Çünkü insan böyledir, kimimiz sakin, kimimiz hırçındır; kendimize ait alanlarımız, başkalarına reddedilesi görünen özelliklerimiz vardır.
Luisa, bir ergen, on dördünde. Her ergen gibi kendisini yalnız, dünyayı varlığına kör sayıyor ve ‘her ergen’ ezberinin aksine, bu sanışlarda büyük oranda haklı. Hayalperestliğine ilgiye, duygularına saygıya, biraz da sarılıp sarmalanmaya ihtiyacı var. Luisa’nın hayatı kolay değil, evet, ve yine evet, Luisa’nın kavrama, reddetme ve ötesini düşleme gücü azımsanacak gibi değil. Evimden Uzakta, görülmeye, o güne dek kavrandığı biçimlerden uzakta, gerçekten görülmeye ihtiyacı olan Luisa’nın ne çocukluğa ne yetişkinliğe yaklaşan taleplerinin, arada salınmamak için kurduğu düşlerin, aniden beliren isyanlarının, hayal kırıklığıyla büyümek arasında köprü kuran deneyimlerinin, hepimizin sancıyla geçtiği ilk gençlik çağındaki arayışlarının öyküsü.
Ren Nehri yakınlarında bir kentte ailesiyle yaşıyor. Hayat ne zaman kolaydır bilinmez ama, belli ki Luisa için sırdaşı olan babaannesini yitirmeden, babası herkes için daha ferah yaşamlardan düşlemekten dev binaların yaratıcısı olmaya giden yolda silikleşmeden, annesi sorumlulukları ve korkuları nedeniyle hayalindeki rollerden uzaklaşıp hırçınlaşmadan, kardeşi yaş aldıkça zorbalaşmadan ve kendisi henüz bedenindeki değişikliklere anlam veremezken yetişkinlerin dönüşümlerine şahitlik etmek zorunda kalmadan önce tren rayında gibiymiş. Okulla arası biraz limoni görünüyor. Sınıfa girdiği an başına gelenler, okurunun kimi zaman onun için üzülmesine kimi zaman onunla beraber kıkır kıkır gülmesine, ama illa ki onu anlamasına, içinde dolanan heyecanlı şimşekleri pek iyi tanımasına yol açıyor. Geç kalışları için uydurduğu bahaneler peş peşe sıralansa fantastik bir roman olacak sanki, matematik problemlerini görünce “hata veren bir bilgisayar gibi” kalakalan zihni konu illüstrasyonlar olduğunda yüz kaplan gücüne erişiyor; Luisa adlı adlınca yaratıcı, hayalperest bir genç. Kardeşlik, ebeveynlik, arkadaşlık gibi kavramları da yaratıcılığını yanından ayırmadan düşünüyor, yalnızlık, dışlanmışlık gibi kalp kırıcı deneyimleri mizahı terk etmeden kavrıyor. Metnin dilindeki bu denge, okura ilk sayfalardan itibaren büyüme sancılarının kolaylıkla dramatik hatta evrilebilecek bir gelişme ve karakterlerin sivri uçlarının ehlileştirilerek çatışmasızlığa kavuşturulduğu bir sondan uzakta ilerleyeceğini müjdeliyor.
Luisa, büyüyor ve görülmeyen, kendisini ifade etmede sorun yaşayan, dışlandığını hisseden binlerce yaşıtı gibi, büyürken biraz sancı çekiyor. Okuru da onu tanıdıkça görüyor ki sancı, korkulası rakamları giyinip kuşanmış halde dans eden tiyatro oyunu karakterleri olarak düşünüp kıkırdarken de çekiliyor. “Tahtalarını eksik!” ya da “süzme salak!” gibi adlandırmaları dilinden düşürmeyen, kendisine benzemeyeni bulaşıcı hastalık muamelesiyle dışlayan yaşıtlarının örseleyeciliğini hazırcevaplıktaki beceriyle yumuşatmaya çalışırken de devam ediyor insan büyümeye. Ebeveyninin, öğretmenlerinin, okul yönetiminin; yabancısı göründüğü yetişkin dünyasının kendisine yönelen yargılayıcı bakışlarına onların bam telini çözerek yanıt vermek de kasların uzaması gibi, bir yandan ağrılı bir yandan keyif verici… Luisa’nın işitme cihazının pili biten yaşlıların, acilen yürüyüşe çıkarılması gereken köpeklerin, okul yolunu unutan minik çocuklarının dolaştığı hikâyelerinin, yetişkinlerin kafa karışıklığından nasiplenmiş hassasiyetine güçlü temasları işte tam da bundan. Evimden Uzakta, kahramanını ilgiden bunalmışlığı ya da ondan bütünüyle mahrum bırakılmışlığıyla değil, kendine ait alanlara ihtiyaç duyuşu ve o alanları inşa edişiyle, duygunun sabitlenebilir olmayışı, bir uçtan diğerine gezebilir oluşuyla büyütüyor. Tüm bunlar başlamak istediği bir kursu, doğum gününde istediği bir hediyesi, âşık olduğu bir ünlüsü, bolca hayal kırıklığı ve anlaşılma çabasıyla Luisa’yı bir ergen tipi olma riskinden uzaklaştırıp bir karaktere dönüştürüyor.
Evimden Uzakta, dilimizde ergenlik dönemini konu edinen metinlerde nadiren rastladığımız bir şeyi başarıyla yapıyor: aileyi, çatışmalı bir kurum olarak, kendi gerçekliğinde sunmak; ev içi rolleri, ebeveynlik, kardeşlik, çocukluk gibi hacimli kavramları, ilk gençlik çağına özgü yaratıcı mizah ve hayalperestlikle sorgulamaya açmak. Sonsuz sevginin eşit dağıldığı aile anlatılarına, yetişkin dünyasının ideal insan kalıplarının gölgesinde ilerleyerek sonlanan çatışmalara, genç kahramanı olgunluğa eriştirecek yolculuklara ihtiyaç duymuyor Ute Wegmann. Çünkü insan böyledir, kimimiz sakin, kimimiz hırçındır; kendimize ait alanlarımız, başkalarına reddedilesi görünen özelliklerimiz vardır. Bu yaklaşımıyla Evimden Uzakta, karakter yaratımında, kişiler arası diyaloglarda gerçekliğiyle soluk alan bir ilk gençlik metni. Evde, sınıfta ya da kendini arama yolculuklarında insan ilişkilerine sürekli dengede durması gereken bir tahterevalli olarak bakmıyor. Metnin insana özgü gerçekliği görüş biçimlerinden en çok Luisa’nın annesi Katja ile kurduğu ilişki üzerine düşündüm. Kuşkusuz babası Luisa’nın duygularını anlamak konusunda daha fazla çabalar görünüyor ancak metin, seçilmiş ebeveynle ilişkiye odaklanmaktan fazlasını yapıyor ve kız çocuklarına özgü bir ergenlik krizine, anneyle çatışma ve onu aşma ihtiyacına da bakıyor bana kalırsa. Katja sevgisini çocuklarına eşitsiz dağıtışı, eksilmeyen ilgi talebiyle bağ kurmayı zorlaştıran bir karakter, ama Evimden Uzakta’da anne-kız çatışması, karakterin bir bütün halinde varlığında değil, Louisa’nın onun işlerini, hayallerini küçümseyişinde açığa çıkıyor daha çok. Metin ergenlik çağının sancılı meselelerinden birini kendine has mizahıyla harmanlarken Luisa’yla yaşıt okurlarına da onunla özdeşleşme, birlikte düşünme imkânı sunuyor. Luisa’nın ideal anneliğe uygun gördüğü kadınların, adları değil soyadıyla anılışı ve biricik uğraşlarının çocuk bakımıyla sınırlandırılmış oluşu da genç okurun toplumsal cinsiyet rolleriyle ideal ebeveynlik arasında kurduğu/kuracağı bağa dair az ama güçlü mesajlar veriyor. Ve Luisa’nın adını haberlerde gördüklerinde kız arkadaşlarının verdiği tepkileri erkeklerin tahminlerinden ayıran, benzer bir bilişe işaret ediyor. Açık ki Wegmann büyümenin kız çocuklarındaki sancılarının farkını özenle süzmüş ve bu sancıların ardındaki toplumsal kodların yeniden üretilmemesinin ancak idealize edilmiş cinsiyet normlarının yıkılmasıyla mümkün olacağı fısıldamayı önemsemiş.
Romanın okurunun kahramanla özdeşleşmesini sağlayacak başarılı kurgusu ve mesajlarına fazlaca odaklanıp Luisa’nın içinden Eifel gezileri, yuvasını arayan yavru kuşları, çılgın piercing cesaretleri, girilmesi yasak bölgelerdeki bisikletli, gemili, helikopterli yolculuklar geçen maceralarına daha az değinmiş olabilirim. Cıvıldayan mizahı, fantastik öyküleriyle çok yaşasın Luisa’nın yaratıcılığı. Umarım, ergenliğin, varlığına saygının, görülmenin, büyümenin yollarını aramanın bir reçetesi olmadığını, sabit bir iyi oluşa kapı aralayan sihirli değneklere ihtiyaç duymadığını; kendi yolunu arayıp bulmanın bir gün bitiverecek bir sancı değil, sonraki yıllara devreden bir insanlık hâli olduğunu anlatan; soluklanan kahramanların olduğu ilk gençlik öyküleriyle çok daha sık karşılaşırız. Evet, büyümek zor bir mesele ve bazılarımız bu zorluğu katmerli yaşıyor olabilir. Evimden Uzakta, daha sancılı büyüyenin öyküsünü, ona biçimsiz dallarını budamayı öğütleyecek sonlardan uzakta, ergenliğin bunaltıcı havasını hayalle, cesaretle, bazen reddedişle, ama hep adımlayarak dağıtabilecek bir kurguyla, kendine has mizahıyla anlatıyor. İyi ki böyle yapıyor!
Ute Wegmann imzalı Evimden Uzakta’nın çevirmeni Belgin Amann. Kitap İlk Satır Çocuk tarafından yayımlanıyor.






