Yılbaşında bir kitap muştusu aldık. Mehmet Kabakçı’nın ilk kitabıydı: Yedi Düvelin Ecnebisi. İlk kitap dediğime bakmayın; Anadolu’nun bütün özelliklerini taşıyan bir dil, üslup ve derinlikte bir roman… Eski dünya mitlerini, halk masal ve hikâyelerini kendi olgun, görmüş geçirmiş anlatımında duyumsatan Mehmet Kabakçı, çocukluğundan tanıdığı bir yüzün (Ayvaz’ın) belleğindeki yansımasını masalsı bir dille aktarıyor bize. Modern dünya, masalları, mitleri yok etme eğiliminde olsa bile medeniyetin beşiği olan Anadolu, özgün yazarlar doğurmayı sürdürüyor. Kabakçı o inanılmaz anlatımıyla bizi dağlara, tepelere, uçurumlara, ırmak ve derelere sürüklüyor. O derelerin dibinde soluksuz bırakıyor ve uyandığımızda eskisinden çok farklı olduğumuzu, zamanlar arası bir yolculuktan döndüğümüzü fark ediyoruz.
Saliha Yadigâr: Edebiyatla ilişkin nasıl başladı? Çevrende bu ilişkiyi etkileyen kişiler oldu mu?
Mehmet Kabakçı: Doğrusunu istersen bu, benim için cevabı zor bir soru. Edebiyatla ilişkimin bir başlangıç noktası var mıdır? Eğer en başa gidecek olursak -En baş neresidir?- edebiyatla ilişkim ‘korku’yla mı başladı demeliyim acaba? Belki korkunun yanına dışlanmışlık duygusunu da koymam gerek. Bugüne kadarki tüm yaşamım, korku ve dışlanmışlık hissiyle topluma karşı sevecen olmak zorunluğunu hissetmek arasında bocalayıp durmakla geçti galiba. Bir yandan korkuyorsunuz, bir yandan da korktuğunuz şeye karşı sevimli gözükme çabası içindesiniz. İşte, edebiyatla olan ilişkimin başlangıç aşamalarından biri budur. Tıpkı hayatla olan ilişkim gibi. Ben, korktuğum için okudum. Buradaki korkuyu geniş bir perspektiften alıyorum ama içyüzünü açmaya, açıklamaya mecalim yok açıkçası. Korktukça daha çok okudum. Okudukça da korkularımın çeşidi ve şiddeti arttı. Ama okumaktan da uzaklaşamadım. Garip ve dehşet verici bir ilişki bu. Evet, temelde korkuyordum. İnsanlardan, doğduğum köyden, çevremdeki köylülerden, yoksulluktan, annemi memnun edememekten… Annem mesela… Çocukluğum boyunca çok ağır şeyler söylerdi bana. Mutsuzdum. Yalnızdım. Korkuyordum. Derken kitaplar, hikâyeler, romanlar geçti elime. Ve çocukluğumun ilk günlerinden beri duçar olduğum o yalnızlık hissi, bende artık bir eğilime hatta arzuya dönüşmeye başladı. Sonra, ne oluyor, biliyor musun? Değiştiremeyince, değişmeyince sevmeye başlıyorsun bahtını. Yazgıya inanıyorum. Hiçbir şeyi değiştiremiyoruz. Edebiyatla olan ilişkimi etkileyen kişilere gelince; bunlar, herkestir. Tüm dünyadır. En başta annemdir. O, kırlara, yalnız kalabileceğim kuytulara kaçmamı ve sonsuz çağrışımlara, sonsuz hayallere kapılan bir tabiatımın olmasını sağladı. Sonra babamdır. Babam inanılmaz bir karakterdi. Kara sabanla tarla sürerken, toprağın altından, çürümüş bir gazete parçası çıksa, oturur, orada ne yazdığını büyük bir dikkatle okurdu. Babam, o çorak topraklarda benim için bir vaha gibiydi adeta. Yoksul bir köylüydü ama son derece ileri görüşlü, entelektüel merakları olan, derin bir kişiliği vardı. Edebiyatla ilişkimi belirleyen kesimlerden biri de, zorbalardır. Alçak ruhlu kabadayılardır. Çocukluğumdan beri önümü kesen, yoluma taş koyan, beni horlayan, beni gözüne kestiren o zorbalar da benim edebiyata, kitaplara ve en nihayetinde yazının uzayına sığınmamı sağlamışlardır. Onlardan asla kurtulamadım. Ki her yerdeler. Velhasıl Saliha, bu kaba saba, alçaklıklarla dolu dünyadan kitaplara kaçmış yüz binlerce kişiden biriyim ben de.
SY: Seni etkileyen, çok sevdiğin yazarlar var mı?
MK: Beni okuduğum herkes ve her şey etkiledi. Bütün bu dünya etkiledi beni. Ben hep etkilenen biri oldum Saliha. Ama aynı zamanda hemen uzaklaşan, üstümden çabuk atan, hep ilerlemek isteyen biri de oldum. İlkokul çağlarımda okuduğum Kemalettin Tuğcu öyküleri de beni etkilemiştir. Lise yıllarımda okuduğum peygamber ve evliya kıssaları, dini kitaplar da beni etkilemiştir. İbn-i Battuta, Kuşeyri, Ali Şeriati ve Fazlurrahman beni etkilemiştir mesela. Ama üniversite yıllarımda okuduğum Rus yazarlar da beni çok etkilemiştir. Bir Dostoyevski romanı okuyup da ondan etkilenmemek mümkün mü? Fakat beni nihai anlamda ve de en çok etkileyen şey, hayattaki diyalektik ve dinamizm oldu. İnsan sürekli kabuk değiştiriyor. İnsan zihni de okudukça, büyüdükçe, dünyayla etkileşime girdikçe evrim geçiriyor. Otuzlarımın başında, yepyeni bir gözle görmeye başladım dünyayı. Derken Proust’la karşılaştım. Proust, herkes gibi beni de büyüledi. Homeros, Goethe, August Strindberg, Hoffmann, Edgar Allan Poe ve Frank Herbert ile karşılaştım. Dune da beni büyüledi. J. R. R. Tolkien’i de çok sevdim. Ona hayranlık duymamak mümkün değil. Truman Capote, Marguerite Duras ve tabii ki Thomas Bernhard, Nikos Kazancakis, William Gibson, Refik Halit Karay, Ahmet Hamdi Tanpınar, D. H. Lawrence… Hepsini ve okuduğum tüm yazarları farklı farklı nedenlerden dolayı çok sevdim. Ve hepsi de beni etkiledi.
SY: Çok güzel öyküler yazdığın halde ilk kitabın neden bir roman?
MK: Çok teşekkür ederim Saliha. Aslında en başından beri roman yazmak istiyordum. Öykü yazmamın nedeni, edebiyat camiasına yavaş yavaş adımı duyurmak istememdi. Birkaç bin kelimelik bir öyküyle bir hafta veya bir ay sonra yayımlanabiliyorsun. Ve okuyucunun, kaleme aldığın bir metni nasıl karşıladığını hemen görebiliyorsun. Benim buna ihtiyacım vardı. Öykü iyidir, güzeldir ama hakkını vermek de zordur. Her neyse, öykülerim de bir süre sonra zaten daha uzun soluklu metinlere doğru evrilmeye başladı. Öyküye ayrılan yerler beni tatmin etmiyordu. Kafamda daha uzun menzilli hikâyeler vardı. Bir de Saliha, çok katmanlı atmosferler oluşturmak veya deyim yerindeyse kendi edebiyat uzayımı yaratmak istedim ben hep. Uzun lafın kısası, romanda kendimi daha özgür ve daha yaratıcı hissediyorum.
SY: Yedi Düvelin Ecnebisi’ni yazmanda hareket noktan neydi?
MK: Hımm. Zor bir soru bu. Bir nokta belirlemek zordur. Çünkü kimyevi bir şey var burada. Her şey birbirinin içinde erimiş durumda. Nasıl anlatmalı? Yerli yerine oturtmak kolay değil. Biz büyüdükçe ya da çocukluk çağlarımızdan uzaklaştıkça bir şeyler oluyor. Yedi Düvelin Ecnebisi, çocukluğumda bir, belki iki kere gördüğüm bir adamın bende bıraktığı derin izlenimden doğdu. Babamın bir çocukluk arkadaşı vardı Saliha. Babam köyden uzaklaşamamış, rençper olmuş, evlenmiş; ama o sözünü ettiğim arkadaşı çocukken köyü terk etmiş. Evden kaçmış. Köylülere ve ailesine izini tamamen kaybettirmiş. Neyse, günlerden bir gün, ben daha yedi sekiz yaşlarındayken, gecenin bir yarısı kapımız çalındı. Gelen O’ydu. Köyden kaçan o çocuk! Ben yorganın altındaydım. Hepimiz yorganın altındaydık. Babam kalkıp kapıyı açtı. Kırk beş, elli yaşlarında bir adam… Babamla sarıldılar. Ağladıklarını duydum. Oturup hayattan, Fırat’tan, Fırat’ın iki yanındaki mağaralardan, eski uygarlıklardan, dinlerden, kâinattan uzun uzun konuştuklarını duydum. Derken kitaplardan söz etti babama. “Bunu oku,” dediğini de duydum. Ben yorganın altında gizli gizli dinliyordum onları. Fazla uzatmayayım, Yedi Düvelin Ecnebisi işte gecenin bir yarısı kapımızı çalan o adamın daha sonra babamdan sorarak öğrendiğim sıradışı yaşam hikâyesinden doğdu.
SY: Anlatımının masalsı oluşunun nedeni nedir?
MK: Dünyanın dönüşü de masalsıdır mesela. Bir nehrin akışı da masalsıdır. Yıldızlar masalsı değil midir? Yaşamak çok çılgınca bir şey Saliha. Düşündükçe aklını yitirecek gibi oluyor insan. Beri yandan sözlü kültürün içinde yoğrulmuş anaların, nenelerin, dedelerin arasında büyüdüm ben. Fırat boylarında büyümek; söylenceler, masallar, mitler, ağıtlar, çoban türküleri dinleyerek büyümektir biraz da. İnsanın düşünme biçimi, kafasının çalışma şekli, dilini de etkiliyor ister istemez. Ancak tüm bunların ötesinde, benim için edebiyat, üslup demektir. Bazı insanlar, bir film veya kitapla ilgili mesela, “Konusu nedir?” diye bir şey sorarlar. Bu, bir şeye yaklaşmanın, yaklaşmak istemenin veya yaklaşmak istememenin en anlamsız, en yanlış şeklidir. İnsanları büyüleyen şey, üsluptur. Biçimdir. Tema değildir. Edebiyatın başladığı ve bittiği yerdir üslup. Şöyle bitireyim o zaman: Dünya nasıl ki, masalsı, muğlak, göreceli, bazen anlaşılması güç, hayret verici ve esrarengiz fenomenlerle dolu bir yerse, dilde de buna benzer bir tını, bir sır olmalı.
SY: Yapıtlarındaki (ve romanındaki) derin çelişkiler, bir arayışın sonucu mu?
MK: Şimdi bu soruyu bir hayli düşünmem gerek. Çünkü burada senin bir gözlemin, bir teşhisin söz konusu. Ve daha da önemlisi bu soru haddizatında uzun soluklu felsefi bir diskuru da ateşliyor. Derin çelişkiler… Arayış… Evet… Ne diyebilirim ki? Dünyanın çelişkilerle dolu bir dengede durduğuna inanıyorum Saliha. Dengenin kendisi de bir çelişki. Hayat, geldiğimiz şu bilgi ve teknoloji çağına rağmen, derin bir muamma. Ne dini öğretiler, ne felsefi literatür, ne de bilimsel kuramlar ve kanunlar, hayatın derinliklerinde gizlenmiş olanı anlamama yetmiyor. İnsanın kendisi de kendisine yabancı. Hatta insan en çok neye yabancıdır, dersen, ben de derim ki, bizzat kendisine! Ben kimim? Bunu bilmiyorum. Ama arıyorum. Çocukluğumdan beri bir şey arıyorum. Neden? Çünkü korkuyorum. Tedirginim. Mutsuzum. Uzaklara kaçıp duran bir şey var hep. Neşeli olduğum zamanlar tabii ki oluyor ama temelde mutsuzum. Çelişki ve çatışma her yerde. En önce kafamın içinde. Ben’lik bilincimde. İç’le dış arasında mesela. Çelişki bir inanç veya duygu meselesi değil. Felsefi bir problem de değil. Bilinç eşittir çelişki. Bunu görmek gerek. Sevinçlerimizin gerisinde yatan şey de çelişkidir. Çelişki hem ıstıraptır, hem de umut. Doğu mistikleri, evrenin kaostan doğduğunu söyler. Burada derin bir bilgelik yatıyor. İnsanın kendisi de çatışmalarla doludur. Düşünen akıl, çelişkiyi görür. Çatışmayı görür. Bocalayıp durur. Kıvranır. Huzursuzdur. Cevaplar yok. Nihai olarak tatmin edebilen hiçbir yanıt yok. Doğduğumuz anda korkunç bir kargaşanın içine düşüyoruz. Bilinç insanı mahveden bir şey. Bunun yazılarımıza, hikâyelerimize yansımaması mümkün mü? Bize yazdıran şey bu çelişkinin ta kendisi zaten.
SY: Edebiyat gerçek ilgi alanın. Hobilerin neler?
MK: Edebiyat, üstünde yürüyebildiğim bir ip. Edebiyat olmasaydı, sadece yazı yazmaktan söz etmiyorum, bütün zeminim çökerdi. Okumak, sürekli aç, sürekli iştahlı, sürekli ağzı sulanan vahşi bir hayvana dönüştürdü zihnimi. Bu iyi değil. Sağlıklı da değil. Sonu nereye varacak, bilmiyorum. Geceleri uykuya dalamıyorum çünkü zihnim boşa dönen bir kıyma makinesi gibi kendi kendini öğütmeye başlıyor. Et istiyor. Kan istiyor. Bilgi, analiz, sentez, ilim istiyor. Onu yatıştırabilmemin tek yolu da, edebiyat veya daha genel anlamda okumak, öğrenmek. Bilimsel bir makale; fizik, sosyoloji, havacılık veya mimari üzerine yazılmış bir kitap da zihnime iyi geliyor. Hobilerim mi? Pekâlâ… Kırtasiyeleri, büyük marketleri, mağazaları, mutfak gereçleri satan yerleri, nalburları, ıvır zıvırcıları ve kumaş dükkânlarını gezmek en sevdiğim şeylerdendir. Yürümek, uzun uzun yürümek, kokular, parfümler koklamak, insanları gözlemlemek, giyim trendlerini takip etmek yine sevdiğim şeyler mesela. İstanbul’da yalnız ve boş boş dolaşmak da benim vazgeçemediğim zevklerimden biridir.
SY: Sence bir yazar ya da sanatçının hem yapıtlarında, hem de hayatında siyasi bir duruşu olmalı mı?
MK: Tabii ki olmalı. Bir kere akıl sahibi her insanın siyasi bir görüşü olmalı. Olmaması söz konusu bile olamaz. Ama bir dakika. Burada çok zor bir şey gizli. Duruş nedir? Bir yazar ya da sanatçı, ürünlerinde dünya görüşünü hissettirmeli mi? Bilmiyorum. Çok çetin bir mesele var sanki bu konuda. Türkiye’de siyasi sözcüğü son derece yozlaşmış, dejenere bir kavram. Duruş göstermenin de sonsuz sayıda yolları var. Günlük dilde dolaşan siyasi kavramlar ve ülkemizdeki siyaset pratikleri bakımından konuşacak olursak, mesela bir sanatçı böyle şeylere tenezzül etmemeli. Benim fikrime göre Türkiye’de duruş, ilkelerde olmalı. Ahlaklı bir karakter, hakkaniyetli olmak, iyi yüreklilik ve ikiyüzlülükten kaçınmak gibi erdemlerde duruş göstermek gerekir diye düşünüyorum. Öte yandan, daha önce dediğimi tekrar etmek zorundayım. Edebiyat bana göre her şeyden önce bir üslup veya biçem meselesidir. Tema veya konu meselesi değil. Siyasi veya ideolojik yelpazenin neresinde bulunduğunu açık açık gösterenler ve bunu edebiyat aracılığıyla aktaranlar da olabilir. Yazdıklarında, ortaya koyduklarında bir düzey veya estetik stil varsa edebiyattır. Sanattır. Ama bir de şu var, siyasi ne demek mesela? Toplumu ilgilendiren her şey, siyasidir bana göre. Kadın cinayetleri bir meseledir ve siyasidir. Toplumsalın konusudur. Kadın cinayetlerinin gerisinde yatan o siyasa nedir? Bir yazar romanında bunu irdeleyebilir. Bir başka yazar yoksulluğu irdeleyebilir. Bir başkası kötülüğü veya gücü… Ama aslolan üsluptur bana göre, stildir. Edebiyat, kaba bir propaganda metni olmamalı, hele hele salt duygu hiç olmamalı. Demek istediğim, edebi metin, acıları, haksızlıkları, özlemleri vs. insanı galeyana getirecek denli ajitatif veya hamasi bir dille anlatmamalı. En azından benim şu andaki bilgimle, şu andaki birikimimle anlayabildiğim kadarı bu. Korkunç acılar çekmiş biri, bir bakmışsınız, mizah yapıyor, insanları güldürüyor, başına gelenlerle alay ediyor. Dünyanın iğrenç düzeni karşısında düşünen, kendi kendini yiyen bir insan, bir bakmışsınız, filminde veya romanında nihilist bir karakter yaratmıştır. Bir devrimci değil. Bir toplumcu değil. Gene de, bir devrimciyi de yazsanız, bir savaşçı da yaratsanız, acıyı, sefaleti, çürümeyi de anlatsanız aslolan üsluptur. Çünkü edebiyat, stildir. William Faulkner mesela. Thomas Bernhard. Marguerite Duras. Ve daha niceleri… Bunlar acı çeken insanlardı. Kavgası, problemi, acıları ve öfkesi olan insanlardı. Ama yapıtlarında eşsiz bir incelik ve zarafet vardır. Bu son soruya cevaben söylediğim şeyler biraz bulanık oldu, farkındayım. Ama benim kafam da bu konuda çok berrak değil zaten. Hiçbir konuda berrak değil.
SY: Bizimle düşüncelerini paylaştığın için çok teşekkür ederiz.
MK: Asıl ben teşekkür ederim. Seninle sohbet etmek, konu ne olursa olsun, her zaman zevkli olmuştur benim için.






