Ferhat’ın Asfalttaki Kanı
O araba sanki hepsini altına almış, çiğnemiş, un ufak etmişti! Gerçekteyse bir tek Ferhat’ın canını almış, diğerlerini el elde baş başta, acılarıyla bırakıvermişti. Birkaç polisle birkaç resmi giyimli adamdan dinledikleri duygusuz, kısa, buna karşın “hız tutkunu gençler”, “lüks spor araba” tamlamalarının tekrar edildiği kaza öyküsüyle yetinmek zorunda bırakılmış, ne arabayı ne sürücüsünü görebilmişlerdi. Halep’ten kaçmak zorunda kalıp iki yıldır insanlığın bu denli uzağına itilen, horlanan dünyaları büsbütün yıkılmıştı. Ağızlarına kekremsi bir tat, kararmış yüreklerine kor bir acı çöreklenmiş, üç kuruşa çalışan oğulları o kadar bile etmediklerini anlatarak canından olmuştu.
Ellerine tutuşturulan imzalı, mühürlü kâğıtla evlerinin kapısına değin güçlükle de olsa varabilmiş, ne var ki eşiği aşacak gücü yüreklerinde duyamamışlardı. Ne ellerini kaldırıp zile basabiliyor ne kapıya vurabiliyorlardı! Koskoca adamın ağlamaktan kan otumuş, şişmiş gözleri, merdiven başına oturup hıçkırıklarını duyurmamaya, gözyaşlarını göstermemeye uğraşan zavallı kadının tülbente gömülü yüzü, acının sözcüksüz anlatımı olsa da Mezgin bilmeliydi. Mezgin her şeyi bilmeliydi ve bunun için adını seslenmeleri bile yeterdi; gelgelelim kör bir acının batağında savrulurken yeni acılara hazırlıklı değildiler. Evet, kesinlikle öğrenmesi hakkıydı, ama acıyı çoğaltmaktan başka neye yarayacaktı, Ferhat’ın öldüğünü söylemek? Hem öyle kolay mıydı sözcüklere ölüm yüklemek? İlk göz ağrılarının soluğunu aceleci bir arabanın kestiğini, kanının yağlı, ateş kusan asfalta saçıldığını… nasıl söylesinlerdi? Bir evladının öldüğünü kabullenmek başka, o evladının öldüğünü diğer bir evladına söyleyip ona kabullendirmek bambaşkaydı. Gelgelelim zorunluydular söylemekte; üstelik günlerden pazar değildi, dolayısıyla babasını kapıda görmesiyle, yüzlerine bakmasıyla anlayacaktı ciddi bir terslik olduğunu.
Kuş sesli zil, acılarıyla pek eğlenerek ne çok çınladı, ne çok çınladı, ne çok çınladı...
Kızgın Demir Acısı
Gri bulutlar, insanları hayrete sürükleyecek biçimde toprağın üzerine gelişigüzel oturmuş kalmışlardı ve o gün gökyüzünü görebilme şansına sahip olanların görüp göreceği tek şey, irinden bir tavandı. Üstelik günlerden pazar değildi ve baba, iki yıldır şehrin yeni bağlantı noktalarındaki şantiyelerde çalıştığından askerlerin çarşı iznine çıkmaları gibi ancak pazardan pazara eve uğrayabiliyordu. Tam o sırada, Ferhat’ın yüreği bir otomobilin tekerleğiyle ezildiği anda, altına yattığı kamyonetin kim bilir hangi bozuk aksamını onarmaya çalışmaktayken yüreği birden cız etti; ne var ki iş beklemez, kimse aman dinlemezdi. Aynı anda mali müşavirin retro mobilyalarla döşeli evinin salon camlarını silen gündelikçi anne birdenbire içinin ürperdiğini, sanki üzerine soğuk sular sıçratılmışçasına üşüdüğünü hissetse de bunu tansiyonuna yordu. Kendi yuvalarındaysa sıradan bir günün telaşı içerisinde üç yaşındaki Şerif sabırsızlıkla sofranın kurulmasını bekliyor, onun sakin ve sağlıklı görünümünden hoşnut Mezgin, annesinin tembihlediği biçimde yemekleri ısıtıyordu. Kardeşine bakacak kimse kalmadığı için artık okula gidemeyen on iki yaşındaki Mezgin evin küçük annesi olmuştu.
Otomobilin sol arka tekerleği Ferhat’ın karnını parçalarken kapı vuruldu. Kuş sesli zilleri bozuk değildi, ama nedense bazıları kapıya vurmayı tercih ediyordu. Ocağın altını kapadı, temkini elden bırakmadan önce gözetleme deliğinden baktı. Eğilmiş biri vardı, yalnız sırtı görünen. Kim olduğunu sorsa da kırık dökük Türkçesine güvenemediğinden anlaşılıp anlaşılmadığına emin olamadı. Neyse ki “Su” dedi sırtı görünmekte olan adam. Rahatlayan Mezgin’in kola basmasıyla kapının yüzüne, ayaklarına çarpması, duvara savrulması, sıkışıp ezilmesi bir oldu. Kapıyı üzerinden çeken adamı kar maskesiyle görünce ödü koptu. Her şey o kadar hızlı ve korku yüklüydü ki onu yere yıkıp üzerine abanmıştı bile. Yüzüne bastırdığı kokulu şeyden değil kurtulması, kıpırdaması bile olanaksızdı; bu yüzden bağıramadı da. Tam kendinden geçmek üzereyken Şerif’in çığlığını ve çığlığın son bir çığlıkla hoyratça kesildiğini hayal meyal duydu. Ne kadar sonra şiddetli acılarla kendine geldiğinde bir eliyle belini kelepçe gibi kavramış, diğeriyle bluzundan sıyrılan göğüslerini sıkan maskeli adam, bacaklarının arasını, tam orasını, hırıldayan nefesiyle zorlamaktaydı. Etine saplanan kızgın demir acısı şiddetli baş dönmesiyle birleşirken birdenbire fark etti üzerindekinden yayılan kokuyu tanıdığını. Çıkaramıyor, içi bulandığından odaklanamıyordu. Yeniden kendinden geçmek üzereyken boynuna ve ensesine doğru uzanan ıslak dudaklarından kurtulmaya çalışırken hırıltısını duydu. Öfke ve şehvet dolu söylemişti: “Orospu.” İçi bulansa da, kasıklarındaki sancı dayanılmaz olsa da sesin gözlerine dikkatle baktı ve tanıdı bu ela bakışları. Şaşkınlığı, arkadaşlığı, sevgisi, geleceği yerle bir olmuşken soramadı, bu kötülüğü neden yaptığını.
Bir O Acıtmazdı Beni
Dilim sizinkinden farklı, söylediklerim değil. Tenimin, gözlerimin rengi kiminizle bir neredeyse. Oturmanız, konuşmanız, şakalaşmanız bile bizimkilerle eş. Yalnız bakışlarınız yok mu, o dosdoğru düşman bakışlarınız, işte onlar bambaşka. Kanım çekiliyor onların altında, korunacak yerler arıyorum boşuna. Sırtımda, ensemde duyuyorum soğukluğunu bıçak gibi. Bizde, masal gibi anımsadığım memleketimizde, kimse kişinin saklısını görmek, gözleriyle dokunmak istemezdi. Hele bir de fısır fısır konuşarak, gülüşerek bakmalarınız yok mu, inanın, dayanılır gibi değil! Bir tek onda sakınma gereksinimi duymadım; içimdeki saklıyı aramadığından, bakışlarının yumuşaklığından. Dilediğince baksın, hep baksın... Kuytularıma, sakladıklarıma, sırlarıma dokunmayan dupduru gözleri hiç acıtmazdı Kenan’ın ve ben ona bakmaya doyamazdım.
Gurbet Okulunda Öğrencilik
Annesinin sevmelerine, güzel kızım deyip sarılmalarına, boynundan öpe öpe kokusunu içine çekmelerine bayılırdı. Ferahlık taşardı annesinin teninden. Bembeyaz tülbentin arasından gülümsedikçe pembeleşen yanaklarını gördükçe tazelendiğini düşünür, içi dillendiremediği duygularla coşardı. Büyüyen, serpilen bedenine gururla bakan, kendine benzemesinden övünen annesini mutlu etmekten tarifsiz hazlar alırdı.
Gün doğarken elleri gür siyah saçlarında okşarcasına gezinir, konuşturmaya, uyandırmaya çalışırdı da bu sabah mahmurluklarında neler anlatmazdı ki Mezgin? Öğretmenlerin hangisinin öfkeli, hangisinin sakin olduğunu, hangi öğretmenlerin dersini iyi anlattığını, hangi öğrencinin boyunun bir türlü uzamadığını ve sanki onun hakkını da sınıfın en uzunu olan Ahmet’in kullandığını, hangi erkeklerin kendisini bunalttığını… Annesi gibi o da erkeklerin peşinde dolaşmasından rahatsızlık duyuyor; ne var ki bir türlü onları durduramıyordu.
Kızının ak pak, pürüzsüz gerdanına kayınca gözleri, saç örgülerini tutan sertleşmiş elleri yavaşlıyor. Zaman o kadar acımasız ki... Kızı gibi güzeldi yıllar önce, güzel ne kelime, kasabanın en güzel kızıydı. Oysa şimdi... Zamanın değerini bilmesi için öğüt vermek istiyor; yutkunup vazgeçiyor. Onun yerine gıdıklandığını bile bile defalarca boynundan öpüyor. “Yapma anne,” diyen uykulu sesi günün ritmine uyana değin dudaklarını boynundan çekmiyor.
“Allah zihin açıklığı versin prensesim,” diyor annesi uğurlarken.
Belalı Mahkûmiyet
Kâğıtta yazılı olanla girdiği okulun aynı olup olmadığından emin değil. Öğrencilerin koşturmacaları, garipseyen bakışları, gülüşmeleri altında kendini bir kötürüm, yabancılığını ise aşılamaz bir engel sayıyor. Yaşından, giyiminden, olgunluğundan öğretmen olduğunu düşündüğü bir adam yaklaşıyor yanına. Gözlüklerini takıp elindeki kâğıda bakarak uzun uzadıya bir şeyler anlattıkça –Türkçe olduğundan tek sözcüğünü anlamıyor– ezim ezim eziliyor. Adam gözlerinin içine bakarak tane tane ve yeniden anlatıyor. Bu insanların arasında nasıl davranacağını bilememenin sıkıntısı iyice omuzlarına çökmüş, çekingenliği doruğa çıkmışken gene tek sözcük anlamıyor. Sonunda adam kâğıdı göstererek giderken ona “gel” işareti yapıyor. Böyle başlıyor Mezgin’in gurbet okulundaki öğrencilik macerası.
Mezgin’in Kısa Tarihi
Günlerden pazar olmayan o gün, anne ve baba son bir güçle kendilerini toparladılar. Yüzlerindeki dağılmış görüntüyü, kızlarını düşünerek biraz olsun olağanlaştırmaya çalıştılar. Baba zile bastı. Açan olmayınca gene, gene bastı, kapıya vurdu, gene açan olmayınca kadın anahtarı uzattı. Anahtar kilitte döndü. İçeri girmeleriyle Şerif’i gördüler. Koridorda yüzükoyun yattığından önce uyuyor sandılar. Ancak kucakladıklarında baygın olduğunu anladılar ve yüzündeki derin parmak izlerini dördüler. Çocuğun bütün yüzünü kaplayan izler yufka yürekli Mezgin’e ait olamayacak denli büyük ve acımasızdı. Yeni bir felaketle karşı karşıya olduklarını yüreklerinde duydular ve endişeyle sağa sola bakınca yerlerdeki kan lekelerini fark ettiler. Anne korkunç bir çığlık kopararak yerinden fırladığında baba daha fazlasını kaldırabileceğinden kuşkuluydu. Birkaç saniye sonra annenin canhıraş çığlıklarına koşunca gözlerine inanamadı. Biricik kızları yerde, kanlar içinde çırılçıplak ve kıpırtısızdı.






