Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

12 Mart 2025

Öykü

Aysuda, Bir Su Perisinin Masalı

Cihan Çakan

Paylaş

3

0


Hava o akşam da sisliydi. Şimdi kış, her yer karla kaplı. O zaman aylardan hazirandı, kız kardeşim Aysuda’yla burada, gümüş grisi kumların üstünde yan yanayız. Gölün usul dalgaları bir el gibi ayaklarımıza değiyor. “Yüzelim mi,” diyor Aysuda. “Bu saatte mi,” diyorum. “Yoksa korkuyor musun,” diyor. Dalgın gülümsüyor. Neşesi yerine gelsin diye ben de gülümsüyorum. Ellerim gömleğimin yakasına gidiyor, düğmelerimi çözüyorum. Karanlık sularda kulaç atıyorum. “Aysuda, sesimi duyuyor musun?” Cevap vermiyor ama bir anda arkamdan koluma dokunuyor. “Dışarıdan görmesi zor, suyun içinden kolay,” diyor. Gölün ortalarına doğru yüzüyoruz. Yorulunca geri dönüyoruz. Kıyının her adımını ezbere bilir gibi aynı yere çıkıyoruz. Kumlara uzanıp birbirimize bakıyoruz. Aysuda’nın sol omuzunda siyah bir ben var. Benim sağ göğsümde kırmızı bir doğum lekesi. İkimizin de göbek deliği dışarıda. “Birlikte yüzmeyi özlemiş misin,” diyor Aysuda. “Hem de çok,” diyorum. “Çocukluk günlerin canlandı gözümde.” “Ama artık reşidim,” diyor. “Sen de yirmi sekiz yaşındasın. Konu komşu böyle, yarı çıplak halde görse laf eder.” “Çıplaklık Aysuda, bu bizim en eski hikâyemiz.” Susuyor, ellerini başının altında birleştiriyor. Geldiğimden beri bir şey sakladığının farkındayım. Derin bir nefes alıyor. “Neden hiç gelmedin ki,” diyor. “Üniversiteye gidip beni unuttun.” “Seni unutmadım Aysuda. Unutmak nasıl söz. Biliyorsun, bir türlü gelemedim.” O zaman on sekiz yaşındaydım, annemizi kaybedeli henüz bir yıl oluyor. Üniversite için İstanbul’a gidiyorum, üstün başarımla Toronto Üniversitesi’nden burslu kabul alıyorum. Annemizin ölümünden sonra kimse sınavı kazanacağıma ihtimal vermezken, üstelik burslu olarak başka bir ülkeye… Vakit dar, işleri halletmem gerekiyor. İstanbul’a alışmaya başlamışken yeniden bir uyum sürecine giriyorum. Bu kez tümüyle yabancı bir dünyaya karışıyorum. Aysuda’yla hemen her gün telefonda konuşuyorum. Büyümesine ve sesinin değişimine uzaktan tanıklık ediyorum. Türkiye’ye gelmek istiyorum ama tatillerde staj yapıyorum. Okul biter bitmez Chicago’ya yerleşiyorum. Çok istediğim bir şirkette işe başlıyorum. Yıllar boyunca Aysuda’yla gölde tekrar yüzmenin hayalini kuruyorum. Sonunda fırsatını bulup hayalimi gerçekleştiriyorum. Aysuda gözlerimin içine bakıyor. “Evleniyorum.” Anlamıyorum. “Sana kendim söylemek istedim,” diye ekliyor. Bir an susuyor. “Geleceğin kesinleşince seni bekledik. Yarın istemeye gelecekler.” “Bu da nereden çıktı Aysuda?” “Birden alınmış bir karar değil.” “Kimle evleneceksin ki?” “Tanımıyorum.” “Nasıl tanımazsın?” “Tanımıyorum işte. Evlenince zaten tanırım.” “Nereden gelecekler?” “Köyden.” “Hangi köy?” Yüzünü başka tarafa çeviriyor. “Sanki bilecek misin? Sen, beni ve buraları çoktan unuttun.” “Böyle konuşma Aysuda. Ne seni ne de buraları unuttum. Hem daha küçüksün sen.” “Bir köye gelin gidip çocuk doğurmak istiyorum. Bana bebekmişim gibi davranma!” O zaman sekiz yaşındaydı, onu babamla bırakıp gitmek zorunda kalıyorum. Birkaç yıl içinde babam evleniyor. Çok geçmeden beni arayıp Aysuda’nın okumak istemediğini söylüyor. Aysuda’ya sorduğumda, “Evet, istemiyorum,” diyor. Sesindeki kararlılığı dikkatimi çekiyor. Konuyu her açtığımda telefonu kapatmak istiyor. Bir süre sonra ben de bu ısrarımdan vazgeçiyorum. Babamın yeni evliliğinden çocukları oluyor. Aysuda onlarla ilgilenirken yavaş yavaş genç kızlığa adım atıyor. Ama köye gelin gitme fikrinden bana hiç bahsetmiyor. Yan yana geldiğimizde evleneceğini duymak aklımın ucundan bile geçmiyor. Sakin kalıp konuşmayı sürdürmek istiyorum. “Eve gitmeliyim,” diyor. Kalkıyor. Sırtına ve bacaklarına yapışan kumları silkeliyor. Üstünü giyiyor. Gölün kıyısından oyuğa kadar yürüyor. Yola bağlanan demir merdivenlerden çıkıp karşıya geçiyor. Ben de yerimden kalkıp giyiniyorum. Aynı yolu takip ediyorum. İleride iki, üç katlı evler… en sonunda bizimki. Eve vardığımda babamın çocukları bahçede, salıncakta sallanıyor. Onlara nedense, kardeşlerim, diyemiyorum ama Aysuda ikisini de kardeşi gibi görüyor. Gözlerim çardakta onu arıyor. Babamla Sabriye Abla orada, oturuyorlar. Yanlarına gidiyorum. “Bahsetti mi,” diyor babam. “Neden sen bahsetmedin,” diyorum. “Kendi söylemek istedi. Annenin mezarı üzerine yemin bile ettirdi. Delirmiş. Kuş uçmaz kervan geçmez bir köye gelin gitmek de neyin nesiymiş?” Sabriye Abla araya giriyor. Aysuda’yla konuştuğunu, onun kararlı olduğunu anlatıyor. “Karşı çıkarsak kendini öldürecekmiş,” diyor. Aysuda’nın canına kıymak istediğini öğreniyorum. Bir seferinde babamın ve Sabriye Abla’nın ilaçlarını içiyor, pişman olup itiraf ettiğinde hastaneye kaldırılıyor. Ölümün eşiğinden dönüyor. Uykudayken sürekli adımı sayıklıyor. “Neden bunlardan benim haberim yok?” Aysuda yine yemin ettiriyor. Bana bahsederlerse yine intihar edeceğini söylüyor. Eve geçiyorum, üst kata çıkıyorum. Aysuda’yla odalarımız yan yana. Çocukken olduğu gibi geceleyin kapımı açar, gelip benimle uyur diye bekliyorum. Gelmiyor. Sabah da göremiyorum. Misafirlerin akşam geleceğini sanırken öğleyin yalnızca bir kişi geliyor: Aysuda’nın evleneceği genç, Samir. Aysuda hemen kahveleri yapıp getiriyor, bizi yalnız bırakmıyor. Babam ondan çekindiği için Samir’e hiçbir şey soramıyor. Aysuda’nın bir anlık yokluğunda genci yürüyüşe davet ediyorum. Ben soruyorum, o cevaplıyor. Kuş uçmaz kervan geçmez bir köy. Toplamda yedi ev. Doğru dürüst elektrik, hatta yol bile yok. Evlenmeye karar verdiğinde gönlüne göre birini bulamıyor. Kasabaya indiğinde çarşıda Aysuda’yı görüyor ve bahtının onda yazılı olduğunu hissediyor. Aysuda bizi cezalandırmak istiyor, diye düşünüyorum. Genç, içimi okurcasına Aysuda’yı sevdiğini söylüyor. “Görür görmez âşık oldum.” Sevdin mi âşık mı oldun, diye soramıyorum. Eve dönüyoruz. Aysuda kapının önünde bizi bekliyor. Yüzüme bakmıyor. İçeri giriyor. Peşinden gidiyorum. Odasının kapısını suratıma çarpıyor. Aşağı iniyorum. Samir, Aysuda’yı babamdan istiyor. Babam hiç konuşmadan başıyla onaylayıp bahçeye çıkıyor. Samir’le susup oturuyoruz. Aysuda yanımızda olmasa da gizli bakışlarıyla etrafımızda. Israrla susmaya devam ediyoruz. Akşam oluyor. Sessizlik içinde yemek yeniyor. Yataklar hazırlanıyor. Ben pencereden ceviz ağacına bakıyor, uyuyamıyorum. Aysuda gelir diye hâlâ bir ümit bekliyorum. Gelmiyor. Sabah kahvaltıda da masaya oturmuyor. Sabriye Abla’dan onunla son bir defa daha konuşup evlilik kararından vazgeçirmesini istiyorum. Aysuda konuşmayı reddediyor. Kapısına gidip vuruyorum. Sessizce açıyor. “Her şey hazır. Karşı çıkarsanız kendimi öldürürüm! Sen bilmezsin ama bu kez yaparım!” “Neden kendine de bize de bu kötülüğü yapıyorsun Aysuda?” “Mutluyum ben,” diyor, en mutlu günümde böyle konuşamazsın, dercesine. Gün içinde nikâha gidiyoruz. Aysuda evleniyor. Hiçbirimizle doğru dürüst vedalaşmıyor. Yanına aldığı küçük bir çantayla geçmişini ardında bırakıyor. Bir çözüm bulamadığımıza öfkeliyiz. Ne yapabilirdik, diye sessiz sessiz kafa yoruyoruz. Yoktu, bir çaresi yoktu, diyerek kendimizi avutuyoruz. Babamla Sabriye Abla nikâha davet edilmeyen konu komşuya durumu açıklamaya çalışıyor. Ben ertesi gün Chicago’ya dönüyorum. Aysuda’yla aylarca konuşamıyorum. Samir ara sıra kasabaya indiğinde bize uğruyor. Aysuda kendi yaptığı ekmeklerden, peynirlerden babamlara gönderiyor. Ben Madrid’e taşınıyorum. Ursula’yla evleniyorum. Tam da o günlerde Aysuda annemizin mezarını ziyaret ediyor. Telefonda nihayet denk geliyoruz. Sesi durgun... Bir gün kalıp dönse de babam onu görünce teselli buluyor. Aysuda’nın ilk hamileliği düşükle sonuçlanıyor. İkinci bebeği de kaybedince hastaneye geliyorlar. Günaşırı tedaviye gitmeleri gerekiyor. Evde günlerce kalacak olmasına babam seviniyor. Aysuda bu kez tuhaf bir şekilde mutlu… Ben ve Ursula çocuk bekliyoruz, bizi tebrik ediyor. Her gün konuşuyoruz. Ben gelmek için fırsat bulamıyorum, Aysuda köye dönüyor. Babam tıpkı onun evlendiği günkü kadar üzgün. Aysuda’nın yaşadığı evi görmek istiyor ama o hâlâ kimseye izin vermiyor. Son hamileliği Aysuda’nın ölümüyle sonuçlanıyor. Kış çok şiddetli olduğundan babamlara haber hemen ulaşmıyor. Tipi dindiğinde, yollar açıldığında Samir geliyor. Babam beni arıyor. Köye, Aysuda’nın mezarını ziyarete gidiyorlar. Madrid’den geliyorum. Babamların ağzını bıçak açmıyor. Yeniden kar yağıyor. Tipinin dinmesini, yolların açılmasını bekliyorum. Öğleye doğru çarşıdan kalkan minibüse biniyor, Aysuda’nın gelin olduğu köye gidiyorum. Kadınlar minibüste yabancı gözlerle bana bakıp fısıldaşıyorlar: “Zavallı Aysuda’nın abisi.” “Gencecik kadın, çocuğuyla birlikte öldü.” “Bir şifacı bile yetişememiş yardımına.” Başımı cama yaslıyor, ağlayamıyorum. Minibüsün götürebildiği yere kadar gidiyorum. Sondan bir önceki köyde iniyoruz. Samir beni bekliyor. Geleceğimi nasıl öğrendiğini soruyorum. Rüyasında gördüğünü söylüyor: “Aysuda evi temizleyip seni bekliyordu.” Yan yana yürüyoruz. Bütün bu olanları da rüyasında görüp görmediğini soruyorum. Aslında gördüğünü söylüyor. Aysuda’yla kasabada karşılaştığı günün gecesi, ay ışığı suya düşünce, gölden çıkan bir su perisi görüyor rüyasında. “Hani bilirsin abi, su perisinin masalı. Çocukken çok dinlerdim.” “Öyleyse neden? Neden Aysuda’yla evlenmek istedin?” “O da beni gördü,” diyor. Üç karlı tepe aşıyor, sonunda Samir’in hasta babasıyla yaşadığı eve varıyoruz. Bahçede iki mezar… Siyah harflerle AYSUDA yazan taşa bakıyorum. Samir’in annesiyle yan yana. “Köylerde yabanlar alıp götürmesinler diye ölülerimizi bahçemize gömeriz,” diyor Samir. Gözleri yaşlarla dolu. “Aysuda, toprağın altında çocuklarımızla uyuyor.” Yalnız kalıyorum. Aysuda’nın ve doğmamış çocuklarının yanına diz çöküyorum. Kara dokunuyorum. Toprağa ulaşmak için elimle kazıyorum. Soğuk… Gölde yüzdüğümüz günleri, salıncakta sallandığımız anları, birlikte uyuduğumuz geceleri düşünüyorum. Annemizin de hayatta olduğu bütün o mutlu zamanları... Ah Aysuda… Belki de başka bir masalda mutlusundur, bilmiyorum. Samir geliyor. “Üşüdün abi,” diyor. “İçeri gel.” Pencereden Samir’in gözü yaşlı babasını görüyorum. El kaldırıp selamlaşıyoruz. İçeri girmiyorum. Oysa bir yanım Aysuda’nın yaşadığı evi, uyuduğu yatağı görmek istiyor. “Akşam çöktü çökecek. Bu saatte araba yok,” diyor Samir. Kara yakalanıp mahsur kalmak istemiyorum. Samir’le aşağı köye dönüyoruz. Şoförü beni götürmesi için ikna edip kasabaya geliyorum. Minibüsü sahil yolunda durdurup demir merdivenlerden iniyorum. Hava o akşam da sisliydi. Şimdi kış, her yer karla kaplı. Burada, buz tutmuş gölün kıyısında bir başımayım. Annemin sesi kulaklarımda çınlıyor. Doğacak kardeşime Aysuda adını vereceğini söylüyor. “Neden,” diyorum. “Bu masalda Aysuda mutsuz oluyor, hatta göle dönemiyor.” Annem ay ışığıyla aydınlanan göle bakıp gülümsüyor. “Çünkü bu masalı seviyorum,” diyor. Elimi annemin karnına koyuyorum. Aysuda’nın kımıldanışını duyuyorum.

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bilincin Akışında, Varoluş Anlarının P..Alev Bulut
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Çağnam Erkmen

27 Mayıs 2025

“Hayranlık, gönül açıklığı, şükran, kı..

Aylak gezmek, salınarak yürümek, kaybolmak, belirsizliğe ilerlemek kadının işi değil. Doğa Yürüyüşleri’ne ikinci bölümün ikinci epigrafından bağlanıyorum. Epigraf şu: “İçimde hayranlık, gönül açıklığı, şükran, kıyamet kopuyordu.” Cümle, Halikarnas Balıkçıs..

Devamı..

Goethe Evi’nin Üçüncü Katında

S. E. Breitegger

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024