Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

10 Mart 2025

Edebiyat

Hayattan Notlar

A. Dilek Şimşek

Paylaş

3

4


Kurtulamayan

Sen kader ağacı değilsin – nedeni bu

Tutkularına bırak kendini

Bir soluk var yaşıyor uzak uzak

Bu daha ölmemişsin demektir

 

Önce bitir bu şarkıyı

Bir bardak doldur mavi

– hiçbiri açmıyor mu seni – 

Ve git bu gelmediğin yere

Kurtulamayan – nedeni bu.

 

Ece Ayhan’ın 1954’te yazdığı şiir. Eşi, benzeri duyuldu mu, bilmiyorum, sanmam. Ama şöyle bir şey oldu, küçük İskender’in dizeleri bana yıllar önce okuduğum bu şiiri anımsattı. 

 

yanılmışım, bir taymış önümde diz çöken, unutturan,

bir kadının elinden sıyrılıp düşmesi gibi çocuğu

nun, oyuncaklarımın kanadıydı hep bir tarafları sen

bana dokundukça.

 

Birkaç aydır kendimi vererek okuduğum şiirde tema, odak, konu aramayı bıraktım. Sözcüklerin sesi ve çağrışımına bırakıyorum kendimi. Kimi Turner’in denizleri gibi fırtınalar yaratıyor içimde, sonra güneş beliriyor bulutların arasından. Kimi Hemingway’in Afrikasını yansıtıyor sayfadan, kimiyse samuray kılıcı.

Edebiyatla uğraşmadan önce sözcüklerin maharetinden habersizdim. Sadece okuyor, okuyordum. Karamazov Kardeşler’i bitirince yeniden okuma gereksinimi duyuyordum örneğin, temelde bir duygu ya da düşünceye kapılmış, birçok detayı gerideki sayfalarda gömmüş oluyordum.

İşte şiir burada ihtiyacımı veriyor bana. Hiçbir demezmiş gibi, rastlantıymış gibi sıralanan dizelerde destanlar, on ciltlik ansiklopediler, kuşlar, çöller, insanlar ve yaşam görür oldum.

“Ve git bu gelmediğin yere,” ağlama isteği yaratıyor bende. Burada olamayışı, bazı yaşantıların, bağların beyhudeliğini, acıyı hissediyorum. “yanılmışım bir taymış önümde diz çöken,” cümlesi benzer bir acıyı yansıtmıyor mu. Çağrışımlar anımsaması neredeyse olanaksız iki şiiri hangi bağlarla aklıma düşürüyor? Aklım sadece bana ait değil sanki. Gördüğüm, duyduğum, yaşadığım, hissettiğim her şeyden oluşan bir gayya, sadece bana ait olamaz. Bunu fark etmenin yarattığı heyecansa ayrı konu. 

Şimdi bir bardak dolduracağım mavi, oyuncaklarımın kanatlarını hatırlamaya çalışacağım. Şairlere selam durarak Ece Ayhan’la ara vereceğim, “Şiir, ölüm ve yaşam dolayısıyla/ Şimdi ve daima açıktır.”

Nietzsche

“Ruhsal bakış ve sezgi gücüyle insanın çevresindeki uzaklık bir uzay gibi büyüyor. Dünyası derinleşiyor, daima yeni yıldızlar, yeni bilinmeyenleri ve yeni tasarıları görünmeye başlıyor. Belki de ruhun keskinliğinin ve derinliğinin denediği her şey, yalnızca bir denem fırsatıdır, bir oyun konusudur çocuklar ve çocuk ruhlular için.”

Belki de şiir ruhun oyunudur. Belki şairler oyuncaklarıyla ne yapılacağını bilemeyen üzgün çocuklardır, belki sezgileriyle uzaklaştıkları her şeye sözcüklerin oyunuyla yaklaşıyorlardır. Belki belki…

Şiir yazma gereksinimiyle şiir okuma gereksinimi arasındaki ilişkiyi uzun uzadıya düşünmek istiyorum. Sanatçıların yaşam öykülerinde bir şekilde toplumdan uzaklaştıklarını yine de toplumsuz devam edemediklerini fark ediyorum. Şairler ötekilerden farklı, sanatla yaratan başkalarından. Öteki insanlarla kurdukları temas gizlerle, şifrelerle dolu. 

Sözcüklerle oynayarak efsaneler yaratıyorlar.

 

Fırsat

Dağlara çıkmışım, diyelim, başı dumanlı karlı dağlara. Irmakların, derelerin kenarından yürürken bir orman cini çıkmış karşıma, “Ey insanoğlu,” demiş. İşte o anda, “Hayır, insankızı, hatta doğrusu kadını,” derim. 

Sanıyorum cinin umursamaz, küçümseyici bakışları bana bir fırsatı kaçırmak üzere olduğumu belli eder, “Pardon orman cini, ben aslında…” demeyi akıl etmemle kaybolması bir olur. 

Yaşam susmadıklarımızla, kurtulamadıklarımızla berbat oluyor çoğu zaman.

 

Fotoğraf

İlk kar fotoğrafı çekme denememde, avuçlarımdan pozlamaya çalışmış, parmaklarım donduğu için vazgeçmiştim. Doğa fotoğrafçısı ya da makrocu olmak yerinde sokak fotoğrafçılığını tercih etmemin temelinde, aslında sokak fotoğrafçılığın felsefesi değil, benim rahatıma olan düşkünlüğüm yatıyor. Öyle ya yere yat, kalk, ıslan, kuru, üşü, tuvalet bulama, azığını yanında taşı. Zor işler.

Sokak fotoğrafından büyük keyif alıyorum. 

Yıllar sonra kısa öykü yazma denemelerim sırasında esin kaynaklarım ya kendi çektiğim ya da Magnum’da uzun uzun seyrettiğim fotoğraflar oldu. Beni etkileyen fotoğraflar gibi yazmaya çalıştım. Bu derdimi öyle kolay da anlatamadım.

Bunca yıldan sonra artık farkındayım, hem fotoğrafta hem de kısa öyküde kendi üslubunu, ritmini ve sadeliğini tutturmayanlar zamanla yok oluyor. İyi bir öykü, iyi bir fotoğrafa benziyor. Yere yatay tutup atılan fotoğrafta, ögelerin simetrisinin öyle dengelenmesi arzulanır ki yere olduğu gibi düşsün, bir taraf varsayımsal olarak ağır basmasın.

Öyküde de öyle değil mi. Temel derdi besleyen unsurlar, detaylar öyle bir yerleşsin ki cümlelerin tamamı ne eksik ne fazla olsun. Birinin yeri bile değişemesin.

Nasıl ki fotoğrafçı herkesin çektiğinden, gördüğünden farklı bir şey yaratmalı, öykücü de milyonuncu kez aşktan bahsedecek bir öykü yazdığında, kendi sözcükleri ve ritmiyle bambaşka bir şey yazıyor olmalı.

 

Hayaller

Edebiyat öğretmeni, yeğenime, “Hayâllerine sahip çık,“ dediğinden beri evlerinde bir kıpırtı olmuş. On yedi yaşında ve neredeyse tüm gerçekler hayâl, tüm hayâller gerçekmiş gibi yaşayan bir yeni yetme çıkmaza girmiş.

Haftalık ziyaretimde öğrendim. Balkonda kahve içiyorduk ki yanımıza geldi, “Hala”, dedi, “çocukken ne olmayı isterdin?” Yanıma oturmasını işaret ettim, elimle beline sarıldım. Ah canım, diye yanıt verdim, “Çocukken, genç kızken, okulda, üniversitede ve hatta şimdi bile en çok foklarla çalışan bir deniz biyoloğu olmak isterdim.” 

Oturmadı. İki elini havaya kaldırıp başparmaklarıyla yeri gösteren bir hareket yaptı. Hıh dedi ve saçlarını savurup gitti.

N’oluyor diye sorduğumda öğrendim, hayâllerinin peşinden koşup koşmamayı kafaya taktığını. Manga çizeri olmak istiyormuş, o işte çok para varmış ama Japonya’ya gidecek parası yokmuş. Annesi de, “Kızım, halan gibi doktor olsana, bak, canı ne isterse yapıyor,” dediğini söyledi, üniversite sınavına iyi çalışsın, zaman yitirmesin istiyor.

Benim fok biyologluğu sevdam, evlerinde bozulan dengenin üzerine tuz biber ekti anlaşılan. 

Bence anne-babalar, evlerine çocuksuz biri geldiğinde bir broşür falan versinler, şu konulara dikkat, aman bu konulara girme diye. Ya da ama niye öyle dedin halası demek yerine, bıraksınlar canım, çocuklar hayallerinin peşinden koşsun.

YORUMLAR

Bengi Kaya Mert

Öykünün dengesi için yaptığın fotoğraf benzetmesine bayılıyorum♥️

10 Mart 2025

Bengi Kaya Mert

Öykünün dengesi için yaptığın fotoğraf benzetmesine bayılıyorum♥️

10 Mart 2025

Bengi Kaya Mert

Öykünün dengesi için yaptığın fotoğraf benzetmesine bayılıyorum♥️

10 Mart 2025

Bengi Kaya Mert

Öykünün dengesi için yaptığın fotoğraf benzetmesine bayılıyorum♥️

10 Mart 2025

Öne Çıkanlar

Yeni Başlayanlar İçin 7 Güzel Klasik M..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Deniz Sessiz

14 Mayıs 2025

Sıfırdan Bire, Doğaldan Plastiğe!

“Plastik gelecektir,” dedi Profesör gür sesiyle. “Çünkü plastik... eee... insanlardan bile daha iyidir!”Bu geri dönüştürülemeyen, sağlığa olduğu kadar çevreye de zarar veren “kolay şekillendirilebilen” polimer madde, endüstriyi olduğu kadar dünyamızı da ele geçiriyor..

Devamı..

Direniş Politikaları

Michael Walzer

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024