Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

7 Mayıs 2025

Öykü

Bu Kez Uzakta Değil

Serhat Uyumaz

Paylaş

1

0


“Alo. Abi yeni uyandım. Gece ben mi seni aradım, sen mi aradın?”
“Serhat dostum, ben aradım. Evde misin?”
“Evet. Her zaman olduğu gibi.”
“Sizin oralardayım müsaitsen çay içelim.”
“Olur. Abi bana yirmi dakika ver.”
“Tamam dostum.”
Ağır nemli havada duş almak size artı bir şey katmaz. Karşı tarafa karşı kötü kokmamanızı sağlar. Olsun bu da bir şeydir. Saçlarımı kurutmama rağmen ıslaklığı gizleyemiyorum. Hava iğrenç derecede sıcak. Kalın kovboy şapkamla nemi kamufle edebilirim. Elli derece sıcakta beyin kanaması riski var ama neden olmasın, I’m lonesome cowboy.
Ayakkabılarımı bağlamak için eğildim. Mutfağa baktım. Ter içinde bir adam ızgaranın başında. Göz göze geldik.
“Ben dışarı çıkıyorum, arkadaşımla buluşacağım, buralardayım. Sen ye, gelince yerim.”
“Tamam oğlum.”
Hastanenin önünde bekliyorum. Greta itici bir kızdı ama küresel ısınma konusunda haklıymış, belki de inatçı biri olmasam bu keçe, kalın şapkayı takmazdım. Şapkamı önüme koydum düşündüm. Değişen bir şey yok. How dare you Serhat? Greta haklı.
“Efendim?”
“Dostum, metronun yakınındayım. Park yeri arıyorum.”
“Hastanenin önündeyim. Yukarı doğru sür, bizim otoparka park edersin.”
Kısa bir süre sonra arabanın içinden siyah gözlüklü karizmatik bir adam indi. Kollarını açtı. Kucaklaştık.
“Dostum ne haber?”
“Abi çok terliyim kusura bakma, sen nasılsın?”
“İyi. Hadi atla, klima açık.”
“Arabayı bırakalım, çay içelim.”
“Ben de ondan bahsediyorum. Uzun süredir görüşemedik. Telefonda konuşmaya benzemiyor.”
“Mesaj atmayı sevmiyorum, telefonda da çenemin menteşesi sökülene kadar konuşuyorum, beni biliyorsun sınırlarım çok uzakta.”
Güldü. Yokuş yukarı tırmandık. Dar otoparktan çıktık. Etrafa bakınmaya başladık. Soru soran gözlerle bana baktı. Kendi mahallemde çay içecek yer bilmediğimi anlaması biraz zaman alacak. Caddeye çıkalım, dedim. Üçüncü nesil kahveciliği icat edenin Allah bin bir türlü belasını versin. Kalın puntolu renkli bir logoyu dükkânın girişine asınca lezzete ulaşamıyorsun kardeşim. Bunu anlaman bu kadar zaman almamalı. Sorduğumuz üç yerde kahve dışında başka içecek yok. Umutlar tükendi, telefon çaldı.
“Efendim baba?”
“Alo oğlum, buluştunuz mu?”
“Buluştuk. Çay içecek yer yok neden yok, şimdi bunu düşünüyordum.”
“Bırak şimdi çayı, eve gelin, ben size çay yaparım, ızgara köfte de var. Boş yere dışarıya para vermeyin.”
Son derece ekonomik ve çözüm odaklı bir bakış açısına sahip bir babam var. Teklif götürdüm. Kabul edildi. 
Eve girdik. Ülkemize has olan, ayakkabıları içeride mi çıkarayım, dışarıda mı çıkarayım, hiç çıkarmasam ne olur, en son kaça olur, durumunu atlattıktan sonra, babamın eve girişini taklit ettim, mutfağa doğru bağırdım.
“Selamın aleyküm!”
Arkadaşım güldü, kollarını kaldırdı. Aynı selamı tekrarladı. Babam mutfaktan selamı aldı.
“Merhaba ben Kadir.”
“Sedat.”
Babamın kendi sunduğu ekonomik çözümün ne kadar tutarlı olduğunu bizlere hatırlatmasından sonra kendisinden başka bir teklif geldi. 
“Kahve içen?”
Bu sırada Karla içeri girdi. Önce babama baktı, döndü bana baktı, göz kırptı. Sonra Kadir’e doğru ağır adımlarla yaklaştı. Bacağına süründü. Ay, dedi. Kadir’in hayvanlarla iyi ilişkiler kurabildiğini biliyorum. Hatırladığım kadarıyla Rosa’nın başını okşayabilen benim bildiğim iki kişiden biri. Yanağını okşadı.
“Sürekli bahsettiğin, fotoğraflardaki güzel kız bu olmalı.”
“Evet, benim ihtiyar, güzel kızım bu. Yirmi ekimde on üç yaşına girecek.”
“Fotoğraflardan daha güzel ve genç duruyor.”
Karla’dan ikinci bir ay yükseldi.
Kahveler koyuldu. Sazı Kadir eline aldı. Benim ne kadar iyi bir bilmem ne olduğuma dair önce buket buket, sonra sepet sepet, sonra kasa kasa övgüleri babama dizmeye başladı. Yazdıklarımdan bahsetti. Birbirimizi abartmayı severiz, hakkında söylediklerimin iltifat değil gerçekler olduğunu söylediğimde aynı cevabı alırım. Ne kadar muhteşem insanlarız yahu! Kahveler bitti. Yemeğe başladık ve konu beni gerçekten utandıran bir kusuruma geldi. Tembellik. 
Disiplinsizliğimin potansiyelimi kullanmama nasıl zarar verdiğini, aslında çok daha fazla, iyi yazabileceğimi, disiplinsizliğin yanında tembelliği de getirdiğini, ben inanmasam da muhteşem bir insan olduğumu söyledi.
“Serhat bir ortama girdiği zaman baktırır.”
Ayak baş parmağımı incelemeye başladım.
“Beni utandırıyorsun.”
Babam gözlüklerinin üzerinden baktı.
“Abin doğru söylüyor ama keşke utanman olsa.”
Bir ara ayak tırnaklarımı kesmeliyim. Saz yine Kadir’de. Babama döndü.
“Elinize sağlık. Güzel yemek ve kahve için teşekkür ederim.”
“Hiçbir şey edemezsin, yine bekleriz.”
Doğu toplumlarında baba figüründen kurtulamadığımız için diktatörlüklerden kurtulamadığımızı, batıda babayı öldüren oğlun özgür olduğunu batının bu yüzden demokrasi sahibi olduğunu söyledi.
“Serhat sizin sayenizde özgür büyümüş, özgür düşünce sahibi bir insan.”
Babam konuşmadı. Tokalaştılar. Sonu gelmeyen yolculukların adamını kapıya yolcu ettim. Bana baktı.
“Serhat. Bukowski oku. O da senin kadar içerdi. Ama altıda kalkardı. Sen altıları karıştırıyorsun.”
Bu adam yaşıyor olsa katili olabilirdim. Senin yüzünden aldığım iltifatların yarısı ikimizin itliği yüzünden koca ayyaş. Alıntıları dışında okumadığım bir adamın yazılarıma böyle baskı kurması canımı sıkıyor. Yıllardır duyduğum öneriye yıllardır savunma olarak geliştirdiğim cevabı verdim.
“Okuyacağım.”
“Ben gidince hemen sipariş vereceksin. Söz ver bana.”
“Söz. Ciddiyim. Gerçekten okuyacağım.”
“Görüşmek üzere dostum.”
Otoparkın kapısında dikiz aynasından bana baktı.
“Bana söz ver.”
Bilgisayarın başına oturdum. İkisinin yazarının katili olmak için üç kitap sipariş ettim. Postane, Kadınlar ve Yolda Olmak.
Başlığın Tiflis olmasına aldandım oysa henüz Gürcistan’da değil bir ilişki krizinin girişindeyiz. Kırmızı ojeli zarif bir kadın ayağı uyandığınızda yanı başınızdaysa bu bence mükemmel bir başlangıç sayılır. Yazar içinse ufak bir afallama söz konusu, neyse ki kolay toparladı. Uykulu dudaklardan dökülen bir cümle her şeyin yolunda olduğunu gösteriyor. Günaydın.
Yaşayan Sütun katedraline girmek için hava ne kadar sıcak olursa olsun belli yerlerin örtülmesi gerekli. Tanıdık geliyor değil mi? Meral görevlinin verdiği eşarbı kendine göre haklı sebeplerden dolayı kullanmıyor. İçeri de girmiyor. 
Çoğu taş katedralin verdiği saygınlık, huzur, estetik, güzel freskler, nikâh töreni. İlginç bir tören, davet edilenlerin aksine fazla davetsiz misafir var, hepsinin başları ve bacakları siyah bez parçalarıyla örtülü. Yazar kadın peygamberler olsaydı dünyanın daha renkli bir yer olacağını söyledi. Miryam, Debora, Hulya, Noadya Eski ve Yeni Ahit’te ismi geçen kadın peygamberlerden yalnızca bir kaçı. Onlar da erkeklere teslim olmuşlar. Kısacası pek işe yaramamış. 
Güzel turistik yapıların arasında köprü, şehrin kalbinin attığı cadde, kötü kokusuyla ünlü sülfür hamamı , “şehrin kalbi ve ruhu” diye anılan yüksekteki Narikala Kalesi. Buraları geziyorlar. Çiftin arasında hep bir gerilim hep bir koptu kopacak bağlantı söz konusu. Kartis Deda isimli heykeli gördüklerinde başladıkları tartışma gerilime tuz biber oluyor ve Kadir İran’a hicret etmek istiyor. Meral de gelmek istiyor ama yazarın İran’ın kadınların üzerindeki baskılarını ustaca anlatması sayesinde ikna oluyor. Bir kadınla tartışmaya girip az hasarla kazanabilen az insan gördüm. Sonuç, Meral Batum’a, Kadir Bakü’ye. 
Kitabın bu bölümü pek ilgimi çekmedi. Çoğu Sovyet, Türk başkenti aşağı yukarı aynı gösterişe sahip. Gerçi bütün dünya başkentlerinde durum pek farklı değildir. Bir biz en iyisiyiz havası hâkim. İnsanlar Türkiye’ye hayran. Gazdan dolayı zenginler. Gelir dağılımı eşit değil. Dev bayraklar, başkan hayranlığı, yerli ve milli olma durumları. Tanıdık geldi değil mi? Kadir Keke’yle tanıştı. Bu yapay gösterişten uzak olan iki insandan birini kitapta bu sayede görebiliyoruz. Keke ülkenin içinde bulunduğu haklı savaşla, üç yüz elli kilo, 165 metre olan bayrağıyla, alev kuleleri, ışık gösterileri, marşlarıyla ilgilenmiyor. Önce bunu Kürt olduğu için yapıyor sandım. Okudukça sebebini anladım. Ben olsam ben de bütün bunları gözüme soktuklarında derin bir of çekerdim. Belki daha fazlasını yapardım.
Ateşgâh ziyareti sırasında konu Zerdüştlüğe geldiği için bir nebze rahatladım. Teoloji severim. İstasyona vardı, görevliye Tebriz bileti almak istediğini söyledi. Görevli Tahranlı Cafer Türkçe biliyor, Kadir’in Türkiye’den olduğunu öğrenince öncekiler gibi ilgi gösterdi. Türkleri çok sevdiğini, biraz sohbet edince Kürtleri de sevdiğini, aslında onların da iyi insanlar olduğunu, askerde samimi Kürt bir arkadaşının olduğunu söyledi. Aslında sen de iyi insansın Cafer. Şu aslında kelimesini kullanmasan iyi insansın. Kürtlerin kaderi bu. Benim de Kürt arkadaşlarım var. Cafer Kadir’e ayrılırken “Dorog” dedi. Zerdüştiler kendi aralarında böyle selamlaşırmış. Kürtçede Mordur denirmiş. Anlamı yılandan uzak dur demek. Cafer dorog.
Başta kitabın bu bölümünde yine İran’da olduğumuzdan dolayı içimi ufak bir burukluk kapladı. Yanlış anlaşılmasın, içimi sıkan yazarın seyahat ettiği ülke değil, insanlarının maruz kaldığı zorbalık, yasaklar, baskı, Kuzey Kore Demokratik Halk Cumhuriyet’inden hallice yönetim biçimi. Bunlar canımı sıkıyor. Binlerce yıllık Pers medeniyetinin barbar, yobaz mollalar tarafından mezara atılmasının üzerinden hatırı sayılır yıllar geçmiş, mollalar onları gömmeye çalışsa da Ölümsüzler üzerlerine atılan toprağa basarak çukurun ağzına doğru tırmanıyor. Demek ki eski dönemden kalan tarihi meydanların, anıtların, sarayların ismini değiştirmekle bu işler olmuyor. Ortadoğu ülkelerinin kulağına küpe olsun.
Konuk olduğu evlerde bolca servis edilen alkolün böylesine kolaylıkla polise yakalanmadan içeriye sokulmasına öncelikle bir nebze şaşırdı. İnsanların rüşvetle çoğu yasağı delebildiğini kitabı okudukça anlıyoruz. Yetkililere yeteri kadar para verirsen mutsuzluğun kilidini açabiliyorsun. Bu durum beni CHP’li bir teyze gibi düşünmeye itiyor. Nerede kaldı sizin Müslümanlığınız?
İran halkı konukseverlik bakımından bize benziyor. Persler ve Türkler konu yolda kalmış bir turist olduğunda kahraman kesiliyor. Türkçe bu ülkede kapıları ardına kadar açabiliyor, bu da yolculuk esnasında kolaylık sağlıyor. İslam devrimi öncesi ve sonrası sanatsal anlamda kulvarlar ayrı. Buna rağmen mimari, resim, heykel yazdığı gibi üst düzeyde ve anladığım kadarıyla kadınlar da öyle. Kadir İran kadınlarının rejime nasıl direndiklerine dair bir erkeğin aklına gelmeyecek örnekler göstermiş. Abartılı makyajları, kot pantolon giymek için protestolar, saçlarını gelişigüzel örtmeleri, önceleri fırsat verilmese de toplumun içinde karşı cinsle başarılı kaynaşma çabaları. Bu örnekleri yolda tanıştığı kadınlarla birebir deneyimliyor. Kitabı okuduğunuzda kadınlar hakkındaki gözlemlerini başarılı bir yazar olmasına bağlayabilirsiniz ama ben buna şeytan tüyü diyorum, çünkü kendisi iyi tanıyorum. 
Bir işletme sahibi çekip gitmek istediğini söylediğinde, umutsuz, mutsuz halka bir gün bu durumdan kurtulacaklarına olan inancının güçlü olduğunu, pek de tadına ısınamayacağımı anladığım yemekleri olan kafelerde, restaurantlar da söylüyor. Çünkü gençler yetişiyor, diyor, onlar yönetimi devralacak. Ülkece başkaldırı da onlar kadar iyi değiliz, onların yapacakları bir gün bize de ilham verebilir. Direnmeye devam et güzel İran, o kıllı barbarları bir gün yolacaksın.
Tahran bölümünün sonuna yaklaştığımda ikimizde metroya bindik. Bir süre ayakta okumaya devam ediyorum. Kitabın içi de dışı da sıcak. Metro kalabalık, metro yanıyor. Seyahat etmekten asla hoşlanmadım. Muhammet peygamber Evliya Çelebi’nin rüyasına girdiğinde dileğini sorar, Evliya Çelebi’nin dili sürçer, şefaat isteyeceğine seyahat ister, Çelebi ömrü boyunca dolanır durur. Eğer bana sorsaydı asla dilim sürçmezdi. Üçlü kanepe ya Resulullah, derdim. Beni bu havalar mahvetti.
Sırtımda ağır çanta, elimde açık kitap, boynum bükük, ayaktayım. Renkli insan cümbüşünün içinde bir mavi oturak gözüme ilişti, üstelik yanı da boş. Oturmak için acele etmeliyim.
İsfahan. Yeni bir şehir, yeni insanlar, yeni sokaklar. Kendime acırken yazarı unuttum. Onun metrodan sonraki yolculuğu klimasız bir otobüste ayak kokusu içinde geçiyor. Ben daha şanslı sayılırım. Birden yanıma bir kız oturdu. Toparlandım. Bacak bacak üstüne attım. Sol bacağımı ondan tarafa verdim. Vücut diliyle ondan rahatsız olmadığımı gösteriyorum. Bir de kulaklıklarından bir müzik sesi gelmese de ben rahat okuyabilsem. İnsanları bu konuda uyarmada becerikli değilim. Önlem olarak kulaklıklarımı kulağıma daha sert bastırdım. Okuduğum bir söyleşisinde hoca her ortamda okuyabildiğini özellikle metroda hiç rahatsız olmadığını söylemişti, bunu nasıl yaptığını kendisine bir ara sormalıyım.
Konsantre olmak için başımı daha da öne eğdim, kitabın sayfalarını olabildiğince açtım. Sayfayı çevirmeye niyetlendim. Kırmızı ojeli bir parmak sayfaya dokundu. Başımı sağa çevirdim, yüzüne baktım. Geniş, siyah güneş gözlüklerinin altında kırmızı gülümseme kıkırdamaya dönüştü. Beraber müzik dinlediğimizin farkında değildi, beraber okuduğumuzun farkında değildim, bir süre bekledim. Sonra diğer sayfaya geçtim. Sayfa çevirme sırası geldiğinde yan gözle kendisine baktım, yüzünü seçemedim. Büyük Pers medeniyeti bir süre bekleyebilir. Karşı camdan yansımasına baktım. Gözlüklerinden nereye baktığı belli olmuyor. Camda gülümsemesi yeniden büyüdü. O benim nereye baktığımı görebiliyor, sanırım sayfayı çevirmemi bekliyor. Bu sırada önümde beyaz bir gömleğe sarılı büyük bir göbek belirdi. Umarım göbeğin sahibi yer istemeye kalkışmaz çünkü hiç niyetim yok. Niyeti o değilmiş. Kırmızı, traşlı yüzü haykırdı.
“İşte bu kadar insanın içinde kitap okuyan birisi! Sizi tebrik ederim. Televizyonlar, telefonlar, gazeteler insanların başına kendi şapkalarını geçiriyor, düşünmelerini engelliyor. Siz okuyorsunuz kendi şapkanızı takmışsınız. Demek ki kendi düşünceniz var. Yeniden tebrik ederim.”
Şaşkın dudaklarımdan belli belirsiz bir teşekkür ederim döküldü. Sağımdaki kırmızı dudaklardan güzel bir kahkaha yükseldi. Okumak için başımı eğdim. Gözüm kızın kırmızı ojeli ayaklarına, siyah topuklu ayakkabılarına takıldı. Kitabın başındaki gibi benzer kırmızı ojeli ayaklar. Kadir bununla ustaca başa çıkabilmişti, bana da öğretir mi, bir ara kendisine sormalıyım.
Salonun kapısını açtım. Üçlü kanepe konusunda ısrarcı olmamalıyım. Masa başına oturdum. İsfahan’dan devam.
Yazar zor geçen otobüs yolculuğunun ardından Eski adıyla Nakş-ı cihan yeni adıyla İmam Meydanı. Şah halka buradan seslenirmiş. Şimdiler de daha sivil bir meydan. Dünyanın ikinci en büyüğü. Meydanın etrafı, sokakları, çarşı büyüleyici. Teknolojik imkansızlıklara, daha sık yapılan savaşlara rağmen insanlar bunu nasıl başarabilmiş, kestirmek zor. 
Sultan Melikşâh’ın ve muhteşem veziri Nizam’ül Mülk’ün türbelerinin de burada olduğunu hatırladı. Ölülerin değil dirilerin onu ilgilendirdiğini yazdı. Yerden göğe kadar haklı. Tarih fanatizme dönüşmemeli. Bence İsfahan İstanbul gibi. Başkent ama aslında değil. Siyose Pol köprüsünün üzerine yapıldığı ölü Zayende Nehri deniz bisikletlerine ev sahipliği yapıyor. Metropollerin kaderi bu. Onları olgunluğa ulaştırdığımızı artık büyütmeye son vermemiz gerektiğini arkamızda doğaya ait cesetler bırakmadan anlayamıyoruz.
İçinden geçtiği parkta kaykay yapan kızları gördü. Bana Persepolis animasyonundan ve çizgi romanından kareler hatırlattı.
Yürümeye devam. Khacu Köprüsü Timur zamanında inşa edilmiş. Esnaf Timur’a dair korkunç cezalandırma yöntemleri anlattı. Emir Timur’a hem hayranlık hem korku besliyorum. Biraz da o kafatası kulelerine ne gerek vardı diye düşünüyorum. Nakş-ı Cihan’a geri döndü. Yemek yedi. Kaldığı hostelde Vank Katedrali’ne otobüsle gidebileceğini söyleyen görevliye hak verdi.
Vank Ermenice kadınlar manastırı demekmiş. Ermeni mahallesi Colfa’da. Ermeniler 1604 yılında Osmanlı İran savaşında şah tarafından İsfahana sürülmüş. Özerklik verilmiş. Burada rahatlar. Katedral Yeni Ahit’ten hikayeler anlatan resimlerle dolu. Bahçenin içindeki bir binada soykırım müzesi. Talat Paşa’nin tehcir hakkında gönderdiği telgrafın kopyası sergileniyor. Anlattığı detayların çoğunu okuduklarımdan dinlediklerimden bildiğim için kitabın bu bölümde yabancılık çekmedim. Anadolu’da gibiyim. Yine de acı dolu sahneler gözümün önde feryat ediyor. Ülkemin böyle hatırlanmasını istemem. E peki bize yakıştıramadığım bu hale nasıl geldik? O Ermeni’yi dövdürmeyecektik.
Colfa’dan sonra gittiği Ateşgâh için anlattıkları çoğunun nedenini bilmediğim biçimde ilgimi çekti. Ateşle olan kısımları bu gün ayırt etmekte zorlanacağımız şekilde kültürümüze işlemiş.
İsfahan’nın bu kadar yeşil olması ikimize de ülkenin geleceğiyle ilgili umut verdi. Kadir Işık’ın burada öğrendiği Taarof denilen nezaket kuralı, ona dair bazı düşüncelerin kafamda netleşmesini sağladı. İki kez ısrar et, karşındaki bir kez reddeder, olay tatlıya bağlanır. İsfahan iyi yazılmış bir gezi kitabının beğendiğim bir bölümü. Alın okuyun, daha fazla anlatmam için lütfen ısrar etmeyin.
Yazar İran İslam Cumhuriyet’inin incisine doğru yola çıktı. İnsan Persepolis’e ulaşmak için taksicilerin kaprislerine göğüs germek zorunda kalmamalı. Aslına bakarsanız iş yalnızca adil bir yolculuk ücretinden ibaret olmalı. Taksiciyi memnun etmeye asla dönüşmemeli. Belki Büyük İskender Persepolis’e giderken bu kadar zorlanmıştır.
Bu şehir hiç inşa edilmeseymiş dünya üzerinde pek çok şey eksik kalırmış. Bu gün yıkıntı halinde olması bu gerçeği değiştirmez. UNESCO antik şehri dünya mirası listesine almak için fazla geç kalmış. Belki UNESCO’yu Büyük İskender’in bizzat kendisi kurmalıydı. Fetihten sonra şehri yağmaladığı rivayet edilen İskender’in yerinde olsaydım, söylentilere yer bırakmaz, bizzat kendim yağmaya önderlik ederdim. Evet cenneti fethettim ve şimdi onu yok ediyorum. Daha iyisini inşa etmeniz sizin elinizde. Tembelliğe yer yok, çalışmaya devam, derdim. Sonuçta gelmiş geçmiş en büyük general benim, bu da beni büyük sıfatıyla hatırlayacaklarsa, bana istediğimi yapma keyfiyeti verirdi. Ateş ve yıkımla insanları motive etmek. Bu kadar bencil olmaya hakkım olmalı diye düşünürdüm. Zamanı geldiğinde Büyük İskender de Persepolis de silinmeyecek isimler oldu. Şehri İskender yaktırmış olsa da olmasa da Şehir ve General halen yaşıyor. Birinin ismi diğerinin yıkıntılar içindeki işçiliği birbirine geçmiş durumda. Kral I. Darius bunu bilseydi, Büyük İskender’i kıskanırdı. Bence İskender Perslerin böyle muhteşem bir kente sahip olduğu için kıskançlığa kapılıp şehri yaktırmadı, eğer yaktırdıysa sebebi, fetihlerinin arasında ona boyun eğmeyen birileri olursa adının küçülebileceği korkusuydu. Dolayısıyla iyi ki antik yıkıntılar var. Arkeoloji olmasaydı, tarih az güvenilir gerçekliğinden ne kadarını koruyabilirdi?
Kitabın buralarında, sütunlardan, rölyeflerden, kaya mezarlardan, kentin geçmişte kalan görkeminden sonra Kadir’in babama anlattığı bölüme geldim. Batının baba figürünü öldürebildiği bu yüzden özgür olabildiği kısma. Kendisinden dinlerken ne kadar yerinde bir tespit demiştim. Kendi kitabından alıntı yapıyormuş, okurken anladım. Özetle Persepolis bölümünde çok okuyan mı bilir, çok gezen mi sorusunun cevabını aldım. Okuyarak gezen bilir.
Şiraz’a geldiğimizde İran’dan sıkılmaya başladım. İlgimi çekecek az şey bulabildim. Şarap ve şiir sayılmaz. Bunlar İran dendiğinde aklıma ilk gelenler. Beni çekecek olanın bir esnaf muhabbeti olacağını düşünmeye başladığımda Kadir bir halıcının dükkânında çay içmeye başladı. Halıcı, Persepolis’te kültürümüzü kaybettik, dedi. Sonrası şarap ve şiir sohbeti. Benim için fazla melankolik ve melankoli beni ağlatmıyorsa uykumu getirir. Yatak beni çağırıyor.
26.07.2024. Kızım melek oldu. Karla’yı kaybettikten sonra geçen hatırlayamadığım kadar ağladığım, bir o kadar da içtiğim üç günün sonunda sayfaların başına dönebildim. Gözlerim şiş, altları kahverengi, ödem değil yas bu. Cumartesi öğleden sonra, aslında bir sağlam ağlasam rahatlarım, dediğimde, dün gece yarısından sabaha kadar ağladın cevabını aldım. Hatırlamıyorum. Kızımı kaybettiğimi henüz Kadir’e söylemedim. Arkadaşlarımdan en son seni gördü demek isterim. Üzerinden biraz daha zaman geçmesi gerekli. Onu da üzmek istemiyorum. Yazıyı bitirince ona göndereceğim, anlayacaktır. Kaldığım yerden kitaba, hayatıma devam.
Kirmanşah’a giden otobüste bir evlilik muhabbetidir gidiyor ki kısmen katılıyorum. Evlilik, Bülent Onaran’ın da söylediği gibi tahammül edebilirsen güzel şeydir. İnsanın uzun otobüs yolculuklarında yeni insanlar tanıması genellikle yorucu sürece ilaç olabilir, bir o kadar da buralar eskiden dutluktu diyen, konuşma başlatmaya çalışan birinin yanında oturmak sıkıcı ve tehlikeli.
Okuduğumuz bunca ışıltıdan sonra Kirmanşah’ın siyahlığı beni itti. Şehname’nin şairi Firdevsi’nin bir zamanlar burada yaşadığına inanmakta zorlanıyorum. Kürtler çoğunlukta, Türkçe konuşmak az da olsa işe yarıyor. Yine konukseverlik hep olduğu gibi had safhada yine politikadan korkuluyor. Sınıra varıldığında korku onlarla beraber. Irak sınırında da değişen bir şey yok. Adaletsizliğin sayfalara yayıldığı, anlatmakla bitirilemediği üzgün, tutsak, üzücü sayfalar.
Türkiye için özgürlükler ülkesi denmesi henüz yere devrilmediğimiz gibi bir düşünce oluşturdu, acı acı tebessüm ettirdi. Öte yandan o insanlar için de üzüldüm. Zorda oldukları için değil. Buradaki özgürlük denen kırıntıya muhtaç oldukları için. Kitap ister istemez kendi ülkemle kıyas yapma konusunda zorluyor. Anadolu medeniyeti nasıl daraltmaya, baskılamaya, tek tipleştirilmeye çalışıldıysa Pers medeniyeti de salt İran’dan ibaret değil. İki ülke topraklarında da, burada yalnızca filanca kültür hâkimdi ideolojisini dayatsalar da kimseyi kandıramıyorlar. Peki devletler bunu neden yapıyor? Sebebi gerçeklerden korkmanın kalın zırhı, paranoya sayesinde.
Süleymaniye. Git gide Türkiye’ye yaklaşıyoruz. Bizimkilere benzeyen bir kafe. Bizimkilere benzeyen müzisyenlerle sohbet. Bizimkine benzeyen kaygılar, mutsuzluklar. Olumsuzluğun sizi bizi olmadığına inanmak istiyorum, saçmalıyorum. İtilmişliği yaşayan bilir. Halk, yarım bir devlet. Ben doğmadan önce başlamış, ben bebekken bebeklerin öldürüldüğü bir katliam müzesine girmeye cesaret edebilir miydim? Gördüklerime katlamak zorunda kalacağım son durum olduğunun sözü verilseydi görmek için kendimi zorlayabilirdim. Elma kokusunu hiç böyle düşünmemiştim. Anne elma kokusu geliyor ya da çocukları küçük kurşunlarla öldürürler değil mi anne? İkisi de asla gerçekleşmeyecek bir kurtuluş umudu taşıyor. Masumların arasında sınır çizgileri, dil ya da başka bir ayrım yok. Yeşil rengi insanları korkutmak, öldürmek için kullanılmamalıydı. Doğanın rengi cinayet işlerken doğada gizlenmek için uzun süredir kullanılıyor. Bu şehir geçmişin huzursuz hayaletlerinden asla kurtulamayacak. Pek farklı olacağını sanmıyorum ama Erbil’e gitmenin zamanı geldi. Önce bir sigara molası.
Kaldırımda elektrik direğinin altında bir çift karamel rengi topuklu kadın ayakkabısı hemen yanında bir kırmızı ruj gözüme ilişti. Bu aralar kırmızı gözüme fazla çarpıyor, nedense? Bu sahnenin aynısını yıllar önce çizdiğimi hatırladım. Kâğıt üzerine karakalem, boyut elliye yetmiş. Gerçekte karşıma çıkması beni motive etti. Sigaramı aldım. Geri dönüş yolunda gözüm yeniden aynı kompozisyona kaydı. Bu kez kırmızı ruj yok. Az önce anlattığım yeşilin yanından kaçmış olmalı kontrast. Ne de olsa insanlıkta zıtlığa pek yer yok. Yeşil gelince kırmızı toprağa karışıyor.
Erbil. Atnik ismi Arbela, dört tanrı anlamında. Eski İpek Yolu üzerinde. Otogardaki yazıhaneye içindekilerin kaybolmasından endişe duymadığı çantasını bıraktı. Çantada Binbir Gece Masalları da var. Ben kitabımı bu kadar rahat emanet edemezdim. Parki Şar meydanı. Erbil Kalesi, Kayseriye çarşısı. Petrolden gelen para inşaata yatırılmış. Zaten başka şeye harcanamazdı, bizim kaderimiz bu. Kapalı Çarşı’da Türk geleneksel ürünleri satılıyor, burada da Kürt geleneksel ürünleri satılıyormuş, şaşırmadım. Yazar dönercide dürüm yedi. Dönerci kelimesini okuyunca biraz rahatladım. İran’dan çıktığımızdan beri huzursuzca okuyorum. Misafirlikte sıkılıp mızmızlanan eve dönmek isteyen çocuk huysuzluğu kafamın içinde. Sağ salim sınırı geçsen de rahatlasam be adam. Garson İskân Caddesi’ne gitmesini tavsiye etti.
Her şehrin bir İstiklâl Caddesi olduğuna iman ederim. İskân Caddesi’ni pek sevmedim. Çünkü Türkiye’de ne varsa burada da var. İşte sormadan gidersen böyle olur Kadir. Sonrası Hıristiyan mahallesi Ankawa. Ortam birden değişiyor. Daha çağdaş bir yaşamın örneklerini okudum. Kendisi halinden memnun biçimde anlatsa da önceki gibi bu şehre de ısınamadım. Anladığım kadarıyla eve dönüş için buradan geçmek zorunda. Şehrin dört tanrı adlı Arbela isminden günümüze kalan pek az hoşgörü kırıntısı mevcut. Bunu açıkça göremesem de satır aralarında rastlayabiliyorum. Dönüş yolunda otobüs şoförünün Kürtler için söyledikleri, aldığı karşılık bunu doğruluyor. Bu nasıl düzeltilebilir bilmiyorum ama insan ait hissetmediği yerde çalışmak, yaşamak zorunda kalmamalı. 
Evdeyiz. Çok şükür. Mordur Süleymaniye. Mordur Erbil. Mardin’e giden son otobüste yer ayırttı. Midyat’ta yemek yedi. Süryani Şarabı satan dükkâna girdi. Şarap tattı. Şarabın tatlı olmaması gerektiğini düşünüyor. Tam tersini düşünüyorum. Şarap içince şekerden ağzım kulaklarıma varmalı. Bu sıcakta soğuk üç beş kadeh Sangria iyi giderdi. 
Yarı müze, yarı kafe. Altı mağara. Mesai bitince in serine, çek şarabını. İşte hayat bu. İşletme sahibi Murat Zerdüştlerin Avesta’sının ilk cümlesini söyledi. İyi düşün, iyi söyle, işini iyi yap. Aferin Murat bana böyle şeylerle gel. Zerdüştlük’e kanım ısındı. Kadir Mor Gabriel Manastır’ına ısrarla gitmek istedi. Kibar yolla aksi doğrultusunda uyarıldı. Dinlemedi. Sivil polisler her yerde aynı. Kadir’in gereksiz yere aranması, polislerin onların anlayış göstereceği poşuyu bulamamaları, bu emir kullarının kulluğu yüzünden. Turistim cümlesi onların gözünde bir anlam ifade etmedi. Yaşadıkları ya da görev yaptıkları toprakların sevilmeye değer olmadığına inandırılmışlar, aksi takdirde başka kimse böyle davranmaz. Sen de bir gün öleceksin, nefesin sayılı ve az kaldı, Mr. Officer bana topraktan değil seni üç kuruşa mahkûm edenlerden bahset. Kökleri derinde olanlar en derinde saklı olan suyun onları beslediğini unutmasınlar. Mezopotamya’da ne zaman birbirimize güvenebileceğiz? Yarısı bitmiş ömrümde bunu görebileceğimi sanmıyorum. Vatan’a döndük diye sevinmiştim kursağımda kaldı. 
Otogara geri döndü. Otobüsün camında Gaziantep yazıyor. Yol nereye götürürse, diyen adama, görevli, Hani Mardin’e gidecektiniz, diye sordu.
Sıcakta çekilen bunca zahmete bu kabalık reva mı? Eğer olacaksa ikinci gezi kitabında belki bu yapış yapış sıcaktan kurtulup daha serin, deniz gören bir yere gitmelisin.
Yazarın iyi bir yüzücü olduğunu biliyorum fakat bu yolculukların hepsi karadan yapıldı. Deniz yolculuğunu Kadir’in gözünden okumak isterim. Bu adam o mavi engin sulara bakarken ne düşünür merak ediyorum. Sakin bir yolcu mu yoksa maceracı bir deniz korsanı gibi mi gözlem yapar? Bence ikincisi.

Soon may the Kadirman come
To bring us sugar and tea and rum
One day, when the tonguing is done
We’ll take our leave and go.

Bir gün denizden gelmen dileğiyle. Çünkü neden olmasın? 
Kitabı elime aldım. Arka kapağı yeniden okudum. Önünü çevirdim. İnceledim. Dudaklarım kulaklarıma doğru gerildi. Gözlerim kısıldı. İç çektim. Kitabı çantama koymak için fermuarı açtım. Bulldog suratlı ayyaş ihtiyarla göz göze geldik. Sözümü tutmamın zamanı geldi. Dişleri sıktım.
“Bukowski! Koca ayyaş seninle işim yeni başlıyor!”

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

J.L. Borges'in en sevdiği öykülerOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

A. Dilek Şimşek

16 Şubat 2025

Hayattan Notlar

HaikularSardunyalarınÜstü çiğ kaplı                         Yavru kuşlar uçuyor Bir çocuk içindekiTomurcuklarlaKaplanmış mezar Pire ne yiyorsun yeZıplayıp durmaUykum kaçıyor Pardon, birine benzettimDireksiyonu kavramıyor, kollarını ona teslim etmiş. Başı, omuzları, gövdesi arzın merke..

Devamı..

Sağlıklı Yaşam Endüstrisinin Tatsız Ta..

Andrzej Tokarski

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024