[button]Behçet Çelik[/button]
Memleketin her santimetrekaresinde hukukun, yargının, adaletin tartışıldığı günlerden geçiyoruz. Adalet kurumları hiçbir zaman toplum nezdinde en çok güven duyulan kurumlardan olmamıştı, ama şimdilerdeki kadar güven kaybı daha önce yaşanmamıştı sanırım. (Askeri darbe ve OHAL dönemlerini dışta tutmak lazım; emir-komuta zincirine bağlı olarak verilen kararları yargı kararı saymak mümkün değil.) Bir yandan yargıya güven kalmazken, bir yandan da keyfi biçimde yargı kararlarının uygulanmadığına, ya da yargı kararı gereken kimi durumlarda yargıya başvurmak yerine, “Gerekirse yasasını sonradan çıkartırız,” diyen bürokratlara tanık oluyoruz. Hukuk eğitimi alanların işi daha da zor; dost sohbetlerinde olan bitenler hakkında ne düşündüklerinin sorulup durması değil mesele, bu durumda kolları iki yana açıp kafayı umutsuzca sallamak yeterli olabiliyor; ama bildikleri, öğrendikleri sandıkları pek çok şeyin hiçbir anlamı ya da karşılığı olmadığını gördükten sonra adliye “saray”larından içeri girmek iyiden iyiye anlamsız ve saçma geliyor insana.
Öte yandan bu yaşadıklarımızda bir hayır da yok değil. Belki de kimi yanılsamalardan kurtuluyoruz böylece. Olağan zamanların hiç de olağan olmadığını, yürürlükteki hukuk normlarına iyi-kötü uygun kararlar verildiğini düşündüğümüz zamanların bugünden o kadar da farklı olmadığının ayırdına varıyoruz. Daha da önemlisi, hayatın içerdiği çeşitliliğin normlarla kuşatılmasının imkânsızlığını, bunu baştan mümkün kabul edip yasal düzenlemelerle hayata şekil ve nizam vermeye çabalamanın ne denli beyhude olduğunu seziyoruz. Pollyannacılık ya da züğürt tesellisi olarak görülebilir yazdıklarım, bu nedenle güncel siyasi ve hukuki gelişmeleri takip ederken farkına vardıklarımız arasına güçlü olmanın haklı olmaya galebe çaldığını –bir zaman sonra yeniden unutmak üzere– bir kez daha eklediğimizi de belirtmeliyim.
Saçmalıklara yapılan vurguların kimi zaman yılgınlık olarak algılandığının farkındayım; bir çekince daha şart o zaman: Notları’nın başlarında Bay Muannit Sahtegi’nin “saçma’yı saçma kılmayı deneyeyim” diye yazdığını hatırlatayım – kitabın sonunda “saçmayı saçma kılamamışım besbelli!” diye not düştüğünü de akılda tutarak. Bay Sahtegi’nin bu sözünü, notları aracılığıyla kendi hayatındaki (ya da hayattaki) ‘saçma’ya, Camus’nün Sisifos Söyleni’nde, “Yaşamak absürdü yaşatmaktır. Absürdü yaşamak her şeyden önce ona bakmaktır,” derken dikkat çektiği gibi, derinlemesine bakma çabası olarak anlayabiliriz. Camus’nün, yukarıdaki alıntının devamında, “Böylece tutarlı olan ender felsefe durumlarından biri başkaldırı olarak belirir. Başkaldırı, insanla kendi karanlığının sürekli biçimde karşılaştırılmasıdır. Olanaksız bir saydamlık gereksinimidir. Her saniyesinde dünyayı yeniden tartışma konusu eder,” dediği de eklenmeli elbette.
Hukuki meseleleri bunca tartıştığımız günlerde, bunlara dışarıdan (ama edebiyatın içinden, dolayımından) bakıp içerisindeki “saçma”yı görebilmek ve süregiden kör dövüşlerine karşı aklımıza mukayyet olmak için uygun bir kılavuzumuz var üstelik: Cemal Bâli Akal’ın Hukuk ya da Kukla Tiyatrosu/ “Edebiyat ve Hukuk Yazıları” başlıklı kitabındaki denemeler. Sofokles, Euripides, Shakespeare, Cervantes, Swift, Sade, Stendhal, Dostoyevski, Kafka, Conrad, Musil, Camus, Faulkner gibi yazarların yapıtlarından yola çıktığı bu denemelerinde Akal, günümüzde hâkim olan hukuk algısının ne gibi yanılsamalar yarattığını, hukukçuların tartışılmaz saydığı ön kabullerin neden işe yaramadığını gözler önüne seriyor.
Akal’ın denemelerinde hukukla ilgili farklı sorunlara değiniliyor olsa da, hemen hepsini okurken insan hukukun var kabul ettiklerinin toplumsal hayatta pek de var olmadıklarını düşünmeden edemiyor. Örneğin, hukuksal normlar herkesin “kanun önünde eşit” olduğunu varsayar, ne var ki kanun önünde değil, baştan aşağı eşitsizliklerle örülü, bu eşitsizliklerle kendini var etmiş toplumsal yapılarda yaşıyoruz. Aynı biçimde, hukukun kurgusal dünyasında insanlar (akli yeterlilikleri olmadığı gerekçesiyle “eylem ehliyeti” bulunmayanlar hariç) yapıp ettiklerinde özgürdürler, ne yapıyorlarsa özgür iradeleriyle yapıyorlardır; oysa çoğu edimimizi tâbi olduğumuz zorunluluklar nedeniyle gerçekleştirdiğimiz bir dünyada yaşıyoruz. Kaldı ki, kimin akıllı kimin deli olduğuna dair ölçütler de kurgusal – onlar da tıbbın kurguları içerisinde belirleniyor. Üstüne üstlük, hukuk, özgür iradesi olmadığına karar verilmiş olanlara da, tımarhaneler, ıslahevleri gibi toplum hayatının dışarısında bir yerler önerir çoğu zaman. İnsanlar arasında ortaya çıkan ya da çıkabilecek olan sorunları gidermek amacıyla oluşturulduğu iddia edilen hukuk, insanların nasıl yaşaması gerektiğine, “özgür iradesiyle” neyi, ne ölçüde, ne koşullarda seçebileceğine ve neleri seçemeyeceğine karar veren bir mekanizma halini almıştır. Akal, bu konuda Niteliksiz Adam’dan çarpıcı bir bölüm aktarıyor:
“Düzeni iyi işleyen bir devlette sürekli yaşamanın biraz hayaleti andıran bir yanı da vardır; insan yasalardan ve ilişkilerden oluşma dev bir aygıtın denge içersindeki kollarına değmeden, onları harekete geçirmeden ya da varoluşunun dinginliği içersinde onlar tarafından ayakta tutulmaksızın ne sokağa çıkabilir, ne bir bardak su içebilir, ne de tramvaya binebilir; insan içinin ta derinliklerine kadar uzanan bu kolların ancak pek azını tanır; öte yandan ise bu kollar, bileşiminin bütününü bugüne kadar kimsenin çözemediği bir örgü içersinde yitip gider.”
Bu zamanımızın kaderi, ama bu kader karşısında bile insanların tutumları bir değildir. Akal, Musil’den yaptığı alıntının ardından bunun altını çiziyor:
“Zorunluluk herkesi kuşatır, ama salt kendi yetenekleriyle, zekâları ve güçleriyle, özgür iradeleri, serbest seçimleriyle, sözgelimi zengin olarak başarıya ulaştıklarını! Düşünenler –ki bir biçimde ayrıcalık sahibi oldukları için böyle düşünmektedirler– bu zorunluluğun farkına varmaz, o ölçüde de başkalarını yargılama ve eylemlerinden sorumlu tutma konusunda pervasızlaşırlar.”
Denemelerinin çoğunda insanların özgür iradeleriyle mi, yoksa zorunlulukların etkisiyle mi eyleme geçtikleri sorusunu tartışan Akal; hukukçuların bu gibi sorunsallarla pek ilgilenmeyip hukuku “kodla ihtilaf arasındaki bağlantı”ya indirgemelerini, kimi zaman ince, ironik dokundurmalarla, kimi zaman da doğrudan eleştiriyor. Hukukun var kabul ettiği ve kodlar vasıtasıyla varlıklar arasındaki ilişkileri düzenlediğini varsaydığı düzlem, bir yok-ülke belki de – ütopya anlamda değil, kelimenin düz anlamıyla olmayan bir ülke. Hukuksal kodlar böyle bir yok-ülkede belki sorunları bertaraf edebilirler, ama yeryüzünde bu pek mümkün değil. Yapıp ettikleri “kurgu”dan başka bir şey olmayan edebiyatçıların yarattıkları “kurgusal düzlem” ise yeryüzündeki hayatı bu kodlardan daha iyi yansıtmaktadır. Akal, Stendhal’ın Kırmızı ile Siyah’la Parma Manastırı’nın kahramanlarından yola çıkarak yazdığı denemede, Stendhal’ın nasıl olup da “Devrim’den 40 yıl sonra, Aydınlanma’nın ve modernitenin ya da bir sınıfın devrimci hâkimiyetinin kahramanlık çağında, hukuku bir sınıfın hukuku olarak tanımla[yabildiğini] soruyor. Sorusuna yanıt ararken “Öngörü mü, yoksa ‘asıl Aydınlanma’nın ya da modernitenin –sömürgecilikle birlikte – 15. yüzyılda başlamış olmasının getirdiği bir deneyim ve sağduyu birikimi mi?” dedikten sonra ekliyor. “Ya da düpedüz tabii hukuk karşıtı bir münasebetsizliğin eseri mi?” Peşinden de böylesi münasebetsizliklerin hukuk eğitimine edebiyatı da katmaya kalkışanlar aracılığıyla artabileceğini yetkililere ihbar ediyor!
Hukuk ve edebiyat terimlerini birlikte düşündüğümüzde akla ilk gelen kitap sanırım Kafka’nın Dava’sıdır. Akal’ın kimi denemesinin satır aralarına gizlenmiş, kiminde apaçık bir ironi var. Dava’yla ilgili denemeninse başlığı göz kırpıyor: “Dava Bir Hukuk Kitabı Değildir.” Akal, “Kafka’nın (…) hukuk sisteminin saçmalığını anlatmadığını kimse iddia edemez,” dedikten sonra, Dava’dan çıkarılabilecek sonucun yalnızca hukuki saçmalıklar olmadığının altını çiziyor. “Kafka özellikle romanın sonuna doğru, birinci saçmalığı ya da genel olarak hukuk dünyasını bir metafora dönüştürüp esas saçmalığa, dünyanın kendisine atladığını kanıtlar.” Denemenin başlığının bu noktada bir “dönüşüm” yaşadığı söylenebilir belki de. Dava bir hukuk kitabı değildir; bir iddianamedir. Ya da Akal’ın deyişiyle, “Hukuku dünyanın yarattığını, onun da dünyaya ilişkin her şeye bağlı olduğunu ve sayısız dünyevi neden tarafından sayısız biçimde belirlendiğini düşünürsek, Kafka’nın Dava’sının, hukuku da içeren bir başka zorunluluğun bize açtığı bir dava olduğuna karar verebiliriz.”
Cemal Bâli Akal, hukukçuların –ister yukarılarda bir yerde bir adalet idesinin varlığını kabul eden “tabii hukuk”u; isterse hukuk düzenini oluşturan normlardan öte bir hukuktan söz edilmesinin mümkün olmadığını söyleyen “pozitif hukuk”u savunuyor olsunlar– genellikle düştükleri ortak hatayı kurgusal bir sınıf benzetmesinden yola çıkarak şöyle anlatıyor:
“Bu bilinçle, ama sıfır hafızayla, sınıfa ve sınıfın dışına ilişkin hiçbir ön bilgiye sahip olmaksızın, birdenbire burada gözlerinizi açtığınızı düşünün. Dünya hakkında öğrenecekleriniz yalnızca bu sınıfın içine ilişkin olacaktır. Çünkü hep bu duvarlar içinde yaşamayı sürdüreceksiniz. (…) Sınıfınızın dışında varolan dünyadan haberiniz olmadığı için, yarattığınız ve yaşamanızı sağlayan bu anlamların hepsi göreceli anlamlardır. Bu görece anlamları aşmak için yapılabilecek tek şey sınıfın dışına çıkabilmektir. Ancak o zaman, başka sınıfları da görerek, içinde yaşadığınız sınıfın daha önce bilmediğiniz bir dünyanın parçalarından biri olduğunu, yarattığınız anlamlardan farklı anlamların başka yerlerde, başkaları tarafından, belki de aynı insani duruma cevap vermek için yaratıldığını görürsünüz.”
Hukuk ya da Kukla Tiyatrosu’nda Cemal Bâli Akal, hukuki meselelere, hukuka, onun kaynaklarına, açmazlarına, hukukun kapalı dünyasına; hukukun içine doğduğu dört duvarın ötesinden, dışarıdan, kâh aşağıdan kâh yukarıdan, ama bilhassa edebiyat ve felsefeden bakıyor.
Kitabın sonunda yer alan Faulkner hakkındaki “Karanlıktan Beklemediğimiz” başlıklı denemeyse iki cümleden ibaret – cümlelerden ilki beş sayfa! Bu Faulknervari, “bitmek bilmez cümle”de Akal, sadece Faulkner’ın Intruder in the Dust romanında anlatılan, “ırkçılığı ve ona engel olmaya çalışan yasal düzenlemeleri” ele almıyor, uzayıp giden cümlenin yarattığı “dumanlı” atmosferde kendi suretimiz de bir görünüp bir yitiyor.
* Hukuk ya da Kukla Tiyatrosu - “Edebiyat ve Hukuk Yazıları”, Cemal Bâli Akal, Dost Kitabevi Yayınları, 2014, 186 s.