık olabiliyor. Sonrası işçilik ve sabır gerektiren bir süreç ama her bir kelimeyi bulmak, her bir detayın yerine oturmasını sağlamak bana büyük bir tatmin sağlıyor.

BA: Elbette edebiyat içinde bulunduğu dönemin ruhundan besleniyor. Toplumsal meseleler, bireysel travmalar, gündemdeki meseleler edebi metinlerde de yer buluyor. Son dönemde ilişkiler, cinsiyet rolleri, geçmişle yüzleşme gibi temaların öne çıkması tesadüfi değil, çünkü bireyin ve toplumun dönüşümü edebiyatın doğasına yansıyor.
Ben de yazarken kaçınılmaz olarak bu atmosferin içinde yol alıyorum. Ancak mesele sadece dönemin popüler temalarına dokunmak değil, onu kendi süzgecimden geçirerek sahici karakterler ve sahici bir atmosferle yeniden inşa etmek. Zamanın ruhuyla temas etsem de asıl derdim bu meseleleri klişelere düşmeden derinlikli bir biçimde ele almak.
SP: “Başak Arslan’ın öykülerinde genel olarak ilişkiler ama illaki aile, sahnenin bir yerine, bazen de tam orta yerine yerleşiyor. Yitirilen ya da hiç kurulamayan yakınlıkların kıymıkları karakterlerin içini ince ince sızlatırken anne, baba, evlat, eş, kardeş olarak üstlendiğimiz rollerin yanı sıra sadakat, özgürlük, bağlılık, sevgi, mesuliyet, güven gibi kavramlar değişen manzaralarıyla gözler önüne seriliyor. Parçalanan ailelerde oyundan atılan çocukların hayaletleri ise yetişkin bedenleri içinde dolaşıyor,” deniyor kitabınızın arka kapak yazısında. Bu izleklerin içerdiği etik meseleler hakkında neler söylemek istersiniz, günümüzün temel yakıcı dertlerini öykü türü aracılığıyla görünür kılmaya çalışırken ne gibi hassasiyetler gözetiyorsunuz?
BA: Öykülerimde ilişkiler özellikle aile bağları çok yer tutuyor. Çünkü bugün yaşadığımız toplumda değişimler bireylerin kendi iç dünyalarında büyük çatışmalara yol açabiliyor. Ailedeki parçalanmalar ve bu parçalanmaların yetişkinlerin hayatına nasıl yansıdığı konusunu işlerken aslında toplumda yaşanan değişimlerin bireyler üzerindeki etkilerini de vurgulamak istiyorum. Kırılganlık ve yıkılan güven temaları toplumda da giderek daha fazla kendini hissettiriyor. Yazarken bu hassasiyetlere dikkat ederek karakterlerin içsel yolculuklarını aktarmaya çalışıyorum.
SP: Başak Hanım, elinizdeki malzemeyi kurgu için yeniden üretip dönüştürürken nasıl bir süreç işliyor; mekânlar, atmosfer, diyaloglar ve özellikle öykü kişileri söz konusu olduğunda.
BA: Öykü yazarken olay içinde şekillenen karakterler yaratmaya özen gösteriyorum. Onları önceden keskin çizgilerle belirlemek yerine hikâyenin akışı içinde nasıl tepki verdiklerini ve değiştiklerini keşfetmeyi seviyorum. Diyalogların son derece doğal olmasına çaba harcıyorum. Karakterlerin birbirleriyle gerçek hayatta olduğu gibi konuşmaları, duygu yoğunluğunun kendiliğinden oluşmasını sağlıyor.
Mekân söz konusu olduğunda bildiğim yerleri, sokakları ve şehirleri anlatmak bana daha sahici geliyor. Tüm bunları yazarken içselleştiriyorum, sahneleri ve karakterleri adeta yaşıyor, onlarla birlikte hikâyenin içinde var oluyorum.
SP: Uzun zaman çalıştıktan sonra nasıl bir hisle son noktayı koydunuz öykülerinize? Yazarken yeni şeyler keşfettiniz mi; duygu, düşünce dünyanıza öykülerinizin ne gibi katkıları oldu?
BA: Ben öykülerime son noktayı koymakta çok zorlanıyorum. O ana kadar dönüp dönüp baktığınız cümlelerini evirip çevirdiğiniz bir metni artık bırakmanız gerektiğini hissediyorsunuz. Bu adeta bir vedalaşma gibi. Yazmak sadece hikâyeyi tamamlamak değil, aynı zamanda kelimelerin gücünü, dünyayı en çok da kendinizi keşfetmek demek. Ben yazarken en çok kendimi keşfettim galiba. Öykülerimde bazen tanıdık duygularla yüzleştim, bazen de hiç yaşamadığımı sandığım ama içimde bir yerlerde var olan hisleri fark ettim. Bazen bir karakterin söylediği bir cümlede, bazen bir hikâyenin atmosferinde kendime dair yeni bir şeyler buldum. Öykülerimin bana kattığı en büyük şey kendimi daha yakından tanımak oldu. Yazdıkça değiştiğimi, dönüştüğümü fark ettim. Son noktayı koymakta zorlansam da her son nokta yeni bir başlangıcın da habercisi gibi geliyor bana.
SP: Nitelikli kurmaca okurları metni okurken aslında sadece anlatıcı ilgilendirir. Yazar ilgilendirmez, yazarın yaşam öyküsü özellikle. Değerlendirmeler anlatıcı üzerinden yapılır. Kurmaca metinlerde çözülmesi en zor konulardan olan anlatıcı meselesi hakkında öykülerinizde ne gibi problemlerle uğraştınız?
BA: Kurmaca okurunu en çok ilgilendiren şeylerden biri anlatıcıdır. Yazarın hayatı, niyetleri ya da geçmişi metnin dışında kalır. Bu yüzden anlatıcıyı seçerken onun hikâyeyi en güçlü şekilde taşımasını ve okurla doğru bir mesafe kurmasını çok önemsiyorum.
Ben öykülerimde genellikle birinci tekil şahıs anlatıcı kullanmayı tercih ediyorum. Çünkü bu, karakterin iç dünyasını daha doğrudan, filtresiz bir şekilde okura aktarabilmeyi sağlıyor. Birinci tekil şahısla yazmak okuru karakterin zihnine yakınlaştırıyor, onun hislerini ve düşüncelerini daha derinden hissetmesini sağlıyor. Ama tabii bunun zorlukları da var. Hikâyeyi yalnızca o karakterin gözünden görüyoruz, dolayısıyla okura vermek istediğim bazı bilgileri nasıl doğal bir şekilde aktaracağımı çok iyi düşünmem gerekiyor. Ayrıca karakterlerin sesiyle benim sesimin birbirine karışmaması için her anlatıcıya kendine özgü bir dil kazandırmaya çalışıyorum. Bu yüzden her öyküde anlatıcıyı adeta bir oyuncu gibi canlandırıyor, en küçük ayrıntılara bile dikkat ediyorum.
SP: Hikâyeler iç evrenimizin, kozmik yapımızın yansımaları olarak dünyayı daha katlanılabilir hale getiriyor. Hikâyeler ötekilere yazılıyor, öznel alana hitap ediyor, okurları etkilemeleri gerekiyor. Günlük hayatta katlanamayacağımız gerçekler hikâyede, romanda katlanılır hale geliyor. Odaklandığınız temalardan hareketle özellikle öykü türünü seçmenizin nedeni nedir?
BA: Öykü türünü seçmemdeki en önemli neden öykü okumayı çok seviyor olmam diyebilirim. Ben aynı anda üç dört kitabı birden okuyan biriyim ve ne okursam okuyayım, biri yerli biri yabancı olmak üzere mutlaka elimde iki öykü kitabı olur. Öykü yoğunluklu ve etkili bir anlatım sunduğu için bana çok cazip geliyor. Az sözcükle güçlü bir dünya kurmak, karakterleri ve olayları en sade haliyle derinleştirmek öykünün büyüsü. Anlara odaklanmak, küçük ama çarpıcı detaylarla bir duygu atmosferi yaratmak bana daha yakın geliyor. Ayrıca çok sabırsız ve aceleci bir yanım var. Uzun metinlerin arasında kaybolmaktan da korkuyorum. Öykünün doğrudan ve yoğun anlatımı beni daha çok cezbediyor.
SP: Başak Hanım, öykü türünde başucu yazarlarınız kimler, başucu kitaplarınız hangileri?
BA: Yüz Kitap’ın öykü kitaplarını çok seviyorum, özellikle Kuytu favorim. Raymond Carver’ın Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz başta olmak üzere tüm kitapları sürekli elimin altında olan tekrar tekrar okuduğum kitaplardan.
SP: Dergiler, dijital mecralar, sosyal medya, filmler… Yazarların, yayıncılığın ve okur kitlesinin geldiği son noktayı da göz önünde bulundurarak hem Dünya geneli hem Türkiye özelinde öykü türünün geleceği hakkında ne gibi öngörüleriniz var?
BA: Son yıllarda öykü türüne ilginin arttığını düşünüyorum. Okurun dikkat süresinin kısaldığı, hızlı tüketilen metinlerin ön plana çıktığı bir çağdayız. Öykü kısa ve yoğun yapısıyla günümüz okuma alışkanlıklarına en uygun türlerden biri olduğu için her zaman önemini koruyacaktır. Türkiye özelinde yazarlar artık dergiler, bloglar, dijital platformlar aracılığıyla daha fazla görünürlük kazanabiliyor. Basılı edebiyat dergilerinin sayısının azalması okurun büyük bir kısmının metinleri dijital ortamda tüketmeyi tercih ettiğinin bir göstergesi. Gelecekte dijital mecraların öykü üzerindeki etkisinin daha da artacağını düşünüyorum. Belki interaktif ve görsel unsurların, yapay zekâ destekli anlatım biçimlerinin da öyküye dahil olacağı yeni anlatım biçimleri ortaya çıkabilir.






