Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

16 Haziran 2017

Öykü

Müge İplikçi • Mercimek Çorbası

Oggito

Paylaş

17

0


Uzun bir zaman önceydi, neşeli bir çocukluk baharı vardı etrafta,” diye söze başladı. O sırada bulunduğumuz lokantanın bahçesindeki ahlat ağacının cılız dallarını kıpırdatan bir rüzgâr geçti kirpiklerimizin ucundan. Lokantanın park yerinde ihtişamla parlayan öteki cipler arasında daha da göze batan kuzgun cipimizin ışıltısıyla daha da bütünleşen bir rüzgârdı bu. Ya da bana öyle geldi. “Şu sadece güzellikleri seçtiğiniz zamanlardı,” diye devam etti, “iki haneli yaşlarıma yeni yeni başlamış olmalıyım.” Şükrü Usta, karımla benim üniversiteden ortak yakın dostumuz, her devrin yükselen adamı olmayı başarmış ve kendisiyle hep gurur duyduğumuz Süleyman’ın Boğaz’ı ayaklar altına almış lokantasındaki efsane yemeklerin sahibi meşhur ŞÜKRÜ USTA’ydı. Süleyman onun her yemeğinin bir öyküsü olduğunu söylerdi. Bir türlü fırsat bulup gelememiştik buraya. Nasip bugüneymiş. Hele mercimek çorbasını içmeden Şükrü Usta’yı hiç tanıyamayacağımızı söyledi Süleyman bize. Çorba deyince duraladık. Bir kere hava çok sıcaktı. Üstelik kendimizi daha yoğun yemeklere hazırlamıştık bu geç öğle vaktinde. Karımla birbirimize baktık ve “tamam” dedik. Çok eskilere dayanan bir arkadaşlığı vardır birlikteliğimizin; senelerle ölçülemeyecek bir duygu yoğunluğudur bu, kısaca leb demeden leblebiyi anlayan çiftlerdeniz. Küçük bir göz kırpması yeter bazen; o kırpış ânında neler geçmez ki belleklerimizin yanı başından.   Buna rağmen içtiğimiz çorbalarda ayrı bir zamansız tat ve apansız bastıran bir esin vardı. Onca yıllık birlikteliğimize rağmen bilmedi.ğimiz bir tat. Farklı bir bütünlük, tuhaf bir nedensizlik. Tıknaz, bizim yaşlarda bir adam olan Şükrü Usta o tat ve rüzgârla geldiydi masamıza kadar, ellerimizi kibar ama sıcak bir biçimde sıktıydı. Küçük anılar, oradan buradan tanıdık simalar falan derken sözü fazla dolaştırmadan anlatmaya başladı. Anlatacağı bu öykü müydü yoksa esinini yaşamdan alan bir damla olarak hatıralarında gezinen soluk bir anı mı? Ona göre bunun pek bir önemi yoktu çünkü gerçekle düş yıllardır birlikte yoğrulan bir yaşam mayasıydı ve o da bu tezgâhtan nasibini alan bir insan. Yaratmak denen, o insanı tanrı katına çıkaran ve hemen her zaman tanrıların gazabına uğraması mümkün olan edimiyse mutfaktan yana kullanmış bir insandı o ve herkesin kendine göre bir seçimi vardı. Sonuna kadar haklıydı. Tıfıl üniversite günlerimizden refah dolu bu günlere gelmemizde bu düşüncenin payı çok büyüktü. Süleyman’a baktım, onda da aynı ışıltı ve gurur… Şükrü Usta’nın belleğinin girdaplarındaki anılara dalmak bu yüzden kolay oldu. Şükrü Usta anlattıkça gevşedik, gevşedikçe o geç öğlen vaktini daha çok sevdik. Ara ara Boğaz’a bakıyor, daha geçen gün karımla konuştuğumuz o yatı alacak olmanın derinlik sarhoşlu. una dalıyordum. Büyük oğlum, “Yelkenli alalım baba,” demişti; ama benim hayalim yattı ve hep de öyle olacaktı... Zor günlerin hayaliydi bu: bir yata seriliyordun ve sonsuza gidiyordun, ardından incecik bir dalga hışırtısı bırakarak. Baş kahraman olmaktı bu. Tam bir baş kahraman... Şükrü Usta’nın baş kahramanına gelecek olursak, onunla aramda en ufak bir benzerlik bulamamama karşın ısrarla dinliyordum öyküyü. Edebiyatı fazla umursamam ama biyografilere bayılırım. Karım da. Sanırım ikimizi de bu yanıyla başlamıştı anlattığı öyküye. Sahiden de öykü hayat kokuyordu. Daha sonraki açıklamalarında bunun asıl nedeninin mercimek çorbası olduğunu söyleyecekti Süleyman bize. “Şükrü bu işi biliyor” diye sırıtarak.   Bu kez de Süleyman haklıydı elbette. İş mercimek çorbasındaydı. Ama Süleyman’ı çok da fazla onaylamak istemedim. Karım yüzünden az rakip olmamıştık onunla. Allahtan bu mücadelede baş kahraman ben çıkmıştım. Hem kahramanlar hep yanılıp duran kişi değildi benim maceramda nasılsa! Tek kahraman vardı: ben... Kısaca benim kahramanlığım bana yeterdi! Hep bana çalışan bir kahramanlıktı bu... Şükrü Usta’nın dediğine göre günlerden bir güne musallat olmuş bu mercimek çorbalı öyküde baş kahraman, ustaların ustası Kadir Usta’ydı ve o benim kadar şanslı değildi. Hem kendisi, hem ailesi için zor bir dönemeç vardı önlerinde. Altı ay kadar önce büyük oğullarını okuması için yurtdışına göndermişlerdi. Karı koca ellerinde ne var ne yok satmış, sağa sola borçlanmışlardı. Kadir Usta evde yokken ortaokula giden küçük oğlu, eve döndüğünde kapıda bir zarf bulmuştu. O gün yan sınıftaki oğlanlardan fena halde dayak yemiş ve burnu kanamıştı. Ceketinin sağ kolu dikişlerinden ayrılmıştı, cepleri susayan bir hayvanın dili gibi iki tarafından sarkıyordu. Kıvırcık saçları okul bahçesindeki toza bulanmış ve çocuk çehresini yirmi yaş birden eskitmişti. – Bu halde bulduğu mektup ilk başta sevindirdi çilli oğlanı, sivilceli ağbisinden haberler vardı, diye devam etti Şükrü Usta. Ancak kısa bir süre sonra mektubun ağbisinin kayıtlı oldu.ğu dil okulunun resmi kapılı yönetim binasından geldiğini anlayacaktı. Daha mektubu açmadan bu sarı zarfın bulutlu haberler aktardığını sezmişti küçük oğlan. Burada bize döndü ve çilli oğlanın bunu nereden anladığını bilmediğini söyledi Şükrü Usta. Sadece, “Tuhaf sezgileri vardı çilli oğlanın,” diye geçiştirdi. – Kapıda her zaman kendisini bekleyen annesi de yoktu ortada. Çaresizce anahtarını çıkaracaktı çıkınından. Yeşil tahta kapıyı biraz zorlayarak da olsa açtı. Dar koridordan içeriye, annesine seslendi. Ancak bir cevap alamadı. Evin karanlık köşelerine doğru ilerledikçe kendi kendisiyle konuşan bir kadının mırıldanmalarıyla karşılaşacaktı. Annesi oturmaodasındaki sedire çökmüş, “Nasıl olur, nasıl olur,” diye mırıldanıyordu. Oğlan bir şeylerin fena halde ters gittiğini bu kez gözleriyle gğrüyordu. Hemen her zaman dimdik bir kadın olan annesi oturduğu sedirde küçücük kalmış, suyu vücudundan çekilmekte olan bir balık gibi yüreğinin solungaçlarından nefes alıyordu. Bu hırıltılı hengâme arasında da o malum sözler: “Nasıl olur...” Bir süre sonra küçük oğlunu fark ettiği zaman aynı soru cümlesini oğlanın toz içinde kalmış saçlarına, ceketinin sökülmüş cep ve koluna bakarak söyleyecekti kadın. Hatta oğlanın elindeki sarı zarf da bundan nasibini alacaktı. Olan biten her ne ise bütün soru ve ünlem cümlelerini kaplayan bir haldi; bu yüzden kadın oğlunun tozlu saçlarına da, sökük kumaşlara, sarı zarfa, güne ve belki de yaşama da bu soruyu soruyordu: “Nasıl olur?” O zaman çilli oğlan, kendisini sorumlu hissettiği tüm bu Şifreleri tek tek açıklama gereğini duyacaktı. “Yan sınıftakilerle öğlen maç yaptık, sonra küfürleştik, baktık olmuyor güreşmeye başladık, en son kendimi yerde buldum,” diyecekti hızla. Sarı zarfın sorumluluğunu da bu Şifrelerin içine sokacak, “galiba abim derslere girmiyor anne” haberini de ağzında bakla ıslanmayan bir kardeş edasıyla döküverecekti odanın ortasına. “Nasıl olur,” dedi kadın yorgun bir sesle, başındaki soluk nefti rengi yemeni omuzlarına düşmüş. “Biliyorsun ki abim orada mutlu değil anne. Galiba geri gelmek istiyor...” “Nasıl olur,” dedi kadın boş gözlerle. “Geçen ay bana yazdığı mektubunda uzun uzun bahsetmişti bundan. Ama sizden korkuyor. Senin ve babamın onun için nasıl yorulduğunuzu biliyor. Yine de dönmek istiyor. Paranızın boşa gittiğine inanıyor. Ama size anlatamıyor bunu...” Kadının gözleri bir neden aradı o zaman.   Bu son cümleyi dümdüz söylemişti Şükrü Usta. Sanki hayatındaki nedenleri aramaktan vazgeçmişti. Bunu derken sanki kadının değil de “Şükrü Usta’nın gözleri bir neden aradı” der gibi bir hali vardı. Sonra hiçbir şey yokmuş gibi devam etti sözlerine aynı gözler kadının gözleriyle: – Odada, odanın duvarlarında, oturdu.u sedirde, o sedirden yükselen rutubet kokusunda aradı o nedeni kadın. Sattığı bileziklerinde, sağa sola işlediği dantellerde, boğazlarından kestiği, ayın sonunu nasıl getirdiklerini bir Allah’ın bir de onların bildiği her şeyde ve her zamanda bir neden aradı. Nedenler Şükrü Usta’nın bedeniyle bir olmuş, bir kolu sedir, bir kolu rutubet, dudakları dantel, bulunduğumuz âna, yaşam denen halkaya dağılıp gitmişti. Tüm bu dağınıklık içinde hüzün yoktu; tam tersi dirilen, ahlat ağacına, bahçeye, uzaklara yayılan bir umut vardı.   – Ve buldu kadın… Kadın bulmuştu. Şükrü? Evet... Kocaman Boğaz’ın suları gözlerinin içine ha doldu ha dolacaktı. – Çocuksa korktu bu bakıştan. Sandı ki annesi bayılacak. Oysa kadında birtakım soruların aniden insanın kafasında çakan enerjisi vardı o anda. Kadın gerçekten bulmuştu. Yemenisini omuzlarından topladı, dağılıp gitmiş saçlarını eliyle hizaladı ve yemeninin içine sakladı. Sonra oturduğu yerden doğruldu. Belini ağır ağır salladı odanın cılız ikindi güneşini alan pencerelerine doğru. İri göğüslerinin sabahtan beri kaburgalarına verdiği acıyı dindirmek istercesine gerçek gün ışığı görmüş bir kedi gibi gerindi. Dışardan gören, bir insanın yeniden doğuşu diyebilirdi buna. Öyle bir doğruldu ki oturdu.u sandalyede Şükrü Usta, masamız yerinden kıpırdadı, kâselerin içindeki mercimekler bir o kıyıda bir bu kıyıda oyalandı. – Bulmuştu kadın. Sonunda, “Bugün babanı işten atmışlar,” dedi. “Neden?” diye sordu çocuk endişeyle. Kadınsa sakindi artık. “Hiçbir nedeni yok. Fabrikanın yıllık temizliğine bu kez baban denk düşmüş.” “Ama hani babam oradaki en iyi ustaydı, ahçıların ahçısıydı anne,” diye kekeledi çocuk. “Hiçbir şey söylememişler,” dedi kadın. Gider gitmez haber vermişler. Bu sabah. O da beni aradı sonra. Şaşkın bir haldeymiş. Harem’in orada deniz kenarında yürüyormuş. Servis otobüsü onu son kez oraya bırakmış.” Bütün bunları makineli tüfek gibi söylemişti kadın. Şükrü Usta’da da bu hız vardı, aynı hızla devam etti sözlerine bir solukta. – Sanki küçük oğlunun bugünkü kavgasından, büyük oğlunun anne babasının hayaline sığamayışından aldığı küçük bir intikamdı bu hız. Çok hızlıydı. O kadar hızlıydı ki Harem’deki denizin dalgalarına bile vurdu bu hız. Bir gelgit oldu denizde. Karşı kıyı yakınlaşıp uzaklaştı Kadir Usta’nın gözünde. Öyle ki, “Ben artık eve döneyim,” dedi usta dalgaların anaforuna bakıp. Oysa iki dakika kadar önce denizin dibindeki yosunlara özeniyor ve yaşamın anlamsızlığına kafasını sallayıp duruyordu. Kadın hâlâ hızlıydı, öte tarafta, evde. “Bugün yemek yapmadım,” dedi çocuğa o hızın eşliğinde. Ne istersin? “Mercimek çorbası,” dedi çocuk, aynı hızla. “Şöyle güzel bir mercimek çorbası...” “Hadi git üzerini değiştir, yüzünü gözünü yıka,” dedi kadın çocuğa. Çocuk güldü kadına. Kadın da ona. “Anne, dedi çocuk. Abime kızmadın değil mi?” “Hayır,” dedi kadın, “hayır.” Ânın içinde gençleşerek. Ve sonra şoresan ışıklı mutfakta, buz mavisi bir ışığın altında dillere destan bir mercimek çorbası pişirdi. Kadir Usta yeşil kapının önüne geldiğinde Harem’deki dalgalanmanın nedenini artık biliyordu. O akşam olmadık bir neşeyle yemek yedi üçü. Sıra mektubun içindeki gerçek habere hiçbir zaman gelmeyecekti. “Sanki küçük oğlunun bugünkü kavgasından, büyük oğlunun anne babasının hayaline sığamayışından aldığı küçük bir intikamdı bu hız.” Ahlat ağacına bakıyordu Şükrü Usta. Masada hepimiz bekliyorduk. Sonra kaldığı yerden sakin bir biçimde devam edecekti. – Bu ânın üzerinden yıllar geçti; çilli oğlan büyüdü, tahmin ettiğiniz gibi kocaman bir aşçıadam oldu, yani ben, çoluğa çocuğa karıştı Şükrü. Ancak hepimiz gibi onun da hep bir yanı çocuk kaldı. – Ah güzelmiş, dedi karım zor beğenen sesiyle Şükrü Usta’nın buğulanmış gözlerine bakarak. Ha sahi nedir bu çorbanın tarifi; ben de yapmak isterim bizim çocuklara… – Tarif mi? diye sordu gözlerini kaçırarak Şükrü Usta. Çok basittir aslında: 1 bardak kırmızı mercimek, 1 baş soğan, 1 adet havuç, 2 yemek kaşığı zeytinyağı, 1,5 litre su, 1 yemek kaşığı una kendince bir geçmiş eklenir... Tencereye soğanı ve yağı koyup kavurursunuz. Soğan pembeleşince 1 tatlı kaşığı kadar unu koyup birkaç kere karıştırırsınız. Sonra mercimeği ve havucu ekleyip gene karıştırırsınız. Suyu ilave edip havuç ve mercimekler iyice ezilene kadar pişirirsiniz. Karım bu kez mutlulukla gülümseyecekti Şükrü Usta’ya. Ve sonra durdu gözleri yine Şükrü Usta’nın, ağzı kilitlendi. “Şu sadece güzellikleri seçtiğiniz zamanlardı,” diyebildi bir kez daha. Boğazını temizledi. “Sonra tuzunu eklemeli,” dedi. – Sonrası? diye söze karıştı karım. Şendi sanki. Söze gerek yoktu; sonrası mutlu bir aile tablosuydu Şükrü Usta’ya göre. Israrla yineledi bu cümleyi. – Abimin okul kampüsünde çıkan bir öğrenci eyleminde başına inen bir demir çubukla öldürüldüğünü öğrenmeden önceki çorbamızdı bu o tabloda, son çorbanın keyfi, dedi. – Üniversitede hepimiz biraz serseriydik, dedi Süleyman, ortamı yumuşatmak gibisinden bir çabası vardı ve manasızca güldü. Şükrü Usta ahlat ağacına bakıyordu. Sonra kısaca, “Afiyet olsun,” diye mırıldandı önümüzde yarılanmış ve öylece kalacak çorba kâselerimize bakarak. Karımın “çok yazık” seslerine karşı ısrarcıydı: Bu durum moralimizi bozmamalıydı. Tam tersine, güçlendirmeliydi bizi. Güç böyle bir şeydi. Kaybettiğinizi sandığınız anda bulurdunuz onu. Belki de hiç kaybetmezdiniz, sadece öyle sanırdınız. Ne zaman bir moralsizliğe düşse, işleri ters gitse, yaz kış dinlemez annesinin bu çorbasını yapar yapar içer, içirirdi – her yemeğin canlı bir tarihe denk düştüğünü düşünerek hayatlarımızda. Bunları kesik kesik söyleyecekti, neredeyse kekeleyerek. Sonra Boğaz’dan bir serinlik gelecek, bir süre sonra oturduğumuz yeri birbirine katacak o fırtınanın ilk işaretini verecekti. O işaretle birlikte yeniden konuştuydu Şükrü Usta. “Mercimek çorbası insanı büyütür, yaşlandırır mı; ben o gün büyüdüm, yaşlandım, eskidim, doğru,” dedi. “Ama bu işin bir de öteki yüzü var. Yani çocukluğa dönüş. Bir sure sonra onun bir eşik olduğunu düşünmeye başladım. Bu yüzden de ne zaman yeniden çocuk olmak istesem mercimek çorbası pişiririm...” O an o geç öğle vakti gençleşemedik elbette. Yani umulduğu gibi hemen olmadı bu. Yine de hemen karımın ve Süleyman’ın gözlerine baktığımı hatırlıyorum. Çocukluk fotoğraflarında gördüğüm yanık bir iz geziyordu sanki gözbebeklerinde. Galiba benimkilerde de. Uyanık insanların uyanık çocuk ışıltısıydı bu: Ağaç yaşken eğilir sözü gibi kalıcı, sabit. Buraya kadar her şey çok normaldi. Normaldi de o zaman ne diye ahlat ağacı yıkılmaya yüz tutmuş bir yel değirmeni gibi esip duruyordu önümüzde ve niye görmemi engelliyordu park yerindeki cipin ışıltısını, hiç anlam veremedim. Soluk, anlamsız bir hengâmeydi şimdi o kadim devasa araba Boğaz’dan yukarı doğru esen rüzgârla birlikte, neredeyse cılız siyah tahtadan bir at... Nasıl olurdu bu nasıl olur!
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Ling Ling Huang, Klasik Müzik ve Kurma..Ling Ling Huang
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Elizabeth Harris

10 Şubat 2025

Haber Yazıları ve Editörlük Uğraşları:..

Gazeteciliğin bana öğrettiği derslerden biri de az kelimeyle çok şey anlatmaktı. Kullandığınız bir kelime ya da sahne gereksizse kurtulun gitsin.Muhabirliğe ilk kez The New York Times’ta başladım. Yaklaşık dört yılım..

Devamı..

ârâfî

Tan Doğan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024