Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

10 Ocak 2022

Öykü

Menekşeler

Halil Açıkgöz

Paylaş

1

0


O simsiyah telefon, alarm reaksiyon binasında nöbet tuttuğum gün karga bokunu yemeden çalmaya başladı. Sis tüm Malatya ovasına karabasan gibi çökmüş, kalkmak için güneşin yükselmesini bekliyordu. Böyle bir havada acil kalkış vermenin ne alemi vardı? Telefona bakan pilot üsteğmen daha cevap vermeden ben gün görmemiş küfürleri sıraladım. Gözleri faltaşı gibi açılmış genç bize döndü. “İki uçak düşmüş. Yüzyetmişüçüncü filodan.”

Ne zaman uçuş açıldı? Bu siste nereye gidiyorlardı? Düştüklerinden kim bu kadar emindi? Daha dün akşam sisten Diyarbakır’a düşen yolcu uçağının alevleri sönmeden Allahın belası uçuş nereden çıkmıştı? Tüm bu sorulardan önce aklıma gelen klasik soruyu sordum. “Atlamışlar mı?” Hayatta kalmış olmalarına dair tek umut. Tüm tayyarecilerin “atlamışlar” cevabını aldıklarında mecali kalmamış bacaklarına kanı tekrar hücum ettiren, sevinç çığlıkları attıran tek kelime. Hatta “hadi işimize bakalım” deyip hayata kaldığımız yerden devam ettiğimiz o büyük mutluluk. Bir gün İzmir kordonda balık tutma hazırlıkları yaparken telefondaki ses arkadaşlarımın atladıklarını söylediğinde, “Kapat kapat, yemciye gidiyorum ben şimdi” demiştim. Oysa ben o filonun kol komutanıydım. Dalıp gittiğim düşüncelerden sıyrılmaya çalışırken Üsteğmen devam etti. “Arama kurtarma başlamış, helikopter kalkamadığı için karadan enkaza ulaşmaya çalışıyorlarmış. Kayboldukları yeri radardan tespit etmişler.”

Diğer üsteğmen arkadaşımın uçuş programlarında telaş içinde isimlere baktığını görene kadar neredeyse o filodan tanıdığım tüm pilotları aklımdan geçirdim. Böyle durumlarda ne yazık ki insan ölümü onlara yakıştıramadığından dostları aklına gelmiyor. Bu duyguyu kaç defa yaşadığımı hatırlamıyorum. Bir patavatsızın şehitlerin adını pat diye söylediği anlar hariç.

İlkin Teğmen olarak Eskişehir’de göreve başladığımda dağlandı yüreğim. Asansörde karşılaştığım arkadaşım daha merhaba demeden, ”Kiper düşmüş” dediğinde indirimleri kovalayan kendisinin bir yerlerde kelepir mal bulduğunu sandım. Boş bakan gözlerime gözlerini dikip, “Kenan Kiper şehit olmuş” diyene kadar da Ordu Pazarı dahil Eskişehir’in tüm büyük mağazalarını aklımdan geçirdim.

O gün, ölüm Tanrısına devremizin ilk kurbanını verişle ölüme ne kadar yakın yaşadığımızı hissetmem bir oldu. Bu korkudan mıdır, yoksa bana bahşedilen bir hediye midir, tüm düşen uçakları bir veya birkaç gün öncesinden rüyamda görmelerim başladı. İtiraf etmeliyim, her rüyadan sonra uçuşlara giderken elim ayağım tutmadı. Kimselere olay gerçekleşene kadar rüyalarımdan bahsedemedim. Bir başka gün uçuş için techizatlarımı giyerken Ertuğrul Kabataş’ın haberini aldım. Diğer bir uçuşarasındaysa Hasan Demirel’in ve daha nicelerinin. Ölüm tanrısı hiç doymadı, yılda en az iki pilotu sonsuzluğa çekmeye devam etti. O uçuşları da yapmaktan geri kalmadım. Gençken buna müsaade edenlere hatta zorlayanlara sövdüm, saydım. Zamanla öğrendim ki bu işin doğasında olduğunu kabullenmek gibi çaresizliğimiz vardı. Şövalye ruh ölümden korkmamamızı, dostlarımızdan kalanları gömüp yolumuza devam etmemiz gerektiğini söylüyordu. Her seferinde bencilce hayatta olduğuma şükrettim ve hiçbir şeyi kafama takmamam için kendime sözler verdim, bir yenisi toprağa düşene kadar da bu sözü unuttum. Ne yazık ki çok uzun sürmüyor çağımızda ölüm acısı. İnsan yaradılışı gereği unutuyor, kendisini ve en yakınlarını düşünüyor, ateşin düştüğü yerlerdeyse küllenemeyen acılar tütmeye devam ediyordu.

Masanın üzerindeki uçuşprogramlarını telaşla karıştıran diğer üsteğmen zangır zangır titriyordu. İlk uçuşta karısının ismini görmeyince doğruldu ve derin bir oh çekti. Ben baktığım hiçbir şeyi göremiyordum. Hatta o kâğıtlarda neye baktığımı bile bilmiyordum. Birden telefona bakan çocuğun devre arkadaşımın ismini sessizce haykırmasını duydum. “Sadak hoca iki numaranın arkasında.” O an teselli meleği içimden bağırmaya başladı. “Atlamışlardır.”

Ne yazık ki atlamamışlar. Enkaza karadan ulaşanlar tarafından doğrulanan haber, her kara haber gibi tez ulaştı. Ali Rıza’nın yüzü gözümün önünden gitmiyor. Karım aklıma düşüyor. Duramaz o şimdi. Kesin Özlem’in yanında almıştır soluğu. Zar zor tam yedi yıl sonra tedavi ile rahmine düşen bebeğimiz karnında. Bu acıyı kaldıramaz, merdivenleri çıkarken düşüp bayılır diye aklım çıkıyor. Aramamak için kendimi zor tutuyorum. Ya daha haber lojmanlara ulaşmamışsa ve o evde yalnız başına hiçbir şeyden habersiz karnını okşayarak bebeğiyle konuşuyorsa. Nöbeti devretmek bile aklıma gelmiyor. Bu defa beyaz dahili hat telefonu susmuyor. Arayan filo komutanı, beni istiyor. Yıllar önce uçuş emniyet kursunda aldığım kaza kırım inceleme sertifikam yüzünden kaza yerine gitmem gerekiyormuş. “Bunu bana yapmayın, alın beni buradan eve gitmek istiyorum” diyemiyorum.

Her tarafından rüzgâr giren cipin içinde, üs uçuş emniyet subayıyla yola çıktım. Sisli yolda tepelere tırmanırken yazlık Amerikan uçuş postalları içindeki ayaklarım buz kesti. O babadan geçme genetik hastalığım nedeniyle ayaklarımın hiç ısınmamasına lanet okudum. Her yer erimeye yüz tutmuş karlarla kaplı. Ana yolun kenarında durduk. Tepenin eteklerinde dans eden patika yoldan ciple bile ilerlemek mümkün değil. Yürümeye başladık, “Ne kadar mesafe var?” diye sormaya utanıyorum. “Dört civanın bedenleri doğaya karışmış, Fizan olsa yürüyeceksin be adam”. Allahtan kar yüksek değil ama eriyen kar suları postalımın içinde. Uğur Mumcu’nun ölüm yıldönümüne on beş, Ali Rıza’nın doğum gününe bir gün kala dilime takılan “Uğurlar olsun” türküsü beynimde zonkladıkça boğazım düğüm düğüm. Kirpiklerimin ucunda sakladığım gözyaşlarım donmuş;

“Uğurlar olsun Uğurlar olsun

Hüzünlü bulutlar yoldaşın olsun

Bir keskin kalem bir kırık gözlük

Yürekli yiğitlere hatıran olsun”

Nakaratını sayıklaya sayıklaya yürüdüm.

Üç tane evin olduğu yamaca gelince durduk. Tepeye tırmanmamız gerekirken itiraz ettim. Buradan yukarı bir adım atmaya mecalim yok. “Daha fazlasını istemeyin benden” der gibi baktım, bizden önce oraya gelmişlerin yüzüne. Etrafa bakmaya korkuyorum, yiğitlerden çevreye savrulanları görmemek için yüzümü yamaçtan aşağıya çevirdim. Evlerin bacalarından tüten dumanlara gözlerimi diktim. Hiç kimseyle görüşmek istemiyorum. Yanıma gelen köylü olay ânını anlatmak için çırpınırken uğuldayan kulaklarımı tüm seslere kapattım. Sadece aklımda kalan adamın patlamanın ardından deprem gibi bir sarsıntıyla dışarıya fırladığıydı. Daha neler anlattı hatırlamıyorum. Vurdukları mağara taşçatlasa yirmi otuz metre yukarıda. Yukarıdan gelen seslerin arasından birini çok iyi tanıyorum. Özgür bu, Ali Rıza’nın can dostu, devremizin güdük kabusu. “Lan” diyorum, “sen hangi yürekle oradasın? Nasıl dayanıyor kalbin? Ben burada çakılı kaldım, gelemiyorum. Sonra orada olduğumu ve gelmediğimi duyarsan ağzıma sıçarsın. Yapma cüce, ben oraya gelemem.”

Gitmedim, gidemedim. Sonradan savcı olduğunu öğrendiğim bir genç olay yeri delil toplama torbasıyla karşıma dikildi. Saçma sapan sorular sorarken patladım. “Ben senin ananı, avradını yedi ceddini. Siktir git laaan.” Bir tane alın parçası bulmuş, teşhis edebilir miymişim? “Yarın birinin tırnağı, diğerinin saçı, öbürünün gözbebeği birbirine karışmış toprağa vereceğiz onları. Sen neyin derdindesin?” Bunları söyleyemeden ağlamaya başladım.

Daha dört gün önce onun evinde geleceği konuşuyorduk biz. O, ben bebek gelecek diye arabamı değiştirmek istediğim için bana kızıyordu. Ben bira içiyordum, o midesi yandığından eşlik etme adına bardağı ağzına değdiriyordu. “Oyak’dan eve girmeliymişim. Tüm pilotlar aynı bokmuşuz. Biraz palazlanınca arabayı değiştirirmişiz.” Şimdi girdiğin evin boyu bir doksan, eni bir elli be Ali Rızam.

Neye uğradığını anlayamayan zavallı genci uzaklaştırmışlar, buğulu gözlerimden göremedim. Kolumdan tutup aşağıya indirdi karacı bir subay. O üç hanelik köy mahallesine gelen diğer yolun kenarında, gelecek başka bir aracı beklemeye başladık. Boş gözlerle çevreye bakınıyorum. 

Arka kasasına karşılıklı oturma yerleri yapılmış kamyonete askerler binmeye başladı. Gözlerimi postallarından kaldırıp yüzlerine bakamıyorum. Cebimdeki telefon çalıyor, umursamıyorum. Karım arıyorsa ne diyeceğim ben şimdi? Arayanın ısrarı delirtecek beni. Boğazımdaki düğümü yutkundum. Gözlerimi kurutmak için başımı havaya kaldırdım. Arayanın ismine bakmadan açtım ve aceleyle kulağıma götürdüm. Aklına gecenin köründe bile düşsem, arayan o tok ses, “Halilim, neler oldu orada?” diye girdi söze. “Goca efe, Tolga abi, eyi değilim, hiç eyi değilim” diye cevap verdim, sanki beni soruyormuşgibi. Haberlerde duyduklarının doğru olduğunu söyledim inleyerek. Kim kimi teselli edecek? Duygu yoğunluğunu yaşam biçimine çevirmiş bu sanatçı abim, benden daha fazla inlemeye başladı telefonun öbür ucunda. Daha ne kadar konuştuk, doğrusu ne kadar ağladık hatırlamıyorum. Başımı kaldırdığımda, yirmi yaşın tazeliği pembe yanaklarına düşmüş askerlerin şaşkın bakışlarıyla buluştum. Sabırla benim yanlarına oturmamı bekliyorlar.

O araçtan inip, yeni bir araca bindim mi, ne ile üsse döndüm? Acımın o devre arası hala yok bende. Alarm reaksiyon binasına gelince ilk iş postallarımı çıkardım, çoraplarımın suyunu sıkıp kalorifer peteğinin üstüne astım. Paçaları sıvalı uçuş tulumlarımın altında terliklerle bir sandalyeye iliştim. Karşımda oturan filo komutanından bir sigara istedim. Çocuklardan biri “yapma abi” der gibi boynunu büktü. İçinden geçen kelimeleri yüzünden okudum. “Zor bıraktın zaten bu mereti içme.”

Akşam olmak ve telefonun şarjı bitmek üzere. Kim bilir kaç kişiyle görüştüm. İnanın eşimle konuşup konuşmadığımı bile hatırlamıyorum. Lojmanın merdivenlerini çıkarken o hiç ısınmayan ayaklarım titreyen bacaklarımın altında ateş topu gibi. Kapıyı tatar gözleri ağlamaktan, uyuyan civcivinkilere dönmüşNilüfer açtığında artık ayakta duramıyorum. Beni görünce içini çeke çeke ağlamaya devam ediyor. Ayaklı bir ceset gibiyiz, sarılıp birbirimize yaslanmasak oracıkta yere yığılacağız. Koridorda üstümü çıkardığım gibi banyoya daldım. Kendimi haşlamak istercesine sıcak suyu sonuna kadar açtım. Sabahtan beri içime gömdüğüm hıçkırıkları özgür bıraktım. Meğer ben sabahtan beri adamakıllı ağlamamışım.

Özlem’lere gelmemesi için Nilüfer’e yalvardım ama evde yalnız kalmasına gönlüm razı değil. Aklımı evde bıraktım, tükenmiş bedenimi Ali Rıza’nın evine ağır adımlarla taşıdım. Kapıdan girince salonlarının ortasında sandalyede küçücük bir kuş gibi tünemiş Özlem’i gördüm. İki yanına oturmuş devre arkadaşlarımın eşlerinin kollarında, gözlerini bana çevirdi. Daha ona yaklaşamadan “Halil, iyice bakın, nolur bulun onu, o oralarda” dediğinde yer yarılsa da içine girsem diye dua ettim. Korkaklığım vücudumu öylesine esir almış ki bir an, bir daha buraya dönmemek için evden kaçmayı bile aklımdan geçirdim. Oysa böyle zamanlarda dik durmalı dost belleyip hayatımıza soktuğumuz insanlar. Hani acılı günlerimizden sonra “hiç o günlerde yanımıza bile uğramadı” dediğimiz insanlar vardır ya. Onlar hayırsızlığından değil, korkaklığından, dayanamayacak kadar zayıf olduklarındanmış, şimdi anladım.

Şapşal gibi salonun ortasında dikildim bir süre. Sonra erkeklerin olduğu yeri başıyla işaret eden kadının emrine uyup mutfağa girdim. Sanki hiç bırakmamış gibi ucu uca eklediğim sigaralarla başımı dumanladım. Konuşmak için üstüne para veren, susması için para verilse de çenesi kapanmayan ben kukumav kuşu gibi başımı yatırıp, yerdeki karo taşta gördüğüm şekillere anlamlar yükledim. Birden amaçsızca ayağa kalktım, Özlem’den gözlerimi kaçırarak koridorun solundaki küçük odaya daldım. Yedi yaşındaki kızları Simge çalışma masasından iri ceylan gözleriyle bana bakıyor. Hiçbir şeyin farkında olmaması mümkün değil ama olanca şirinliğini takınmış, gülümsüyor. Başında Betül teyzesi, “bak Halil amcası Simge ne kadar güzel şeyler yapmış” diyerek hüzünlü havayı dağıtmaya çalışıyor. Başını okşayıp yanağından öpüyorum. Doğduğunda bile ipek saçlarını annesinin karnında hazırlayıp dışarı çıkmışbu dünya güzelinin yüzüne bakmaya doyamaz insan. Ne yapacak bu yavrucaklar şimdi? Daha sekiz aylık Arda babasını fotoğraflardan tanıyacak belki de. Hatırlayamayacağı günlerin hayalini kurmak için annesini soru yağmuruna tutacak, aynı soruları defalarca tekrarlayarak.

Eve dönerken her yanımı çimdikledim, kötü bir kâbus gördüğümü umarak. Canım acıdıkça daha çok burdum etimi. Bu karabasandan uyanmak için suratıma bir tokat attım. Eve girdim, şayet Nilüfer’i merak etmekten ölmesem sabaha kadar dolaşırdım üzüntümü ayazda, ağaçların dallarında bir nebze bırakmak için. Ne kadar daha ağladık, ne kadar sarılı kaldık, ne zaman uyuduk bilmiyorum. Sabah ışığı yatak odamıza dolduğunda rüyadan uyandığıma kendimi inandırmak istedim. O odada yalnız başıma kalsam, hiç çıkmasam bir ömür buna inanarak yaşasam. Çok sık giymediğim mavi üniformamı dolaptan çıkarırken, en çok şehit cenazesi için giydiğimi hatırlayınca suyu çekilmiş, cam kırıkları batan gözlerimi sıktım ağlamamak için.

O gün öğleden sonra tüm şehitleri ve ailelerini taşıyan kargo uçağına selam durduktan sonra içimizde kalan son gözyaşlarımızı da peşinden su döker gibi döktük arkalarından. Özlem çocuklarını alıp Ankara’daki babasının evine gitti. Bir daha ne zaman görüşürüz belli değil. Özgür, o tıfıl adam, ki sırf yürekten ibaret olduğunu sonraki günlerde anladım, acısını içine gömdü. Her taşın altına eline sokarak, hayırlarını da eksik etmeden bizim yerimize yapılması gereken son görevleri yerine getirdi. Allah ondan razı olsun. Biz normal gibi görünmesine çabaladığımız günlere döndük.

Aradan uzun zaman geçince, tam da acıyı uzağımızda tutmayı başarıyoruz derken, Özgür beni aradı, “Sadağın evini toplayacağız bugün” dedi sabahın köründe. Aslında biz Ali Rıza’ya hiç ismiyle hitap etmedik, sonrasında anmadık da. Karısının Murat’ı, bizim Sadağımızdı. Sağdıç gibi yumuşacık geliyordu dilimize. O eve girmek küllerin altına saklanan volkana çomak sokmak gibiydi. Evin her yerine sinmiş sessiz hüzün kapıdan girince yüzümü yaladı. Özgür ve şebelek Telek’le evi toplama işine girişince her şeye gülümsemeye başladım anlamsızca. Çünkü hep güzel anılardan konuşuyorduk ve sadece Sadağın aklımızda kalan saf güzel yanlarından dem vuruyorduk. Sıra ondan bir anı almaya gelince kocaman taşları olan tesbihini aradım evin her köşesinde. Hiçbir yerde yoktu, muhtemel yanındaydı. Akçadağın eteklerinde, sabah doğan günle her yana dağılmış tanelerinin ışıl ışıl parladığını hayal ettim.

Mutfakta çekmeceleri karıştırıyorum, deri kılıfının içinde ilk günkü gibi duran komanda bıçağını almakla yetinecekken, mermer sehpanın üzerinde duran, dört küçük saksıda çoktan kurumuş menekşelere takıldı gözüm. İyice yaklaşınca iki tanesinin tam ortasında, yani köklerinin üzerinde küçücük yeşil yapraklarının ölüme meydan okuduklarını görünce “ Neredeyse iki ay susuzlukla baş edip, hayata tutunan bu menekşeleri yaşatırım ben” dedim, onları da, anılarımızı da alıp kapıdan çıktım.

***

O menekşelerin ikisini birden büyük bir saksıya ektim. Kuzeye bakan pencerenin dibindeki gümüşlüğün üzerini çok beğendiler. Küçücük saksıda minnacık yaprakları olan menekşeleri değil de sanki cinsi farklı menekşeler dikmişim gibi önce elimin ayası kadar kocaman yaprakları ince uzun filizlerin üzerinde yer çekimine inat göğe yükseldi. Baharla birlikte boynuz kulağı geçer misali biri pembe diğeri beyaz çiçekleri yaprakların üzerine çıktı. Zamanla aynı saksı iki köke dar geldi ve saksıları ayırdım. Pembe olanı bir yıl sonra yaz tatiline giderken evimize veda edecekti. 

O gün geldiğinde onu özenle arabanın bagajına koydum, asıl ait olduğu eve doğru yolculuğa çıkardım. Yol boyu o nazik bedenine bir şey olmasından korkarak sürdüm arabayı.

Ankara’da Gazi orduevinin otoparkına girince ilk iş ona bir şey oldu mu diye hızla indim arabadan. “Evine hoş geldin” dedim usulca yapraktan kulaklarına. Heyecandan ölüyordum, Özlem geleceğimizi, ertesi sabah kahvaltı da birlikte olacağımızı biliyordu ama menekşeden haberi yoktu. Yol yorgunluğuna rağmen doğru yapıp yapmadığımı sorgulamaktan uyuyamadım. O kadar kıymetli bir hediye gibi görünmesine rağmen sevindirmeyecek, acı hatıralara geri götürecekti o nazik çiçek. Özlemin yarasının kabuğunu kaldırıp kanatmaya gerek var mıydı bilmiyorum. Ama zaten bizi görünce olan olacak dedim, hem o acı hiç biter mi?

Sabah sersem gibi uyandım, sanki dün kaybetmişiz gibi Sadağı gözü açık rüyalar gördüm tüm gece. Kızım Asya kucağımda restorana inerken ayaklarım geri geri gitti. Her yerim sıtmaya tutulmuş gibi zangır zangır titriyor. Bahçeye Özlemi karşılamaya çıktığımızda dayanacak gücüm yok. O çiçeği şimdi vermezsem bir daha öldürseler veremem. Daha karşıdan birbirimizi gördüğümüzde müjgan ağlamaya başladı benden önce. Niliş ve Özlem boyunları yana devrilmiş birbirlerine koşar adım yürürken arkada kaldım. Sarılma sırası bana gelene kadar bekledim. Biriktirdiğim o kadar söz uçup gidiverdi aklımdan.

Elinden tutup arabaya yürüdüm. Bagajı açarken Nilüfer niyetimi anlamış”ne acelesi vardı” der gibi bakıyor bana. Aceleci, sabırsız yanımdan ne çekti be bu kadın, hiç beklemediği zamanlarda ortaya çıkan bu hallerim yüzünden. Bugün hiperaktive dediğimiz, çocukluğumda sülalemin tüm kadınlarının anneme söyleyip durduğu “götünde gurt va gı bunun” huyum canına ot tıkadı hep. Köşede duran menekşeyi gösterdim hemen. Beklemeden sordum “ Bunları hatırladın mı?” Kızarmış gözlerle bana baktı. “Ben bunların onunla birlikte sonsuzluğa gittiğini sandım” dedi. Sonradan yemek masasında anlatmaya devam etti. Sadak o saksıları getirdiğinde “Ben bakamam bunlara” demiş. Sadak da “Ben bakarım” diye cevap vermiş. Özlem devam etti ”Çocukları gibiydi bu menekşeler”.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bir İngiliz Halk Destanı: BeowulfOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

B. T. Yılmaz

21 Ekim 2025

Robert Redford: Bir Büyük Sinema Efsan..

Robert Redford Hollywood stüdyo sistemi içinde büyük yıldız statüsüne ulaşmış bir oyuncu; Oscar ödülü ve adaylığı kazanmış bir yönetmendi.Birkaç sene önce en sevdiğim filmler üzerine bir yazı üzerine çalıştığım sırada en sevdiğim a..

Devamı..

Evden Fabrikaya: Sanayi Devrimi Süresi..

Elinor Evans

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024