Kanadalı kökenlerinin ve erken yaşta başladığı gazetecilik mesleğinin belli bir duruş kazandırdığı Mavis Gallant, savaş sonrası Avrupa’nın sosyopolitiğini ele alırken öykülerden faydalandı.
Hem gazetede hem de sahada çalışırken artık kendisi için simgesel hale gelen kırmızı bir ceket giyerdi. Jean-Paul Sartre’ın verdiği bir konferansta büyük gazetelerden birini temsil eden Gallant, yakın tarihte Paris’te gerçekleşen en büyük işçi-öğrenci ayaklanmalarından birinde de The New Yorker’ın olay yeri muhabiriydi. Uzun yıllar süresince tanıklık ettiği her şeyi yazdı, görülmeye değer her şeyin peşine düşüp araştırmaktan bir an olsun vazgeçmedi. İki dilli olan ve hem Fransızcayı hem de İngilizceyi ana dili olarak konuşan Gallant, cesareti ve korkusuz duruşuyla Wes Anderson’ın 2021 yapımı The French Dispatch filmindeki karakterlerden birine de ilham kaynağı oldu.
Mavis Gallant, 11 Ağustos 1922 tarihinde Montreal’de doğdu. Anne ve babası o henüz çok küçükken ayrıldı ve duygusal açıdan ulaşamadığı annesi tarafından öylesine ihmal edildi ki, gençliğine kadar olan süreyi evlerinin hemen aşağısındaki manastır okulunda yatılı olarak geçirdi. Kendine güvenmek zorunda olan Gallant, sert ama bir o kadar da kalıcı satırlar yazmak konusundaki eşsiz yeteneğini akıllıca kullandı ve İkinci Dünya Savaşı’nın işgücü krizine sürüklediği Quebec’te, deneyimsiz bir muhabir olarak çalışmaya başladı.
Montreal Standard başlarda onu işe almakta isteksizdi ama tahmin edileninin çok ötesinde bir performans gösterdi. Hatta Sartre’ın 16 Mart 1946 tarihinde vermiş olduğu konferans da dahil bu gazete için yaptığı haberlerden birkaçı, yakın bir zamanda Montreal Standard Time: Mavis Gallant Early Journalism adlı kitapta toplandı. Konferansla ilgili yazmış olduğu makalenin son satırı, “Bay Sartre bilmediğini ifade etti,” şeklinde bitiyordu ve hemen hemen her sorunun yanıtını bilirmiş gibi görünen ünlü yazara yöneltilmiş bir eleştiri hissi veriyordu. Gallant böylece gazeteci olmasının yanı sıra bir yazar olarak da öne çıktı – söylenemeyenleri söylemeye cesaret ederek.
Gallant aynı zamanda güçlü bir öykü yazarıydı. Fakat öylesine iyi niyetliydi ki, Amerikan edebiyat tarihinin en can sıkıcı dolandırıcılarından birinin hedefi haline geldi. 2000 yılında Pilar Somacarrera Íñigo ile yaptığı söyleşide anlattığı üzere, sözde edebiyat ajanı Jaques Chambrun, aslında öyküleri yayımlamayı kabul eden The New Yorker’ın başvuruyu reddettiğini söyledi ve derginin öyküler için ödemiş olduğu1535$’lık telif ücretini kendine sakladı. Uzun süredir Paris’te yaşayan Gallant ise bu durumu ancak 1952’de, Madrid’deki bir kütüphanede eski The New Yorker sayılarından birini incelerken kendi öyküsünü görünce fark etti.
The New Yorker ile irtibata geçti ve olan biteni anlattı. Dergi de bu duruma tarafsız kalmadı ve hemen ona gelecekteki çalışmaları için bir miktar avans gönderdi. The New Yorker ile Gallant arasındaki anlaşma yüzden fazla öyküye ilişkindi ve bu öykülerden büyük bir kısmı da o dönem bakımından sert temalara sahipti: Faşizm, Nazizim ve soykırım gibi.
Mary Condé, Gallant’ın, İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransa’sında geçen ve iki ailenin istikrarsız, siyasal açıdan bir o kadar da dengesiz olan yaşamlarıyla Fransız Yahudi tarihi arasında paralellikler kurduğu Malcolm and Bea isimli öyküsü hakkında yazdığı eleştiride, “milliyet ve ırka dair referansların metne bütünüyle nüfuz ettiğini” belirtiyor. “Öykünün ilk paragrafında NATO adına Fransa’da görev yapan Malcolm Armitage, kendisinin Fransız olmadığını belirtirken çocuklarının Amerikalı olduğunu söyler.” Condé’nin de belirttiği gibi bu öykü bir “Yahudi deneyimi” hikâyesidir ama Gallant, sahip olduğu anlatım tarzı sayesinde “bireylerin yalnızca kendilerine dönük mantıksız iç değerlendirmelerini olabildiğince net ve rasyonel bir tarihsel söylem üzerine” yerleştirir ve okura, yirmi birinci yüzyıl açısından “güvenilmez” olarak nitelenebilecek karakterler sunar.






