Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

12 Mart 2025

Sinema

Gene Hackman: Sinemanın Mükemmel Sıradan Adamına Bir Veda

Bülent Tunga Yılmaz

Paylaş

1

0


“Gene Hackman büyük bir aktördü, ilham vericiydi ve çalışmalarıyla ve sofistikeliğiyle muhteşemdi… Kaybı için yas tutuyorum ve varlığı ve katkısını kutluyorum.

Gene Hackman’ın ölüm haberini ilk okuduğumda, muhtemelen birçok insan gibi, buna pek şaşırmadım. 1930 doğumlu aktör 95 yaşındaydı ve bu yaşa ulaşan biri için doğal yollarla yaşamını yitirmesi son derece olağandı. Ancak haberin detaylarına baktıkça, bu ölümün sıradan olmadığı, ardında çözülemeyen bir gizem barındırdığı anlaşılıyordu. Hackman, 2004ten bu yana inzivaya çekildiği Santa Fe, New Mexicodaki evinde, 35 yıllık eşi, 65 yaşındaki piyanist Betsy Arakawa ve köpeklerinden biriyle birlikte ölü bulunmuştu. Bu yazıyı kaleme aldığım sırada, cesetlerin bulunmasının üzerinden günler geçmiş olmasına rağmen, Hackman ve eşinin ölüm nedeni hakkında kesin bir açıklama yapılmamıştı. İlk araştırmalar, ölümlerin cinayet, kasıt, dışsal bir travma (yaralanma, darbe vb.) veya karbonmonoksit zehirlenmesi kaynaklı olmadığını ortaya koyuyordu. Ölü bedenlerin ölümden yaklaşık dokuz gün sonra bulunmuş olması, olayın ardındaki bilinmezliği daha da artırıyordu. Hackman’ın ani bir kalp krizi veya yüksek tansiyona bağlı olarak yaşamını yitirdiği düşünülse de eşinin ve evdeki üç köpekten birinin de ölü bulunması, bu ölümler arasındaki bağlantıya dair birçok spekülasyonu beraberinde getirmişti.

Nihayet, tüm bu sırlar ve spekülasyonların ardından yetkililer 7 Mart 2025te Gene Hackman ve Betsy Arakawan doğal nedenlerle yaşamlarını yitirdiğini resmi olarak açıkladı. Açıklamaya göre, Arakawa enfekte kemirgenlere maruz kalmanın neden olduğu bir solunum yolu hastalığı, hantavirüs pulmoner sendromu nedeniyle hayatını kaybetmişti. Hackman ise koroner arter yetmezliği sonucu, eşinin ölümünden yaklaşık bir hafta sonra vefat etmişti. Yetkililer ayrıca, Alzheimer hastalığının son evresinde olan Hackman’ın eşinin öldüğünün farkında olmayabileceğini belirtti. Bu durumun, kalp ve yüksek tansiyon rahatsızlıkları bulunan Hackman’ın ölümünde etkili bir faktör olabileceği de ihtimaller arasında gösterildi. 

Sonuç olarak, ölüm nedeni ne olursa olsun ve ne kadar trajik ya da talihsiz olursa olsun, bu durum sinema tarihinin son kırk yılına damga vurmuş, mütevazı bir şekilde kendine bir hayran kitlesi oluşturmuş büyük bir oyuncunun, bir efsane aktörün öldüğü gerçeğini değiştirmiyor. 2004 yılından bu yana herhangi bir filmde oynamamış olmasına karşın, birçoğu sinema tarihinde başyapıt olarak nitelendirilen 100’ün üzerindeki filmiyle o da sinema tarihinin veda etmiş efsaneleri arasındaki yerini almış durumda. 

Sanatın en önemli ve en yüce niteliklerinden biri, tüm estetik görkemi ve entelektüel derinliğinin yanı sıra, günlük yaşamımıza farkında olmadan sızması ve sanatın yaratıcılarını bizim bir parçamız hâline getirmesidir. Hackman’ın ölüm haberini aldıktan hemen sonra, onun oynadığı son film olan The Runaway Jury’yi izlerken, insanın sevdiği ve hayran olduğu bir sanatçının ölümüne neredeyse bir akrabasını veya çok yakın bir dostunu kaybetmişçesine üzüldüğünü fark ettim. Sanatla kurduğumuz ilişkinin ne kadar hayatın içinde, ne kadar doğal ve içten olduğunu bir kez daha deneyimledim; sanatın, düşünsel olduğu kadar duygusal gücünün de büyüklüğünü hissettim.

Benim Gene Hackman ile ilk tanışmam, Mississippi Burning (Alan Parker, 1988) sayesinde oldu. Bu, çok talihli bir tanışmaydı; zira film etrafında dönen tarihsel ve politik tartışmalar bir yana, son derece iyi çekilmiş ve oynanmış bir tarihi-politik suç-gerilim-dramaydı. Hâlâ ara sıra izlediğimde ilk gördüğümde aldığım zevki yeniden yaşadığım bu film, sinema tarihinin en çok hayran olacağım efsane oyuncularından biri olan Gene Hackman’ın en mükemmel performanslarından birine şahit olmamı sağladı. Sert, aldırmaz ve orta yolcu gibi görünen karakterinin altında, işine bağlı ve adaleti sonuna kadar arayan FBI ajanı Robert Anderson rolüyle Hackman, beş Oscar adaylığından birini (ikisini kazandı) almıştı. Film ise en iyi film ve en iyi yönetmen dahil yedi dalda Oscara aday gösterilmiş, ancak büyük rakibi Rain Mane (Barry Levinson, 1988) kaybetmişti. Hackman da ikinci Oscar ödülünün kıyısından dönmüş ve ödülü, sinema tarihinin en büyük performanslarından biri olarak kabul edilen Raymond Babbitt rolüyle Dustin Hoffman kazanmıştı. Sinemada ve sonrasında gerçek hayatta, kötü adamlarla onların diliyle konuşan ve onlarla onların yöntemleriyle mücadele eden iyi adam karakterlerine olan sempatimin oluşmasında, Hackman’ın FBI ajanı Anderson rolü belki de en büyük paya sahipti. Onu ikinci kez izleyişim ise bu rolün tam zıddı bir karakterdeydi: yozlaşmış, kıskançlık nedeniyle cinayet işleyen ve paçayı kurtarmak için bir komplo düzenleyen ABD Savunma Bakanı David Bruceu canlandırdığı No Way Out (Roger Donaldson, 1987). Hackman bu kez filmin kötü adamıydı. O tarihten önce ve sonra çektiği tüm filmleri izlemeye başladım ve her seyrettiğimde, onun oynadığı her rolü ve her karakteri başka bir boyuta taşıyan, yabancıların prolific olarak tanımladığı üretken ve geniş yelpazede yeteneğini sergileyen büyük bir oyuncu olduğunun farkına vardım. 

Hackman, ilk bakışta özellikle kötü adam rollerinde başarılı bir karakter oyuncusu gibi görünse de, her rolüne büyük bir derinlik katar. İkinci Oscar’ını kazandığı, Clint Eastwoodun muhteşem western başyapıtı Unforgivenda (1992) canlandırdığı vahşi şerif Little Bill Dagget, yine Eastwood ile işbirliği yaptığı politik gerilim Absolute Powerda (1997) yozlaşmış ABD Başkanı Alan Rickman, ya da bir tür parodisi olarak tanımlanabilecek The Quick and the Deaddeki (1994) John Herod karakterleri ve onu evrensel bir üne taşıyan Superman serisindeki (1978-1997) Lex Luthor bunun en büyük kanıtlarıdır. Hackman, kendine özgü gülüşü ve öfkeli yüz ifadesiyle kötü adamları bambaşka bir boyuta taşıyor. Öte yandan bu gülüşü, onun kötü adamlar dışında ilk bakışta ona çok da yakıştıramayacağımız komedi rollerinde veya sarkastik, çok boyutlu, politik ve ahlaki açıdan gri alanda dolaşan karakteri tam anlamıyla ete kemiğe bürünmesine ve onlara inandırıcılık sağlamasına da büyük bir katkı yapar. Hackman’ın oyunculuğunu daha iyi anlamak için, 1973te Cannesda Altın Palmiyeyi kazanan Scarecrowda (Jerry Schatzberg) başrolü paylaştığı Al Pacino ile kıyaslamak yeterlidir. Metod oyunculuğunun en mükemmel temsilcilerinden biri olan Pacino, bir karakteri oynadığını hissettirmez; adeta onu gözünüze sokar. Bu da oyunculuğunu ne kadar takdir etseniz de karakterle aranıza mesafe koymanıza neden olur. Hackman’ın oyunculuğu ise tam tersidir. O, Laurence Olivierin Dustin Hoffmana Marathon Man’ (John Schlesinger, 1976)  çekimleri sırasında önerdiği sadece oyna, daha kolay” sözünü hayata geçiren bir aktördü. Bu yüzden Hackman’ın canlandırdığı karakterlerle doğrudan iletişim kurarsınız. Onun oyunculuğunu neredeyse efsane statüsüne çıkaran da budur: doğallığı, gerçekçiliği ve erişilebilirliği. Yazar Travis Greer’in tabiriyle o “dürüst, açık yürekli, hassas/kırılgan ve daima ulaşılabilir/erişilebilir ve gerçektir.” Kevin Costner No Way Out çekimleri sırasında en ‘gerçek’ kişinin Gene Hackman olduğunu söyler.

Hackman, oynadığı rollerin çoğunda başrol oyuncusu kumaşına sahip biri olarak görülmese de, yardımcı rollerde bile adeta başrol gibi parlamış ve sahneyi çalmayı başarmıştır. Oynadığı rollerin önemli bir bölümünde yan karakterleri oynaması ve filmlerde yardımcı oyuncu olarak yer alması da aslında onun ‘jön’ kumaşına sahip olmamasının bir sonucudur. Aldığı beş Oscar adaylığının üç tanesi yardımcı oyuncu kategorisindedir (Bonnie & Clyde, 1967; I never sang for My Father, 1970; Unforgiven, 1992) ve kazandığı iki Oscar’dan birini de yine bu kategoride, Unforgiven ile almıştır. Buna karşın Gene Hackman yardımcı rollerde oynadığı fimlerde bile sinema tabiriyle rol çalmış; filme damgasını vurmuştur. Bunun bir nedeni elbette ilk bakışta anlaşılamayan; ama zamanla vurucu bir biçimde ortaya çıkan ve asıl kaynağını gerçekliğinden ve doğallığından alan oyun gücüdür. Hackman filmlerde sıradan insanlardan biridir. Tipiyle karakteriyle o kadar gerçekçi durur ve o gerçekliği o kadar mükemmel bir şekilde ortaya koyar ki adeta bir film değil de yaşamın kendisini seyrediyormuş gibi hissedersiniz. No Way Out’ta veya Unforgiven’da veya The Crimson Tide’da gerçekten sinirleriniz bozar; nefret edersiniz. The Royal Tennenbaums’da dünya üzerinde böyle babalar olduğunu düşüp önce kızar sonra da affeder ve adeta bir Tennenbaum olup kendi babanız gibi seversiniz. Roger Ebert Mississippi Burning’deki Hackman oyunculuğunu “incelikli, kolayca farkedilmez ama aynı zamanda kurnaz ve sinsi” olarak tanımlar. Bu tanım hemen hemen tüm Hackman rolleri için geçerlidir. 

Hackman oyunculuğunun niteliklerini özellikle hatırı sayılır filmde oynadığı ve neredeyse tüm filmin onun karakterinin üzerinden kurulduğu ve sürüklendiği başrollerde de keskin bir şekilde görürüz. Kendisiyle özdeşleşen ve her biri sinema tarihinde iz bırakmış bu rollerde Hackman olmasaydı ve onları başka aktörler canlandırsaydı o filmlerden bazıları başyapıt olsalar bile onsuz bu derece etkileyici olabilirler miydi?

Bu bağlamda akla elbette ilk olarak The French Connection (1971-1975) gelir. Hackman ile en çok özdeşleşen ve onu kült bir sinema figürüne dönüştüren isyankar, öfkeli, takıntılı, sert ve vahşi Jimmy ‘Popeye’ Doyla karakteri ancak Hackman’ın doğal ve inandırıcı oyunculuğu sayesinde  bu derece özgün ve etkiletici bir iz bırakabilirdi. Öte yandan Hackman’ın yönetmen William Friedkin’in ilk tercihi olmadığını bilmek sinema tarihine dair ilginç notlardan biridir. Friedkin önce Paul Newman ile çalışmak ister; ancak aktörün ücretinin çok yüksek olması nedeniyle ondan vazgeçilir ve sonrasında da Steve McQueen, Charles Bronson, Lee Marvin ve Robert Mitchum’a teklif götürülür. Çeşitli nedenlerden dolayı onlar da rolü kabul etmeyince en son Gene Hackman’da karar kırılır ve bu sayedede bir sinema efsanesi ve bir başyapıt ortaya çıkar. Filimin bu kadar başarılı olması ve Hackman ile özdeşleşmesinin bir nedeni de yönetmen William Friedkin’in, ki film aday gösterildiği sekiz daldan aralarında en film ve en iyi yönetmen ödülü de dahil beş dalda Oscar kazanmıştır, filmi doğal ve neredeyse bir belgesel niteliğinde bir gerçekçilik ile çekmiş olmasıdır. Friedkin filmin atmosferini  ve anlatı biçimini oluştururken Jean-Pierre Melville’in başyapıtı Le Samurai’den (1967) ilham almış; stildeyse Costa Gavras’ın Z’sinden etkilenmiştir (1969). 

Ebert’in Hackman’ın oyunculuğunu tanımlarken kullandığı ‘incelik’ ve 'kolayca farkedilmeme’ halleri, özellikle filmi birden fazla seyrettiğinizde farkedeceğiniz şekilde, ‘Popeye’ karakterinde en mükemmel şekilde ortaya çıkar. Popeye’nin filmin kötü adamı, uyuşturucu şebekesinin lideri Alain Charnier (Fernando Rey) ile kişisel davasının sadece ‘suçluyu yakalamaya çalışan polis’ hikayesinden kaynaklanmadığını; Hackman’ın nüanslarla gösterdiği üzere aralarında aynı zamanda bir ‘sınıfsal mevzu' olduğunu da hissederiz. Bu noktada sinema tarihinin en önemli ve derinlikli mücadelelerinden biri olan ve adeta bir psikolojik savaş olarak da değerlendirilebilecek Popeye - Charnier çatışmasının diğer tarafını oluşturan Charnier karakterine hayat veren büyük İspanyol aktör, Luis Bunuel’in en gözde oyuncusu Fernando Ray’ın Charnierin şık gardrobu, zekası, yaşam tarzı ve davranışlarındaki doğal, adeta bir aristokratınki gibi doğuştan getirdiğini düşündürten üstten bakışından kaynaklı sarsılmaz egosuyla Avrupa rafineliğini mükemmel bir biçimde birleştiren oyunculuğunun da hakkını vermek gerekir. Nitekim filmin yapımcısı Phil D’Antoni, Ray için “kıtanın (Avrupa) son centilmenlerininden biri” yorumunu yapar. İlkine göre daha geleneksel bir stile ve anlatım biçimine sahip olan serinin ikinci bölümünde de (John Frankenheimer, 1975) filmi taşıyanın Hackman’ın oyunculuğudur. Filmin ortasında Charnier tarafından kaçılırdır ve eroine alıştırılır. Sonrasındaki filmin gerçekliğine dair şüphe uyandıran ve ritmini bozan eroinden arınma sürecinin inandırıcı ve etkileyici olması Hackman’ın oyunculuk gücünün bir başka kanıtıdır. New York Times’da yazdığı eleştiride Vincent Canby,Marsilya Uyuşturucu Şebekesi onu kaçırıp zorla eroine alıştırıp serbest bıraktığında bir tehlike ile (filmin inandırıcılığı adına) karşı karşıyasınız; ancak film ve Bay Hackman bunu çok iyi bir şekilde kullanıyorlar” der.

Hackman’ın benzer oyunculuk yeteneklerini onunla özdeşleşen bir başka başrol olan Coppola’nın Altın Palmiye ödüllü ve Oscar Adayı 1974 tarihli neo-noir The Conversation’da da gösterir. Gizli dinleme konusunda bir uzman olan ve insanları bedenden ve ruhtan değil de sesten ibaret gören Harry Caul karakterinin inancı ve mesleğinin pratiği arasında kalışını ve zamanla paranoyaya sürüklenişini yine aynı inandırıcıklıkta ve ikna edicilikte aktarmayı başarır. Filmin son sahnesinde dinleme aleti bulmak için apartman dairesini parça parça edişi ve sonrasında da bir şey bulamayınca oturup saksafon çalışı sinema tarihine geçmiştir. 

Hackman 60larını geçtikten sonra, 1990lar’ın ortalarıyla beraber, ki post-Unforgiven dönemi olarak da adlandırmak mümkündür, ağırlıklı olarak dönemin yıldız veya yükselen yıldız adayı statüsündeki kendinden genç aktörlere baş yan karakter rollerinde eşlik ettiği veya başrolü onlarla paylaştığı gişe filmlerine imzasını atar: Tom Cruise ile birlikte oynadığı The Film (Sydney Pollock, 1993),   Kevin Costner ile No Way Out sonrasında yeniden buluştuğu Wyatt Earp (Lawrence Kasdan, 1994), Sharon Stone ve Russel Crowe ile The Dead & the Quick (Sam Raimi, 1995), Denzel Washington ile The Crimson Tide (Tony Scott, 1995),  Chris O’Donnell ile The Chamber (James Foley, 1996), Hugh Grant ile Extreme Measures (Michael Apted, 1996) ve Will Smith ile Enemy of the State (Tony Scott, 1999), Keanu Revees ile The Replacements (Howard Deutsch, 2000), Sigourney Weaver ile  Heartbreakers (David Mirkin, 2001) ve Orson Wilson ile Behind Enemy Lines (John Moore, 2001). 

Bunlara ek olarak 1992’den sonraki Post-Unforgiven döneminde Hackman başrollerini sinema tarihinin üç büyük oyuncusu ile paylaştığı üç farklı film yapar: 

Paul Newman ile Robert Benton yönetiminde Twilight (1998). Film hem gişede büyük bir başarısızlık yaşar hem de karışık yorumlar alır. 

Danny DeVito ile birlikte David Mamet yönetiminde olumlu yorumlar alan ve zamanla popüler bir filme ve DVD olarak en çok kiralanan yapıtlardan birine dönüşen suç draması Heist (2001). 

Morgan Freeman ile (Monica Belluci de onlara eşlik eder) Claude Miller’in Romy Scheider, Michel Serrault ve Lino Ventura’nın başrollerini paylaştıkları 1981 tarihli Garde à vue filminin bir yeniden uyarlaması olan Under Suspicion (Stephen Hopkins, 2000) 

Bu dönemde Hackman asıl özellikle daha önceleri pek tercih etmediği komediler ile ön plana çıkar. Bazıları için en iyi ilk beş peformansı içinde yer alan ve 90ların en başarılı komedilerinden biri olarak kabul edilen Get Shorty’de (Barry Sonnenfeld) John Travolta, Danny DeVito Rene Russo, Delroy Lindo, James Gandolfini ve Dennis Farina ile birlikte yer alır. Film (Screen Actors Guilds) ödüllerinde en başarılı rol dağılımı ve ekibi ödülüne layık görülür.

Mike Nichols’un çok eğlenceli anlar vadeden muhteşem uyarlaması The Birdcage’de (1996) rolü gereği her ne kadar Robin Williams ve Nathan Lane’in bir adım gerisinde kalsa da bu iki büyük aktör, o ve karısını oynayan Diana Wiest’in katkılarıyla birlikte bir oyunculuk gösterisi haline gelen film gişe başarısının yanında SAG (Screen Actors Guilds) ödüllerinde en başarılı rol dağılımı ve ekibi ödülünü alır. 

Hackman’ın Post-Unforgiven dönemindeki en başarılı ve ön plana çıkan oyunculuğu dram yeteneklerini komedideki ustalığıyla birleştirdiği bir Wes Anderson başyapıtı The Royal Tennenbaums (2001)’da gerçekleşir. Sinema tarihinde iz bırakan bir başka karaktere muhteşem oyunculuğuyla hayat veren Hackman 59. Altın Küre Ödülleri’nde Müzikal veya Komedi Dalında En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alır. 

The Royal Tennenbaums Hackman’ın 2004’deki emekliği öncesinde çektiği son üç filmden biridir. 2003’de yakın dostu Dustin Hoffman ile birlikte oynadığı ve onlara John Cusack ve Rachel Weisz’In eşlik ettiği John Grisham uyarlaması Runaway Jury (Gary Fleder) genel olarak başarılı yorumlar alır ve gişede iyi bir iş yapar. Bir komedi olan ve başrolü Ray Romano ile paylaştığı Welcome to Mooseport’da canlandırdığı eski ABD Başkanı Monroe ‘Eagle’ Cole karakteri onun sinema kariyerinin son rolü olur. Yetenekli bir oyuncu kadrosunun heba edildiği sıkıcı bir film olduğuna dair yorumlar özellikle Hackman’ın detaylı ve eğlenceli oyunculuğunun kalitesine yaklaşamayan ve yakışmayan senaryosunun kötülüğüne odaklanır. Nitekim film bir gişe bombası olan film bütçesinin yarısından az bir gişe yapar. 

Bu son filminin ardından Larry King’e verdiği röportajda artık oyunculuk kariyerinin sona erdiğini söyler. Eşi ile birlikte Santa Fe’deki evinde inzivaya çekilir; kendini sanata ve yaşadığı bölgeye adar. 2008’de yazdığı üçüncü romanın lansmanı sırasında da emekliliğini resmen ilan eder. Emekliğinin nedeni büyük ölçüde sağlıktır. Doktorunun “kalbinin artık stres kaldırmayacak bir duruma geldiğini” söylediğini ifade eder. 

Oyunculuğu yanında Hackman edebiyat ve resimle de yakından ilgilidir. Denizaltı arkeoloğu Daniel Lenihan ile üç adet tarihi roman kaleme almıştır: Wake of the Perdido Star (1999), Justice for None (2004) ve Escape from Andersonville (2008). Tek başına da 2011’de yayınlanan Paypack at Morning Peak ve 2013’de yayınlanan Pursuit romanlarını kaleme alır. 

Hackman sinemanın ve edebiyatın yanında farklı uğraşları olan çok boyutlu bir entelektüeldir. 

Yarış kazanacak ve 24 Saat Daytona’da yarışacak derece iyi bir amatör araba yarışçısıdır. 

Architecture Digest dergisine haber olacak kadar iyi ev dekorasyonları yapar. 

90lar’dan itibaren aktif bir bisikletçidir ve emeklilik sonrasında yaşadığı Santa Fe’de ağırlıklı olarak bisiklet kullanır. 

Santa Fe’de resim kurslarına katılır; bölgede sanat galerine maddi destek olur ve sanat müzesinin aktif olarak yönetiminde yer alır. 

Yakın arkadaşı, bir başka efsanevi aktör Dustin Hoffman ile 1950lerde beraber oyunculuk kariyerlerine başladıkları Pasadena Oyun Evinde başarılı olma şansı en düşük’ genç oyuncu olarak seçilmiştir ama sonuç iki Oscar, iki BAFTA ve dört Altın Küre; ama daha da ötesi onu takip eden, oynadığı her filme ilgi duyan benim gibi milyonlarca sinemaseverin yüreğindeki yer olan 40 yıllık bir kariyer olmuştur.

Ölümünün üzerine Clint Eastwood şöyle der: “Gene’den daha iyi bir aktör yoktu.” 

Bence onun ardından en iyi sözleri Francis Ford Coppola söylemiştir:

“Gene Hackman büyük bir aktördü, ilham vericiydi ve çalışmalarıyla ve sofistikeliğiyle muhteşemdi… Kaybı için yas tutuyorum ve varlığı ve katkısını kutluyorum.

Ölümün sevmek ile doğrudan bir ilişkisi yoktur. Ölen insanları sevmeye devam ederiz. Hele de söz konusu yapıtlarıyla aramızda yaşamaya ve bizi hayran bırakmaya devam eden sanatçılar olursa… 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Werner Bischof ve Belgesel FotoğrafçılıkErhan Sunar
Öne Çıkanlar

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Uğur Ugan

10 Mart 2026

Kapitalizm Öldü mü, Yoksa Taht mı Deği..

Veri merkezleri, algoritmalar ve platform tekelleri… Yanis Varoufakis’in Teknofeodalizm tezi, dijital ekonomiyi kapitalizmin bir evrimi olarak değil, rant temelli yeni bir egemenlik düzeni olarak okuyor. Peki gerçekten kapitalizmin sonuna mı geldik, yoksa..

Devamı..

Susturulmuş Bir Dünyada Yazmak

Seçkin Arslan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024