Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

5 Mayıs 2025

Hayat

Böyle Bir Politik Ortamda Akıl Sağlığımızı Nasıl Koruyacağız?

Jeff Minick

Paylaş

0

0


Amerikan halkını böylesine derin bir mutsuzluğa sürükleyen bir diğer önemli etmense medyanın kullandığı nefret söylemi, yaratılmasına öncülük ettiği olumsuz siyasi atmosfer ve yol açtığı ön yargılar. 

2002-2015 yılları arasında Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü Direktörü olarak görev yapan psikiyatrist ve nörobilimci Dr. Thomas Insel, “Birbiriyle kısmen de olsa örtüşen üç farklı krizle,” karşı karşıya olduğumuzu söylüyor. Bunlardan ilki, daha ziyade gençleri etkileyen ruh sağlığı krizi. İkincisi, evsizler ya da hapishanedeki hükümlüler gibi sağlık hizmetlerine erişimi sınırlı olan insanların muzdarip olduğu ciddi mental bozukluklar, üçüncüsüyse halkın genelinde karşımıza çıkan “madde kullanım bozukluğu ya da madde bağımlılığı.”

Fakat ben bunlara dördüncü bir kriz daha eklemek istiyorum: Çoğu Amerikalının, özellikle de sol görüşlü olanların yaşamını derinden etkileyen politik ortam.

Donald Trump’ın ilk kez başkanlık koltuğuna oturduğu 2017 yılından beri Amerikalılar arasındaki kutuplaşma had safhaya ulaştı ve hâlihazırda açılan uçurum, içi öfke ve acıyla dolu devasa bir kanyona dönüştü. Siyasi fikir ayrılığı sebebiyle parçalanan aileler, bozulan dostluklar, ansızın tetiklenen şiddet eylemleri, yatıştırılması uzun süren kargaşalar, akşamüstü iş çıkışı uğradığımız barlarda ya da kongre koridorlarında sağduyuyla mantığın yerini alana amansız bir kin. Politikacılar ve sivil toplum kuruluşlarının liderleriyse Amerikan toplumunun içinde bulunduğu bu atmosferden söz ederken sıklıkla şifa kelimesini kullanıyorlar – bu da bana ciddi bir hastalığın hızla politik bedenlerimizi tükettiğini düşündürüyor. 

En dikkate çarpan sorunlardan biri kadınların mutsuzluğu. Aile Çalışmaları Enstitüsü’nden Grant Bailey ve Brad Wilcox’un Şubat 2025’te yaptığı bir çalışmaya göre anket verileri aynı meslek grubundaki genç liberal kadınların, muhafazakâr kadınlara göre daha mutsuz olduğunu ortaya çıkardı. Bailey ve Wilcox’a göre evlilik ve dini inanç gibi değişkenlerin bu sonuç üzerindeki etkisi çok fazla değil. Mutsuzluk daha ziyade liberal kadınlardaki “her şeyin giderek daha kötü olacağı” düşüncesinden kaynaklanıyor. 

Eğer ilkokul yıllarınızdan beri size yaklaşmakta olan iklim krizinin kısa süre içinde bir felakete dönüşeceği öğretilseydi muhtemelen siz de yirmili yaşlarınızın ortasına geldiğinizde paniğe kapılır, yaşanan geniş çaplı bütün doğa olaylarını kıyametmiş gibi algılardınız. 

Amerikan halkını böylesine derin bir mutsuzluğa sürükleyen bir diğer önemli etmense medyanın kullandığı nefret söylemi, yaratılmasına öncülük ettiği olumsuz siyasi atmosfer ve yol açtığı ön yargılar. 

Bu yılki Beyaz Saray Muhabirleri yemeğine katılan gazeteci Emma-Jo Morris, eskiden medyayla bağlantılı ön yargıların siyasi bir aktivizm olduğunu düşündüğünü ancak katıldığı son yemekten sonra fikrinin değiştiğini belirtiyor: “Medya çalışanları öylesine bir kendine tapınma halinde ki, kendi egolarını gerçek yaşamdan ayırt edemez durumdalar.”

O akşam yapılan konuşmalardan sonra bazı kısımları aktaran Morris şöyle yazıyor:

Medyanın taraflı olmasının sebebi liberal bir yapıya sahip olması değil. Taraflı çünkü gerçeklik duygusundan yoksun. Bütün bu içerikleri hazırlayan insanlar kendilerine öylesine hayran, yaptıkları işten öylesine eminler ki, dışarıda nasıl bir gerçeğin  yaşandığından bihaberler. Egoları onlara sürekli “ne kadar önemli insanlar” olduklarını dayatıyor ve bu yüzden de neyin gerçek olduğuna karar verebileceklerini düşünüyorlar. 

Morris’in sözlerinden bir çıkarım yapacak olursak gerçeklikten bu denli kopuk olmanın zihinsel dengesizlik ve narsisizm işareti olduğunu söyleyebiliriz. 

Peki Amerika’da yaşayan ortalama bir insan böylesi bir politik ortamda akıl sağlığını korumayı nasıl başaracak?

En kolay yol muhtemelen ekran süresini kısıtlamak, yani televizyon ya da telefon ekranlarından bir süre ayrılıp haberlerden uzak durmak. Ama bu kaçış psikolojisi ne zamana kadar işe yarabilir? 

O yüzden muhtemelen en makul yöntem, ülkenin güttüğü ulusal siyaset ve kendi politik konumumuz hakkında gerçekçi bir görüşe sahip olmak. Çoğu Amerikalının belirttiği gibi ulusal hükümetin işleyişine olan katkımız oldukça sınırlı – ya bizim adımıza belirlenen bir adaya oy vermekle yetiniyoruz ya da en iyi ihtimalle seçilmiş yetkililerden biriyle irtibata geçip bir şeyler yaptığımız konusunda kendimizi kandırıyoruz. Oysa elimizde basit bir dua var. Lüteriyen teolog Reinhold Niebuhr’a atfedilen şu basit cümle, siyasi fırtına bulutları görüşümüzü kapadığında bir pusula vazifesi görebilir: 

“Tanrım bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret, değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmek için sabır ve ikisi arasındaki farkı ayırt edebilmem için akıl ver.”

Bu ne Tanrı’dan medet ummak ne de körü körüne kadercilik oynamak. Şunu kabul edelim, ulusal siyaseti baştan sona değiştirme ve her şeyi bir anda düzeltme şansımız yok. Öyleyse kamusal alandaki genel siyaseti bir takıntı haline getirmekten vazgeçmemiz gerek. Bunun yerine değiştirebileceğimiz şeylere bakmalı, fark yaratabileceğimiz yerlerde devreye girme fırsatını kaçırmadan cesaretle daha iyiye adım atmalıyız. Basit bir örnek, yerel idarelerin uygulamalarından ya da okul yönetiminin öğrencilere yönelik cinsiyet politikalarından memnun değilsek en azından bu tarz bize daha yakın mesafedeki konularda mücadeleci davranabilir, topluluk karşısında sesimizi duyurabiliriz.

Ve son olarak değer verdiğimiz her şeyi toplumsal dayanışma düzeyine deneyimleyebiliriz. Etrafınızda siyaseti putlaştıran, aksinin olabileceğine asla inanmayan, hatta belli bir ismi adeta tanrı makamına yükseltenler olabilir. Böyle durumlarda karşınızdaki öfkelenmek yerine bir an durup ailenizi, arkadaşlarınızı, işinizi, içtiğiniz bir fincan kahvenin ya da okuduğunuz kitabın verdiği keyfi düşünün. Nihayetinde yaşamlarımızdaki gerçek ne kadar acımasız olursa olsun hepimizin yaşadığı böyle basit anlar bir an olsun nefes almamızı sağlayabilir, siyasetin kendisini değil ama siyaseti bu hale getiren insanları hak ettikleri yere indirmemize imkân tanıyabilir. 

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Reha Erdem: “Canın acıya acıya gitmek...Çiğdem Öztürk
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Josef Kılçıksız

14 Mayıs 2025

Yürünecek Bir Yol Vardır Her Zaman

Şehrin ve varlığın dağılmış parçalarını bir araya getirerek bir belleğe kaydeden ve bu belleği bir direniş anlatısıyla diri tutan bir hikâye.Doğduğum şehre gittim; her köşe bir duyguyu çağırıyor, her pencere bir utancı. Antakya, 2300’lü yaşlarında oldukça güzel, old..

Devamı..

Sıfırdan Bire, Doğaldan Plastiğe!

Deniz Sessiz

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024