Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

9 Mart 2025

Edebiyat

Günlükler’in Işığında Albert Camus

Erhan Sunar

Paylaş

0

0


Camus’nün, kadınlar bahsinde olduğu gibi, demokrasi ve direniş konularında da Sartre’dan daha “iddiasız” bir tutum izlediğini söylemek mümkün.

Günlükler’in iyice dürüst sayfalarından birinde, Albert Camus klasisizmin kelimelere duyduğu güveni onların hep ihtiyatla kullanılmalarıyla açıklarken –ve bunun tam tersine kelimeleri istismar eden sürrealizme bir taş atarken– sanki kendi üslup kaygılarını da ima eder. Döneminin hayli parlak Fransız edebiyatçıları, düşünce insanları ve eylemle sanatı arasında kalmış tanıdık daha birçok entelektüel figür içinde, sahiden de kelimeleri onun kadar içsel bir ihtiyaç dahilinde, dolayısıyla da çok özenle, kullanan bir yazar daha bulmak zordur. En yakın “rakibi”, bir zamanlar ise en yakın dostlarından biri olmuş Jean-Paul Sartre’ın bile zaman zaman politik bir hava veya üstün felsefi düşler uğruna yapıtının edebi örgüsünü, kimyasını geride tutabildiğini düşününce, Camus’nün çabası bir yanıyla keşişçe bir yalnızlığı, bir yanıyla dinmeyen bir azmi gösterir – en yoğun, en karmaşalı kitabı Başkaldıran İnsan, onca edebiyat cildinden sonra okunacak olduğunda, gene sadece içeriğindeki edebiyat referanslarıyla değil düzeniyle de bir dil sevgisi sergiliyor oluşunu baştan sona bir çaba gibi ileri sürer. İleri sürer, çünkü yazarın çabasının altında bir tek estetik cümle parıltısı veya güzelliği yoktur: Kendi edebiyatı üzerine genişçe söz aldığı Günlükler’de en açık ifadesini bulacağı haliyle bizden öyle bir hakikate, zorlayıcı da olabilen paradokslar üzerinden gitmemizi, güzelliğin denizlerin diplerindeki inciler gibi derinlerde bulunduğunu görmemizi bekler. Ama bu derinlik, Camus’nün diyelim bir akşamüstü ışığını, ilkbahar çiçeklerini veya yapıtında çok temel bir yer tutan öğle güneşini apayrı bir dikkatle, şiirselliğe varan bir özenle kelimelere geçirdiğini gördüğümüz her seferinde, ki Günlükler böyle basit uyanışlarla ve aldanışlarla doludur, hep yeniden paradoksal bir görünüm almaya da hazırdır. Paradoks, onun bunları nasıl yazdığı kadar okurun nasıl anlaması gerektiğinde düğümlenir, ama bunun çözümüne gitmek de en az cümlenin çıkmaz güzelliğinden çarpılmak kadar yeni, daha başka bir paradoksa götürecektir. 

Camus, her ne kadar Veba’da, Yabancı’da, kısmen Düşüş’te, ahlaki perspektifle hayatın absürtlüğü arasında direnç noktaları geliştirirken metaforlara, alegorilere, sembollere başvuruyorsa da cümlelerinin oldukça sağduyulu bir duruluğa sahip olduğunu görmeden edemeyiz. Sartre Başkaldıran İnsan’ı edebî gösteriş yönünden zengin, düşünsel birikim açısından ise fakir bulduğunda elbette onun edebiyatçı kimliğinin baskın geldiğini söylüyordu; benzer biçimde, Cezayir meselesi üzerine gene Sartre kadar kesin (doğrusu: militanca) ifadelerde bulunmadığında diğer birçokları da aynı şeyleri düşünüyordu: Acıdan bir güzellik devşirmek gibi, kendi imajına fazlasıyla gömülmüş bir yazar figürü olarak Camus, kabaca bir hesapla yazın hayatının neredeyse Yabancı’dan sonraki kısmının tümünü bir yandan da bu algıyla çarpışarak geçirecekti. Sartre, kendisinin baş sorumlusu olduğu Les Temps modernes’te, Francis Jeanson’a Başkaldıran İnsan üzerine hayli sert ve acımasız bir makale yazdırdığında (ve bu yazınsal olay iki büyük yazarın dostluğunu sonlandırırken aynı zamanda makalenin sahibini de sonradan oluşturacağı düşünce adamı kimliğinden kısmen uzaklaştırdığında) ya da Nobel Ödülü gezilerinden birinde Cezayirli üniversite öğrencileri onun ağzından “en doğru” politik tespitleri duyamadıklarında, karşılaşacağı durum hep bu olacaktı: Oysa Camus, adalet hep mümkün görünmese de kişinin özgür olabileceğini, bir kere özgür oldu mu da bunun gene adalet gerektireceğini –her türlü politik demagojiden uzakta– günlüklerinde, notlarında defalarca dile getiriyordu. Annesiyle Adalet arasında kalacak olduğunda hangisini seçeceği yönünde o çok ünlü yargısını, içinde bir kınama da barındıran birçok kisve altında bugün bile onunla kopmaz halde görenler sayıca fazladır.  

   

Camus’nün günlükleri, denemelerinin ve kurmaca yapıtlarının istemsizce de olsa onun etrafında ördüğü sis bulutlarını, yanlış anlamaları ve suçlamaları dağıtmak için önemli bilgiler, ipuçları taşıyor. Daha 1935’te, kendi genç dünyası için sanatın her şey demek olmadığını bir kesinlikle söylediğinde, çok geçmeden, bedeni için yazmanın bir şart olduğunu da keşfedecek ve aynı satırlarda “yalan söylemek için değil”, mutluluk için yazacağını daha da kesin bir bilgi gibi anlamamızı isteyecektir. İnsanın kendini tanımasının bitimsiz bir süreç olduğunu, mutluluğun hayatta belirgin bir tecrübeden çok önce, onu düşünmüş olmanın vicdani rahatlığıyla geleceğini belirlemiş biri gibi de, aynı genç adam yazısını, roman taslaklarını paylaşırken onları bir an sürmüş sonsuz güzelliklere, pencereden bakılan ışığın karmakarışık neşesine, imgelere yaklaştırarak –ama onlardan sırf bahsederek değil– başka türlü bir edebiyat anlayışı öne sürecektir. Bu anlayışa göre, bütün edebiyat bir yaşama uğraşından başka bir şey değildir; onun yapmak istediği, ölmeden kalınacak ve öylece yaşanacak bir dünyada, susma zorunluluğunun yerini yazının ne yolla alacağına karar vermenin gerisindeki, en az yaşamak kadar güç ahlaki seçimlerdir. Onu yazısının güzelliği için derinlikten yoksun bulanlar, yirmi dört yaşına denk gelen notlarının birinde politikanın kimseye insani bir ses vermeyeceğini belirlediğini okuduklarında, bu tespitin aydın kesimler için daha da geçerli olduğunu kendilerine sorabilirler. Camus direnişin de zorlu bir seçim olduğu savaş şartları Fransa’sında kendi yeraltı gazetesini çıkardı, ama ondan hep bir tür olguculuk bekleyenleri, Sartre’ın, Simone de Beauvoir’ın, hatta çok sevdiği Andre Malraux’nun tersine, diyelim Veba gibi ağır yaşam şartlarına sahip bir romanda bile, kavgadan önce, sessiz, kırılgan direngenlikte bir umutla karşıladı. Camus’nün edebiyatı, Roland Barthes’ın koyduğu anlamıyla siyasi yazıya ilgisiz ve gene Barthes’ın tespitiyle Sartre’dan mesafelerce uzak ve o ölçüde berrak bir edebiyattır. 

Hem tek başına hem mutlu olunabilir mi, diye bir notta sorar Camus…

Gene o senelerde, Fransız yazar Henry de Montherlant’tan, genç Camus’nün defterine bir esin yansıttığını okuruz: “Ben, başına bir şey gelen adamım.” Sırf hayaline, beklentisine esir olmanın bile bir edebiyatçının başına gelebilecek en hazin şeylerden biri oluşu: Kitaplarında açık seçik kendinden bahsetmemenin de erdemini taşıdığına inanan bir yazar için, bundan daha zorlayıcı bir edebî yaşantı –veya şöhret– düşünülemezdi; isim vermeden Mandarinler’de Simone de Beauvoir bu hayatı tartışacak, Sartre ancak onun genç yaşta ölümünden sonra yelkenleri bir miktar suya indirecek, hep genç kalacak yaşamında Camus’ye düşense benzer bağlantılara göğüs germe ihtiyacı olacaktı. Gerçi Mandarinler’in büyük oranda yetersiz bir roman olduğunu bir vesileyle söylediği bilinir, ama Simone de Beauvoir’ın onu Cezayir meselesindeki tutumundan kadınlar bahsindeki zaaflarına dek hırpalaması hep daha uzun ve suçlayıcı sürecekti. (Burada bir parantez şart oldu: Camus’yü yakından tanıyanlar ve özellikle uzun soluklu biyografisini yazmış olan Olivier Todd, onun güzel bir kadının varlığı için kaldırım kenarındaki dost sohbetinden hemen kopabileceğini belirtirler; ama Günlükler’i kimi kez kadınları hafifseyen, kimi kez yücelten saptamalarla doludur – aşk için eşsiz satırlar yazdığı da görülür.) Hem tek başına hem mutlu olunabilir mi, diye bir notta sorar Camus; bunun iki evlilik ve birçok özgür ilişkiden bağımsız ya da “önce” olduğunu bilmek ise bu hayata sarsılmaz bir yapı kazandırıyordur – her zaman tutarlı bir anlam olmasa da. 

Camus’nün, kadınlar bahsinde olduğu gibi, demokrasi ve direniş konularında da Sartre’dan daha “iddiasız” bir tutum izlediğini söylemek mümkün. İkisi de özgür aşklara açıktılar, ama bunu hep kaçamak yapan kişi Camus oldu; altında yatan nedenin ise tek bir kadına hayat boyu bağlı kalmak olup olmadığı tartışılır. İkisi de savaştan çıkmış ülkelerinin hükümetlerini tartışıp sarstılar, Arap halkların ülkedeki konumunu düşünüp durdular, ama bundan bir tür vazgeçiş veya korkaklık suçlamasıyla oldukça hasar alan kişi Camus oldu. Birçok vesileyle bir varoluşçu olmadığını söylese de tıpkı –Sartre’a çok yakışan– bu tanımlamanın üzerine yapışıp kalması gibi (ki Nobel sekreteri bile bir gafla yineleyecekti), direniş veya militanlık bir yana, tartışmalı hümanizmi en çok onu eleştiri odağına oturttu, neredeyse çağının diğer bir “vicdanı” olan Andre Malraux’dan da fazla. Kurduğu adalet denklemi içinde bir yer edinemeyen kimi karakterlerine benzer biçimde, başka daha asimetrik bir düzlemde süregiden tartışmalar peşini hiç bırakmadı… Ama bundan bir kâbus senaryosu çıkarmak ve onu çok benimsediği diğer bir yazar olan Kafka’nın “çizgisine” yerleştirmek, her şeye karşın yürüttüğü mücadelenin de yadsınması olurdu ki hayatın anlamsızlığa varan absürd yanlarına karşı çıkılması gerektiğini her fırsatta ileri süren de gene oydu. Camus’nün derinden süren muhalefeti onu Sartre gibi ne omuzlara kaldırtacak ne de adını kahramanlar listelerine yazdıracaktı, ama sonradan bir totalitarizm olduğu açığa çıkacak Stalinciliğe hiçbir koşulda yanaşmayan kişi ondan başkası değildi. 

Aslında, Andre Malraux’nun özellikle İnsanlık Durumu romanında tasvir ettiğine benzer, politik angajman ve direniş hayallerine, öykülerine yakın bir hayatın izlerini veya yanılsamasını Camus’nün dünyası kısmen belirsiz de bırakabiliyordu – öyle ki Sartre ve çevresi gibi gözü kara entelektüellerin dikkatinden kaçmayan da biraz buydu. Veba’da yazarın kurduğu mikro evrenin, Oran şehrinin Nazi tahakkümü altındaki Fransa olduğunu ve roman boyunca direnişin de bu biçimde anlam bulduğunu unutmayalım. Gene, oyunlarından Doğrular’da siyasi bir eylemin detaylarına saplanıp kalmış bir grup devrimci genci anlattığını da. Elbette, daha sonraki bir tarihte, Yabancı’daki üsluba hayranlığını, Veba ve onun az çok gösterişli anlatımı vesilesiyle, askıya alma tereddüdü gösteren Roland Barthes gibi daha “yazınsal” düzlemlerde eleştirileri olanların söyledikleri de vardı: Genç Camus, edebiyatta olgunlaştıkça, üslubu saydamlıktan (Barthes), politik sağduyusu savaşın sıcak gerçeklerinden (Sartre, Frantz Fanon, Francis Jeanson…) yavaş yavaş uzaklaşıyordu. Fransa Cezayir’inden beyaz biri olmakla ve oradaki “kardeşlerim” dediği yerli halkı eline silah alıp savunamayacak veya bunun bayraktarlığını yapamayacak çekingenliğiyle Camus, en sonunda ülkesinin bu en mühim içsel savaşından da –yaşamı elverdiği ölçüde– başka türlü sorumlu tutulacaktı. Oysa canından çok sevdiği annesi kaldırımlarda, sokaklarda patlamaların olduğu bu memlekette yaşıyordu ve Günlükler’e de birçok biçimde sızmış, hayatının bir dönemiyle birleşen düşsel manzaralar hep oralarla ilgiliydi.

Camus çabasının faturasını okura çıkarmayacak ölçüde titiz bir edebiyat insanıydı.

Şunu yerli yerine koymak gerekir: Camus’nün Yabancı ile başlattığı, bireyin dünyada çoğu kere bir başına kalmışlığı, adalet duygusunun da bu odakta tartışıldığı kitapları –Veba’da kolektif bir çaba daha belirgin olsa da– eylemleri değil, ayrımları işaret ederler. Baskı mekanizmaları Kafka’da olduğu gibi belirsiz de değildir, duvarların, kapıların ardında da; ama Başkaldıran İnsan’da geliştireceği “hayır” diyebilen insan tipolojisini romanlarına ancak kesif bir umutsuzluğun içinde cılız bir umut duyacak şartlarda yerleştirir. Büyük aydınlanmalar, hatta tiyatroya uyarlayacak kadar önemsediği Dostoyevski romanlarında olacağı gibi günah çıkarmalar yoktur – adalet ve din kurumu, rahipler, onlara ihtiyaç duyanlar her ne kadar bir kenarda hep bekliyorsa da. Ama yazar Camus’ye gelecek olduğumuzda, gene bir Mersault’nun aksine, düşüncelerini her koşulda savunmaktan geri durmayacak birini görürüz. Günlükler işte böyle bir kendine özgülüğü, çok erken yaşlardan beri, yoğun, bazen melankolik, bazen şüphelerle dolu bir kendine dönüklük halinde ve sonradan her birini hayranlıkla okuyacağımız kitaplarının arkasındaki motivasyonları içtenlikle açmaya çalışarak yansıtıyor. Sözgelimi otuz yaşındayken, Varlık ve Hiçlik’ten defterine düştüğü not: “Hayatlarımıza dair tuhaf yanılgı, zira bizler hayatlarımızı dışarıdan hissetmeye çalışıyoruz.” Camus, özgürlüğün rakibine hak tanıyabilmek olduğunu da yazmıştır. 

İnsan, Camus’nün yapıtına daldıkça, tıpkı çok sevdiği ve kendisini varoluşçu olarak gösterenlere karşı sığındığı antik Yunan filozofları gibi, onun da okuyup araştırmaktan çok bir köşede, kendi başına düşünceler geliştiren ve bunu güzel ifade edebilen biri olduğunu canlandırıyor. Zihni açık tutan uyarıcılar alarak günde on dört-on beş saat “çalışan” Sartre’ın tersine: Ama bu tam doğru olmazdı, çünkü onun da bazen, sağlığı elverdiğince, geniş saatlere yayılan bir çalışma döngüsüne uyduğunu biliyoruz. Şu ise doğru olurdu: Camus çabasının faturasını okura çıkarmayacak ölçüde titiz bir edebiyat insanıydı. Veba’nın taşıdığı güçlü dayanışma duygusu okura, bana kalırsa, Sartre’ın herhangi bir yapıtından daha sakin, daha sorunsuz biçimde bu tür bir dikkat sayesinde geçebiliyor. Aksi durumda Sartre’ın da bir güzel yazı işçisi olduğunu söyleyecektik ki, bu da tam doğru olmazdı. Camus’nün romanlarında alttan alta keşfe daldığı üslup araştırmaları kendini bize ayrı edebi bir gereç olarak pek dayatmaz. Romanlarının dili, romanlarının dünyasıdır onda. Günlükler’de bir yerde, her bir romanını farklı bir üslupla yazan yazar düşünü kurmuştur – Yabancı’daki, Roland Barthes’ın “beyaz ses” diyeceği üsluptan daha sonra caymasının uyandıracağı gizil dilsel yönelimlerle birlikte düşünerek elbette. Sartre’da açıkça bir iletişim aracına dönüşebilen kelimeler, onun edebiyatında daha ziyade kendi varlıklarını taşırlar, kendi bağlantısal ağırlıklarını, kendi seslerini: Tümüyle angaje olmayan, biraz da kendine dönük bir yazıdır onunki. 

Edebiyat tarihinin en bilinen yazınsal ve dostane öyküsüdür: Kafka ölümünden önce, arkadaşı Max Brod’a yazdığı her şeyi yok etmesini söylemiştir. Söz tutulmamış, arkadaşlık ve edebiyat tarihinin kazancıysa tarif edilemeyecek ölçüde artmıştır. Yazı boyunca Camus’yü büyük bir kargaşa ve saldırı ortamı altında tek başına ayakta kalmaya çalışan bir yazar gibi göstermişsem, sözün tam da burasında biraz duraksamak isterim. Daha az itibar gösterilen bir yaklaşıma göreyse, Max Brod Kafka’nın ardından yazıp söyledikleriyle onu neredeyse dinsel bir aziz, ruhani bir varlık gibi epey sorunlu bir yolla aktarıyordu edebiyat dünyasına. Bunun doğal olduğunu ve ilk girişilen her biyografik çabada benzer abartılı yanların bulunabileceğini bir kere kabul ettiğimizde, işte ancak o zaman Kafka gerçek anlamda edebiyat tarihinin bir değeri olacaktı. Peki, ona yakın bir “yalnızlık” mıydı Camus’nün durumu da? Bugün artık yayınlanan onca belgeye, kitaba dayanarak, iki yazarın da sözgelimi kadınları dert ettiklerini, sinemaya önem verdiklerini veya siyasete herhangi bir vatandaş gibi kulak kesildiklerini biliyoruz – diğer bir deyişle, yalnız oluşları doğal hayatlarının içinde bir yerlere sıkışıp geride kaldı ve şimdi hiç de tartışılamaz değiller. Hastalıkları onları zaman zaman ölüm düşüncesinin eşiğine getiriyordu, ama böyle kritik anlarda bile bu düşüncede ebedi bir özgürlük izi aramak mümkündü. İkisi de, gene günlüklerine bakılacak olursa, ölüm karşısında “çaresiz” değildiler ve zaman içinde edebiyatları, onca zulüm ve esaret bilgisinden, hayatın çözülemez işleyişi üzerine onca sözden sonra ilelebet bir kalıcılık kazandı. Kafka, elbette, daha karamsardır, ama Camus’nün de hayatta kalabilmek için kendilerine çok güçlü, çok istisnai sebepler bulmaları gereken roman kişileri de az karamsar değildirler. Umut ise, başka bir yönden, edebiyatlarının yaşıyor olması. 

Fransız eleştirmen Jacques Riviére, Marcel Proust için şunları yazabilmiştir: “Dünyadan haberi olmadığı için, onu ezmeye başlayan yaşam koşullarını nasıl değiştireceğini bilmediği için öldü. Ateşi yakmayı, pencereyi açmayı bilmediği için öldü.” Camus’nün, dikkatlerle, içgörülerle süren yaşamının en önemli anlarında dostlarına hep en kötüsünün bir çocuğun ölümü olduğunu, en absürd ve tuhafınınsa kişinin bir kazada ölümü olabileceğini söylediği bilinir. 1960’ta, henüz kırk yedi yaşındayken bir araba kazasında öldüğünde, gerisinde bize açıklık adına hiçbir şey vaat etmeyen bir hayata kelimelerinin, cümlelerinin duruluğuyla, sakinliğiyle başka türlü bağlamlar oluşturduğu eserler bıraktığını ise, Kafka ve Proust gibi, tümüyle göremeyecekti. Olivier Todd’un aktardığına göre, doktorunun sözleriyle, çok daha ileri yaşlara dek yaşamaya elvermeyecek ölçüde akciğerleri ciddi hasarlıydı. Ağlayamayacak kadar acılı annesinin, ölüm haberini aldığında dudaklarından sadece “Henüz çok gençti,” sözlerinin döküldüğü söylenir. Ardından Sartre yarı huysuzca bir anmasında, onu hem inatçı, saf ve duygusal bir hümanist hem reddedişleriyle çağın yararcı eğilimlerine bir muhalif olarak hatırlayacaktı. 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Ferit Edgü ve Sanat Yazını Üstüne NotlarErhan Sunar
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

A. Dilek Şimşek

3 Temmuz 2025

Rebecca Solnit, Bana Bilgiçlik Taslaya..

Her bölümde şiddete uğrayan kadın hikâyeleri, kanıt ve yorumlarla sunuluyor, çözüm aranıyor.Çevirmen Asude Küçük’e teşekkür ederek başlamak istiyorum. Kültürü ve metaforları başka bir dünyaya ait olsa da derdi evrensel, zorlu bir kitabı öyl..

Devamı..

Sylvia Beach, Nazilere Meydan Okuyan K..

Katie Tobin

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024