Twombly’ninki ekfrastik şiir değil, ama Barthes bunlara tam resim de denemez, diyor. Kaligrafiyle ve yazıyla ilgisini açıklıyor.
Önümde beyaz bir sayfa var. Bu bir bilgisayar ekranı, bir kağıt, ya da bir tuval olabilir. Üstüne her şeyi yazmak ya da çizmek benim elimde. Aynı anda sayfa da bana bakıyor. O güne kadar benliğimi oluşturan her şey, bütün hayat tecrübelerim, okuduklarım, anlatmak istediklerim, bildiğim kadarıyla sanat ve edebiyat tarihi ve beni ben yapan her şey, beyaz sayfayla birbirimize bakıyoruz. Elimde dünyanın en büyük özgürlüğü var, o kadar ki düşündükçe başım dönüyor. O sayfaya istediğim her şeyi yazabilirim. Bu bir şiir olabilir, ya da çok sevdiğim kitaplardan bahsedebilirim. Kağıda baktıkça, cümleler çıkmaya başladıkça özgürlüğümün gittikçe kısıtlandığını fark ediyorum. Kalıplar, benden önce yazı yazanların koyduğu kurallar, roman ve öyküyü roman ve öykü yapan şeyler, devrik değil de düz cümleyle yaz diyen sesler. Oysa en etkilendiğim eserler hep bu kalıpları umursamayan, kendi dilini, kendi dünyasını sessiz bir devrimle yaratabilen sanatçılardan çıkıyor. Yazdıklarını okumaya doyamadığım Anne Carson, akademik kitapların içine aşkla ilgili inanılmaz tespitler yerleştiriyor, anakronik Antigone çevirileri yapıyor örneğin.
Son birkaç yazısında, Parkinson hastalığı sebebiyle el yazısının bozulduğundan, bu sebeple yaşadığı üzüntüden bahsediyor. Ama ne bahsetme. Anne Carson’ı bu kadar sevmemde ikimizin de etkilendiği sanatçıların genelde benzer olması da etkili. Cansız, hatta başkalarına sıkıcı gelen bir şeylerde aynı sihri görebilmenin yarattığı çok güçlü bir bağ var aramızda, Anne Carson beni tanımıyor ama bir okur olarak varlığımın farkında, beni tanımasa da benim için yazıyor. Yoksa el yazısından bahsederken lafı Cy Twombly’ye, Catullus’a getirmezdi. Kişisel alandan açtığı kapıyı edebiyatın, resmin yarattığı dünyaya girmek için kullanıyoruz ikimiz de. Anne Carson, titreyen elinden, yaşının ilerlemesinden gelen korkularından bahsediyor. Eli titreyen ya da yaşı ilerleyen tek kişi o değil, ama elinin titremesini Cy Twombly’ye bağlayan tek kişi o. Yazısı sayesinde beraber bir tablonun önünde duruyor, birlikte tabloya bakıyoruz, ben onun titreyen elini tutuyorum.

Cy Twombly kimdir diye soruyor Roland Barthes, ressam hakkında yazdığı denemesinde. Cy Twombly önündeki kocaman beyaz boş kanvasa bize çocuksu gelen çizgiler çekiyor. Belli perspektif ve resim kurallarıyla o da o güne kadar yetişmiş bütün ressamlar gibi o da bağlı bağlı olmasına ama kurallar umrunda değil. Anne Carson, Twombly belli dönemlerde bazı şairlere aşık olurmuş, sonra da onlarla ilgili eserler yaratırmış diye yazmış. Bunu okuyunca gülüyorum çünkü ben de Anne Carson’la ilgili yazdığım yazıda, ona duyduğum sevginin aşk olduğuyla ilgili bir şeylerden bahsetmiştim.
İnsan tablolara şiirler yazabiliyor. Karşısında çivilenmiş gibi kalakaldığım bir tablo için bir şiir yazdım ben de.
Bahar
Kurtar, kurtar beni
diye bağırıyordu kulağından
oluk oluk
kan boşalırken.
Kurtarılmanın ötesinde
bir varoluşta
sessizce süzüldüğünün
farkında değil.
Ben ikibinsekiz yılında
daha yirmi iki yaşındaydım.
Büyük, çok büyük bir
aşkın arifesinde olduğumdan
habersiz,
onun
beyazla karıştırarak yarattığı,
gökten de derin
gökten de yeni,
uçuk maviliğe bakıyordum.
Kopkoyu bir bunalımdayken
sonsuzluğa açılan
badem çiçeklerini
ilk kez ümitle boyadığı
yazılıydı elimdeki
kitapta.
Theo’nun oğlu doğmuştu.
Acı soğuk, uzun bir kış.
Kanallar donacaktı Amsterdam’da.
Bir aşk
bana kendini sezdirmeden
adımlarımın
hemen önünde büyüyordu.
Böyle soğuk görmemiştim,
daha yirmi iki yaşındaydım.
Bildiğim bütün yaşam sevinçleri,
tomurcuklarla birlikte
tablonun
maviliğinden üstüme
bir şeyleri müjdeler gibi
yağıyordu.
“Sana söylediğimiz gibi, ona senin
adını verdik,”
yazmıştı Theo,
tabloyu yaptıktan
beş ay sonra
öleceğini
bilmediği kardeşine.
Patlama.
Işık.
Karanlığın içinde
açıp duran
badem çiçekleri.
Badem çiçekleri.
Görsel sanat ürünlerinin tasvir edildiği şiirlere ekfrastik şiir deniyormuş, bunu yeni öğrendim. Twombly’ninki ekfrastik şiir değil, ama Barthes bunlara tam resim de denemez, diyor. Kaligrafiyle ve yazıyla ilgisini açıklıyor. Barthes’ın yazdıkları o kadar güzel ki, adeta Twombly’nin tablolarını belki de bu yazıların yazılması için bir araçtı diye düşünüyorum okurken. Bir kanvas üstünde tuhaf çizgiler, karalama gibi daha ziyade, Virgil yazıyor kocaman. Barthes’a göre bu Virgil yazısı sadece bir yazı değil, Virgil’in temsil ettiği her şey yoğunlaşıp tabloya aktarılmış. Mallarmé’den büyük ölçüde etkilenen ressamın bu şairle paralleliğinden de bahsetmiş Bir Aşk Söyleminden Parçalar’ın yazarı. Mallarmé’nin şiirinin dilini bir başkaldırı aracı olarak söktüğünü söylüyor, ikisinin de harfleri başka şeyler olarak kullandığını artık harflerin hiçbir grafik temsiliyet taşımadığını. Neler söylediğini anlamak için tekrar tekrar okuyorum. Terimler, diller birbirine karışıyor. Bunlarla neden ilgileniyorum, neden bunları okumak bana böyle keyif veriyor, okurken bir yandan da onu düşünüyorum. Ben bir akademisyen değilim, romanlar okumayı çok seven biriydim yalnızca, ne oldu da okuduklarım beni buralara getirdi, bunları tartmaya çalışıyorum. Bu etkilenmeyi sağlayan şey aslında dil galiba, romanları, işte bu tabloları, hepsini ortaya çıkaran şey. Anne Carson’a beni bağlayan da bu, birimiz İngilizce birimiz Türkçe konuşsak da aslında ortak bir dilimiz var, nece yazıldığının önemi yok, onun dedikleri benim anadilimde. Mallarmé, her şey eninde sonunda kitaba dönüşmek için varolur demiş. Benim için de hayat ancak yazıya dönüştükçe gerçekten yaşanmış sayılıyor. Yazı ne çok şey istiyor insandan, gerçekten okunmaya değer bir şey yazabilmek için yepyeni dünyalar yaratmak veya kendimizi açık bir yara gibi ortaya koymak zorunda kalıyoruz. Bütün özgüvensizliklerimiz bir dev aynasında, kesici dişlerle bize bakıyor. Kafamızı kaldırmamaya çalışarak, dişlerin etimize batıp kanatmasına, bizden parçalar koparmasına aldırmadan yazmaya devam ediyoruz. Yazdıklarımızı sesli okuyoruz, bir kez de kendimiz kesip biçiyoruz kendimizi, en kötü şeyleri söylüyoruz yazdıklarımıza, beğenmiyoruz, yırtıp atıyoruz onları. Çünkü yolun sonunda okur var, o ikiyüzlü zarif canavar, yazdıklarımızı, hatta yaşamımızı didik didik edecek, etlerimizi kemiklerimizden ayıracak, büsbütün yutup sindirecek bizi, bunu biliyoruz, ondan bu çaba.
Catullus’un şiirde yaptığı şeye devrim diyorlar, otuz yaşında ölüp gitmesi büyük bir devrimci olmasına engel olmamış. Catullus’la Sappho’yla aynı coğrafyadan gelmiş olmak da beni etkiliyor. Twombly’nin eserleri için Barthes, onlar insanda bir Akdeniz etkisi yaratıyor demiş. Akdenizli olmak benim de tutunduğum en büyük kimlik. Farklı ülkelerde yaşayınca insan kim olduğunu iyi düşünmek zorunda kalıyor. Kendimiz olmakta da özgür değiliz, orada da kalıplar kurallar var. Yine de güneşsiz bir kışta yaşadığım derin karanlıklar gerçek, öğretilmiş özellikler değil bunlar. Akdeniz’de, Ege’de yüzmek, tuzlu suların saçlarıma karışması, gün batımları, zeytin ve incir; işte bunlar benim kimliğim, boş sayfamı baştan sonra dolduran şeyler. Bunu anlamam için güneşsiz kışlar atlatmam, soğuklarda ellerimi dondurmam gerekiyormuş. Akdeniz hatıraların ve duyuların muazzam bir bileşimidir; Twombly’de de rastladığımız eski Yunanca ve Latince, mitolojik, tarihi ve şiirsel bir kültür, karanın denize karıştığı yerde oluşan bütün bir biçim, renk ve ışık canlılığı, demiş Barthes. Müthiş değil mi? Atina’da tesadüfen tanışıp arkadaş olduğum Kalyopi geliyor aklıma, Akdeniz’in ışığı ve güneşi bu kültürü yaratan, demişti o da. Amerikalı ressamın klasik kültürü kullanarak ona baş kaldırması, kısıtlayıcı biçimlerin içinde (biçim her zaman önemlidir, Martı oyununda Treplev’i “Yeni biçimler bulmak gerek! Yeni biçimler! Ve onlara sahip olamazsak hiçbir şey yapmasak daha iyi,” diye bağırtan Çehov’u düşünün.) yepyeni bir şey ortaya koyması, o mükemmel biçimlere çocuksu, ama diyor Barthes, asla çocuklar gibi değil çünkü çocuklar o biçimsiz çizgileri ortaya koymak için çok uğraşırlar, oysa Twombly büyük bir çabasızlıkla, alaycılıkla çekiyor çizgilerini, çizgiler koyarak bıyık altından gülmesi işte onu böyle çekici yapan. Bu karmakarışık çizgilerden yola çıkarak artık düzgün çizgiler çizemeyen elleri hakkında, yaşlılık, ölüm hakkında okuduğum en duyarlı yazılardan birini yazan Anne Carson, beni alıp işte böyle oradan oraya fırlatıyor. Twombly’nin sulu boya bir çalışmasına bakıyorum, Souvenir de L’ile des Saintes, özgürlükle akıp gidebildiğim biçimsiz yazılar yazma cesaretini versin diye.






