Canetti’nin ilginç bir okuma serüveni yorganın altında cep feneri ile gizli gizli yaptığı kitap okumalardır.
Okula başlamasından birkaç ay sonra babasının getirdiği bir kitap Canetti’nin yaşamını değiştirir. Bu kitap Binbir Gece Masalları’nın çocuklar için hazırlanmış bir basımıdır. Babası, kitabı okumasının ne kadar güzel olacağını anlattıktan sonra içinden bir öykü okuyarak diğer öykülerin de bunun kadar güzel olduğunu söyler ve ondan akşamları okuduğunu anlatmasını ister. Canetti okulda okuma yazmayı yeni öğrenmiş olmasına karşın hemen bu kitaba yumulur, her gece babasına anlatacak bir bölüm okur. Bunun üzerine babası da sözünü tutarak ona yeni bir kitap hazırlar. Böylece bir günü bile okumadan geçmez!
Babası Binbir Gece Masalları’ndan sonra, Grimm’in Masalları, Robinson Crusoe, Gulliver’in Gezileri, Shakespeare’den Masallar, Don Kişot, Dante, Wilhelm Tell’ın kitaplarını getirir. Canetti bu kitapların onda yarattığı etkiyi şöyle anlatır: “Daha sonra beni ben yapan hemen her şeyin yaşamımın yedinci yılında babam için okuduğum bu kitaplarda zaten varolduğunu göstermek kolay olacaktı.”
Okuduğu her kitabı babasıyla tartışır ve bu tartışmalarda bazen öylesine heyecanlanır ki, babası onu sakinleştirir. O masalların gerçek olmadığını söylemediği için babasına şükran duyar. Ancak Dante’nin Cehennem’iyle ilgili kötü düşler görmeye başladığını söyleyince annesinin, babasına bu kitabı vermemesi gerektiğini, çocuk için daha erken olduğunu söylediğini duyduğunda, babasının artık kitap getirmeyeceği korkusuyla düşlerini gizli tutmayı öğrenir. Ancak korktuğu gibi olmaz, babası kitap getirmeye devam eder. Dante’den sonra Wilhelm Tell’i getirir. “Özgürlük” sözcüğünü ilk burada duyar.
Babasından aldığı son kitap ise, Napoleon üzerine bir kitaptır. Bir İngiliz gözüyle yazılmış bu kitapta Napoleon’u tüm ülkeleri, özellikle de İngiltere’yi ele geçirmek isteyen zalim bir hükümdar olarak görülüyordu. Babası öldüğünde bu kitabı okumaktadır. Güç ve iktidar konusundaki düşünceleri bu kitaptan sonra filizlenir ve o günden bu yana Napoleon adını her duyduğunda elinde olmaksızın babasının ani ölümü arasında bağlantı kurarak Napoleon’un cinayetleri arasında en korkuncunun “babasını öldürmesi” olduğunu düşünür.
Canetti’nin babası tiyatro oyuncusu olmak istemiş, bir fırsatını bulup dönemin aktörüyle tanışmış, ancak kısa boylu aktör olamayacağını söylemesi üzerine bu aktörün hevesi kırılmış ve hayali de böylece son bulmuştur. Müzik hayali ise, babasının kemanını elinden alması ve onu ticarete yöneltmesiyle son bulur. Kimbilir belki bundan duyduğu kederdendi; oğluna bir gün ne olacağını sorduğunda, onun “doktor” olmak istediğini söylemesi üzerine şöyle der: “Ne istiyorsan olacaksın. Benim gibi, amcaların gibi ticaret adamı olmak zorunda değilsin. Üniversiteye gidecek, en çok istediği bölümü seçeceksin.” Canetti babasının pek okumuş biri olduğunu sanmasa da tiyatro ve müziğin onun için kitaplardan önemli olduğunu düşünüyordu. Cumartesi ve pazar günleri annesi ve babası müzik yaparlar; babası şarkı söyler, annesi de tuşlarla eşlik ederdi…
Babasının verdiği kitaplar arasında bir tek Odysseia bulunmuyordu. Odysseia ile ilk karşılaşması on yaşında annesinin Alman dilinde verdiği, Schwab’ın Klasik Antik Çağ kitabıyla olur. Bir akşam annesi ona bu kitabı ilk okuma serüveninden bahseder. “Bu kitabı ilk kez babamın bahçesindeki dut ağacının tepesinde okudum.” Bir başka sohbetlerinde Victor Hugo’nun Sefiller’inin üzerinde hâlâ dut lekeleri duran eski baskısını gösterir. Kitabı okuyabilmek için iyice gizleneyim diye ağacın en yüksek dalına çıkmış, yemek saati geldiğinde onu bulamadıklarından tüm gün bu kitabı okur, acıktığını hissettiğinde de ağzını dutlarla doldurur. Ve bu anısını anlattıktan sonra oğluna, kendisinin böyle bir sorununun olmadığını, okumasını engellemeyeceğini söyler.
Annesi verdiği üç ciltlik Sven Hedin’in Kutup’tan Kutba adlı kitabın birinci cildi Canetti için özel bir kitap olur. Böylece babasıyla başlayan kitap verme işini annesi devam ettirir. Annesi de tıpkı babası gibi seçtiği kitapları okuduktan sonra ondan anlatmasını ister. Schiller’i Almanca’dan, Shakespeare’i İngilizce’den anne oğul birlikte okurlar.
Canetti’nin ilginç bir okuma serüveni yorganın altında cep feneri ile gizli gizli yaptığı kitap okumalardır. Annesi gizini fark edip, el fenerini alınca, Canetti yeni bir fener alarak yorgan altı okumalarına devam eder. Ancak annesi kardeşlerini başına nöbetçi dikerek ansızın yorganı üstünden çekip yakaladığında Canetti daha ne olduğunu bile anlayamadan zafer çığlıklarını duyar! Ve annesi kitabı bir haftalığına saklar. Bunu elbette Canetti’yi kitaplardan uzaklaştırmak niyetiyle değil, ihanete dayanamadığı için yapardı. Verdiği “ceza” ise, yine kitap okuma olup, bu kitap Charles Dickens’ın kitabıdır. Canetti daha önce hiçbir yazarı Dickens’ı okuduğu kadar büyük tutkuyla okumamıştır. Annesinin ilk önerdiği Dickens kitapları Oliver Twist ve Nicholas Nickleby olur. Annesinin en sevdiği Dickens kitabı ise David Copperfield’dır. Annesi yalnız edebiyat kitapları önermekle kalmaz tarihin ilgisini çekebileceği düşüncesiyle tarih kitabı önerir. Hem de sevmediği bir yazar olan Walter Scott’un yapıtlarını önerir. Canetti’nin tepkisi ise şöyle olur: “Tarih ha! diye haykırdım. Bu da tarih mi!” Kafasız şövalyelerle zırhları ne zamandan beri tarih oluyor!”
Annesinin Rascher Yayınevi’nin yayınladığı savaş karşıtı bir diziden, Elias Canetti’ye en çok sözünü ettiği üç kitap; Latzko’nun Savaşan Halklar, Leonhard Frank’ın İnsan İyidir ve Barbusse'ün Ateş. Stefan Zweig’ın Jeremiah’ı hakkında ise annesinin, “Kâğıt parçası! Bomboş! Saman yığını! Belli ki kendisi hiçbir şey yaşamamış! Bu saçmalıkları yazacağına oturup Barbusse okusa ya!” dediğini anımsar.
Bir başka okuma serüveni, hayatında önemli bir yere sahip, Veza ile aynı günde tanıdığı Karl Kraus’un okuma seanslarıdır. Bunların birinde Kral Lear’ı dinler. Canetti’yi Shakespeare’ın oyunları içinde en fazla saran budur. Çok yaşlı ve acı çekmiş olan Lear’ın oyunun sonunda ölmesini biraz içerler. Ona göre Lear daha çok yaşamalıydı, onun öldüğünü hiç görmemeliydi seyirci. Zaten oyunda çok kişi ölmüştü, biri hayatta kalmalıydı, o da Lear olmalıydı...
Şanslıdır ki, okumayı sevdirecek bir öğretmene rastlamıştır. Frankurt’ta Almanca öğretmeni Gerber, okuldaki öğretmenleri arasında ısınabildiği tek öğretmenidir. Canetti ile dostlukları verdiği ödevler sayesinde gelişir. Gerber okulun kitaplık kolu başkanı da olup, Canetti’nin dilediği gibi her şeyi okumasına olanak veriyorir. Cannetti, eski Yunan yazınına meraklıdır; tarihçileri, tiyatro yazarlarını, ozanları, hatipleri Almanca çevirilerden okuyordu. Yalnız filozoflara, Platon ve Aristoteles’e değil, sadece konularını ilginç bulduğu için Diodoros ya da Strabon gibi yazarları da okuyordu. Bu, hiç durmaksızın okumaları öğretmeni Gerber’i şaşırtır. Gerber Canetti’ye orta çağdan bir şeyler okumasını önerse de, bu sadece öneri olarak kalır. Bir keresinde kitaplıktayken Gerber ona ne olmak istediği sorar. Canetti’nin doktor olmak istediğini söylemesi üzerine öğretmeni; “Öyleyse, ikinci Carl Ludwig olacaksın” der. (Kulaktaki Meşale, sayfa. 53) Canetti’ye göre Gerber hiç düşünmeksizin yazar olacağını söylemesini beklerdi. Bu konuşmadan sonra öğretmeni her fırsatta bir yolunu bulup ona doktorlardan ve yazarlardan söz etmeye başlar…
Gerber derslerinde sesli oyunları okutur, her öğrenciye roller verirdi. Amacı edebiyata ilgi duymayan öğrencilerde bu tür rollerle coşku aşılamaktır. Yine de Canetti bu dersleri pek zevkli bulmaz. Bu derslerde okutulanlar, Schiller’in Haydut’larını, Goethe’nin Egmont’unu ve Kral Lear’ı olurdu…
Canetti’nin hayatında olumlu izler bırakan yerlerden biri de, Frankurt’ta kaldıkları Charlotte Pansiyonu’dur. Pansiyonun konukları uzun uzun tiyatro oyunları konuşurlar ve ayrıntılarıyla tartışırlardı. Hatta işin ehli olanlar gazetedeki eleştirileri aktarmakla başlayıp aynı görüşte olmadıklarında da neden karşı olduğunu açıklarlardı. Ancak bunu yazıya dökülmüş bu entelektüel görüşe saygılarını koruyarak yaparlardı. Söyleyecek sözü olmayan ise, çenesini tutmayı bilirdi. Çünkü tiyatro buradaki insanlar için kabul edilmiş bir kurumdu ve başka alanlarda hiç anlaşamayanlar bile söz konusu tiyatro olunca korumacı olurlardı.
Annesinin rahatsızlanmasıyla bu pansiyondan ayrılarak bir ailenin yanına taşınırlar. Bu evde anne ve baba, onlarla aynı yaşta iki çocuk, babaanne ve bir hizmetçi yaşamaktadır. Evin hanımı onları sevecenlikle ağırlar. Canetti bu ailenin tüm fertlerini öylesine yakından tanır ki, bu dönemde insanlar hakkında öğrendiklerini açıklamak için yeni bir kitap yazması gerektiğini düşünür.
Sonuç itibariyle Canetti’nin okuma serüvenine baktığımızda, ilk eğitimin ailede başladığını görüyoruz. Canetti’nin annesi ve babasının seçtiği kitaplar, hem babasının hem de annesinin ondan okuduğu kitapları anlatmasını istemeleri, ebeveyni ile birlikte okumaları kuşkusuz ki okumaya ilgisini artırmış, iyi bir okur olabilmesini sağlamıştır. Zaten Canetti de –yukarıda da verildiği üzere– babası için okuduğu kitapların varoluş nedeni olduğunu görecektir.
Aileden sonra ikinci eğitim yeri olan okulda öğretmenlerin etkisi de önemlidir. Öğretmen ne kadar öğrenmeye meraklı ve istekli ise, dersine ne kadar iyi hazırlanır ve dersini sevdirmeyi başarırsa kuşkusuz öğrencilerinin hayatında olumlu yer edinir. Öğretmen ne kadar nitelikli bir okursa öğrencileri de o denli nitelikli okur olacaktır. Sadece okur olmakla kalmayıp, müzik, tiyatro gibi sanat alanlarında da iyi dinleyici ya da izleyici olmalarını da sağlayabilir.
Ve yazar yaşadığı hayatın kahramanıdır. Canetti’de de görüldüğü üzere yaşamında karşılaştığı insanlar, yaşadığı çevre yazarın yazma serüveninin bir parçasıdır.
Canetti’ye göre; “Her zaman kanayan yarası olmayan yazar, benim için iyi bir yazar değildir.”
Kaynakça:
Elias Canetti, Kurtarılmış Dil Bir Gençliğin Öyküsü, Sel yayıncılık, 2018
Elias Canetti, Kulaktaki Meşela Bir Yaşamın Öyküsü, Sel yayıncılık, 2019






